Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah’ın celâl marifeti oraya girmez.

— İmam-ı Gazali, Kimya-i Saadet

Merhaba

Thomas d’Aguina, Albert Magnus, Roger Bacon, Descartes ve David Hume gibi büyük filozoflar da doğrudan veya dolaylı olarak Gazali’nin fikir ve eserlerinden etkilenmişlerdir. Ünlü Alman düşünürü Kant’ın bile etkilediği bazı kaynaklarda geçmektedir. 14. yüzyılda üç şüpheci filozof, Peter d’Ailly, Nicolaus d’Autricourt, Guillaume d’Occam “sebeplik” sorusunda Gazali’den ilham aldılar.

Gazzâlî’nin öğrenme merakı onun çok sayıda dini ve fikrî akımları araştırmasına neden oldu. Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört kısıma ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sûfiler, bâtınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek; kelâm, felsefe ve Bâtınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla tenkit etti ve sûfilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazzâlî bu geçirdiği süreci El-Münkız Mine’d Dalal adlı kitabında şöyle anlatır;

“Gençliğimden itibaren 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım. Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her zorluğun içine apansız girdim. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bidat sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum. Bâtınîlik yolunu tutmuş her fırkanın, bu düşünceyle ne hedeflediklerini öğrenmeye çalıştım. Zahirilik yolunu tutmuş olanların, bununla neler elde ettiklerini ortaya çıkarmaya gayret ettim. Felsefe yolunu tutmuş olanların, sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim. Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelamdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim. Bütün gücümle ne kadar sufi var ise onun sufiliğindeki sırları öğrenmeye, ne kadar abid var ise bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım. Bütün zındıkların, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin, bu inanış veya inkarlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur. Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir. Bunun sonucunda çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum. Çünkü Hristiyan çocuklarının hepsi bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarında istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim. Yaratılıştan gelen asli hakikati ve ana baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esasları ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük bir istek oluştu. Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: “Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.”

Kalp Risalesi (S.9)

Gazali’nin yaşadığı devirde İslam dünyası hem fikir bakımından ve hem de siyasi bakımdan oldukça sıkıntılı dönemler yaşıyordu.

Kalp Rabbani, ve ruhani bir latife (yumuşayış, güzel, hoş, şeffaf, kibar, nazik) ve inceliklidir. O latife insanoğlunun hakikatidir. İdrak eden, bilen ve kavrayan odur. Onun cismani kalp ile bir ilişkisi vardır. Bu ilişki, renklerin cisimlerle olan, sıfatların ve niteliklerin mevsuflarla (vasıflanan, belirtilen) veya oturan adamın mekanla olan ilişkisi gibidir.

Ruh, Latif bir cisimdir, Menba’ı cismani kalbin olduklarıdır. Bedene yayılan damarlar vasıtasıyla bedenin diğer azalarına yayılır. Koklama, dinleme, görme, hissetme böylece oluşur. Diğer yandan ruh; insanda idrak edici ve bilici latifedir.

Nefis, Nefisten çoğu zaman insandaki şehvet ve öfke kuvveti kast edilir ki bunu çoğunlukla tasavvuf ehli kullanır. Diğer bir anlamıda insanın hakikati olan latifedir. Bu ise insanın nefsi ve zatıdır.

Akıl, İlim bazen işlerin hakikatini bilmek manasında kullanılır. O zaman merkezi KALP olan ilim sıfatından ibaret olur.

İlim, İlim bazen zikredilir. Kendisinden ilimleri idrak edilen nesne kast olunur. O vakitte Kalb’in ta kendisi demektir. Kalpten gayemiz o latifedir. Bu kelimelerin beşinci ve ortak manaları vardır. Yani lafızlar dört, manalar beştir. O da insanoğlunun bilici ve idrak edici latifesidir.

Kalp lafzından maksat ve gaye, insanoğlunun anlayan ve şeylerin hakikatini bilen merkezi olduğunun anlaşılmasıdır. Nadiren de göğüsteki et parçası kast olunur. Çünkü o latife ile kalbin cismi arasında özel bir alaka vardır.

Kalbin askerleri iki tanedir. Gözle görülenler: Bunlar el, ayak, göz, kulak, dil ve diğer gizli-açık azalardır. Bütün bunlar kalbin hizmetçisidirler ve onun emrindedirler. Kalbe itaat edecek şekilde yaratılmışlardır. Asla ona muhalefet etmeye güçleri yetmez. Bu azalar emri yaparlar, fakat yaptıklarının bilincinde değildirler. Yani yaptıklarının ne olduğunu bilmezler ama yaparlar.

Kalbin merkezi bedendir. Azığı ilimdir. Bu azıktan faydalanmasını sağlayan sebepler ise Salih Amellerdir. İnsanoğlu bu alemde azıklanmaya mecburdur. Bu alemde onun taşıyıcısı bedendir. O halde bedeni beslemek ve korumak zorundadır. Beden kendisine uygun gıda ve benzeriyle beslenir.

Kalp bedene gıdayı toplamak için iki orduya ihtiyaç duyar:

  1. Şehvetten ibaret Gizli Ordu: Bu gizli ordu helak edici şeyleri defetmekte kullandığı Gadap’tır (kızgınlık). Ki bununla düşmanlardan intikam alır.
  2. Gıdayı toplayan azalar ve elden oluşan Açık Ordu: Bu açık ordu el ve ayaklardır ki Gadap’ın istediği gibi onlarla çalışır. Gıdaya muhtaç olan kimse gıdayı alamayınca onun şehveti (isteği, arzusu) ve ülfiyeti (yakınlığı) ona zerre kadar fayda vermez. O halde gıdayı almak içinde iki orduya ihtiyaç vardır. (1) Gizli ordu, Bu gizli ordu kulağın, gözü burnun, dokunma hissinin ve zikrin idrakinden ibarettir. (2) Zahir (Açık) Ordu, Bu orduda göz, kulak, burun ve diğerleridir. (Yani azaların kendileridir)

Kalp Ordularının Tamamı Üç Sınıftır

  1. Bu birinci sınıf iteleyici ve isteklendiricidir. Ya kalbin şehvetine (arzusuna) uygun ve menfaat verene çekip iteler yada gadap gibi zıt ve zararlıyı def etmeye yönlendirir. Bazen de bu teşvikçiye İrade denir.
  1. Bu ordu, maksat ve gayeleri elde etmek için azaları tahrik eder. Bu ikinci sınıfın adına Kudret denir, Kudret insanın sair azalarına Adalelere ve onlarla bağlantılı olan damarlara yayılmış bir ordudur.
  2. Üçüncü sınıf ise şeyleri (eşya ve olayları) tarif ve idrak edendir. Bu da göz, kulak, koku, zevk ve dokunma kuvvetidir. Bu kuvvet de muayyen azalara yayılmıştır. Buna İlim ve İdrak adı verilir.

Bu batın (gizli) orduların her biriyle beraber zahir ordular vardır, Bunlar ise damar, kan, yağ, et ve kemikten oluşan azalardır ki bu azalar bu orduların elinde alet olmak için hazırlanmışlardır. Bu üçüncü*** sınıf idrak edicidir. Bunlarda dışta olan beş duyu ile içte dimağda, gizlide (batında) olan beş haslettir:

Hayal: Gördüğü bir şeyi gözünü kapatıp tekrar idrak etme,

Hafıza: O gördüğünü belleğine yerleştirme,

Tefekkür: Hafızadaki şeyleri düşünme,

Hatırlama: Unutulanların onunla hatırlama,

Hissetme: Hayalinde olanlarla görünenler arasında ortak bulunan bir his ile bir araya getirme.

Bu şehvet ve gadap (öfke) orduları bazen tam manasıyla kalbe itaat ve uyum gösterirler. Böylece kalp bu itaat sayesinde yürüdüğü yolda (kulluk yolu) kendilerinden yardım görür. Bunlar bazen de kalbe isyan ederek karşı gelir, kalbi elde edip köleleştirirler. Böylece de kalp ebedi saadete kavuşamaz.

Kalbin başka bir ordusu daha vardır. O da ilim, hikmet ve tefekkür dür. Kalp bunlardan yardım isteme hakkına sahiptir. Zira bunlar Allah’ın şehvet ve gadap ordusuna karşı çıkardığı ordusudur. Şehvet ve gadap bazen şeytanın ordusuna iltihak (katılmak) ederler. Eğer kalp ilim, hikmet ve tefekkür ordusundan yardım talebini terk ederse kendi nefsine şehvet ve gadap ordularını musallat kılmış olur ve yüzde yüz helak olur.

Kalbin Vasıfları Ve Misalleri

İnsanoğlunun yaradılışında dört sıfat vardır. Yırtıcı, Hayvani, Şeytani, Rabbani sıfatlar.

  1. Yırtıcılık sıfatı: İnsana gadap (kızgınlık) musallat olduğu zaman buğz, vurmak, küfretmek, insana hücum etmek kırıp dökmek gibi fiiller belirir.
  2. Hayvani sıfatı: İnsana şehvet musallat olunca hayvanlardaki oburluk, harislik, şehvetperestlik ve benzeri fiiller ortaya çıkar.
  3. Şeytani sıfatı: İnsan şehvet ve öfkede hayvanlarla ortak olunca kendini hayvanlardan ayıran idrakini, şehvet ve öfke için şerrin çeşitli yönlerini elde etmede kullanır. Hile, aldatma, garez gibi şeytani ahlaklarla ahlaklanır.
  4. Rabbani sıfatı: İnsan nefsi için Rububiyyet iddia eder. Bütün işlerinde baskıcı davranır. Sadece kendi sözünün geçerli olmasını, tek başına reis olmasını, tevazu ve kulluk yularından çıkmasını ister. Kendinde ilim, marifet ve bütün işleri anlama kabiliyeti olduğunu vehmeder; cahilliği reddeder. Bütün bunları kapsamak cebir suretiyle mahlukata galebe çalmak, Rubiyyetin sıfatlarından.

İnsanoğlunun iç aleminde, yırtıcı hayvan saldırganlığı ve öfkesi ile domuzun harisliği ve oburluğu vardır. Yani gadap ve şehvet vardır. Şehvet, aşırı, istek ve arzu, onurluktan ve harislikten dolayı aşırılık ve haram ve günah işlemeye insanı davet eder. Gadap ise öfkeden ötürü zulüm ve eziyet yapmaya davet eder.

  • İlmin mahali neresidir?
  • İlmin ortaya çıkması için neler lazımdır?
  • Hangi sebeplerden dolayı ilim kalbe girmez?

Kalp Risalesi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. İmam-ı Gazali’nin “Kalp Risalesi” adlı eseri, kalbin manevi ve ahlaki yönlerini ele alarak, insanın iç dünyasını anlamasına yardımcı olan önemli bir çalışmadır. Günümüzde bu eser, kişisel gelişim, ruhsal arınma ve ahlaki olgunluk açısından büyük bir değer taşımaktadır2.

Bu eserin günümüz için önemi şu noktalarda öne çıkıyor: Kalbin merkezi rolü – Gazali, kalbin sadece fiziksel bir organ olmadığını, aynı zamanda insanın ruhsal ve ahlaki yönünü belirleyen bir merkez olduğunu vurgular. İçsel dönüşüm ve ahlaki gelişim – Kalbin temizlenmesi ve kötü alışkanlıklardan arındırılması, kişinin manevi yolculuğunda önemli bir adımdır. Modern bireyin ruhsal arayışı – Günümüzde insanlar manevi huzur ve içsel denge arayışında. Gazali’nin bu eseri, kalbin arınması ve ahlaki gelişim üzerine rehberlik edebilir.

Gazali’nin bu eseri, insanın iç dünyasını keşfetmesine ve ahlaki olgunluğa ulaşmasına yardımcı olan en kıymetli çalışmalardan biridir.

İmam-ı Gazali Hayatı ve Kariyeri

İmam-ı Gazali, 1058 yılında Horasan’ın Tûs şehrinde doğmuş, İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden biridir2. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve felsefe alanlarında derinlemesine çalışmalar yapmış, özellikle Batınilik ve Yunan felsefesine karşı eleştirileriyle tanınmıştır.

Gazali, Nişabur Nizamiye Medresesi’nde eğitim aldıktan sonra, Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’ne baş müderris olarak atanmıştır. Ancak bir süre sonra manevi bir kriz yaşayarak görevinden ayrılmış, Şam ve Mekke’de inzivaya çekilmiş ve tasavvufa yönelmiştir.

Gazali’nin en önemli eserlerinden bazıları şunlardır: İhya-u Ulumiddin – İslam ahlakı ve tasavvuf üzerine kapsamlı bir eser. El-Munkız min ed-Dalal – Felsefi sorgulamalar ve kendi manevi yolculuğunu anlatan bir kitap. Tehafütü’l-Felasife – Aristotelesçi ve Farabi-İbn Sina ekolüne karşı eleştiriler içeren bir eser.

Gazali, 1111 yılında Tûs’da vefat etmiştir ve fikirleri günümüzde hâlâ büyük bir etkiye sahiptir.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin