“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”
— Al-i İmran, 185’inci ayet.
Merhaba
Bu âyet de Uhud Savaşı’nda başlarına birçok sıkıntı gelmiş olan müminleri teselli etmekte ve münafıkları kınamaktadır. Çünkü münafıklar, Uhud Savaşı’nda şehit olanlar kendileriyle istişare etselerdi onlara selâmet yolunu göstereceklerini ve onları ölümden kurtaracaklarını iddia ediyorlardı. Bir kısım Müslümanlar da dinleri ve vatanları uğrunda savaşa çıkmış olan müminlerin böyle bir yenilgiye uğramalarına hayret ediyor ve bunun Allah’ın kendilerini yardımsız bırakmasından kaynaklandığını sanıyorlardı. Ancak önceki âyetler durumun öyle olmadığını açıkça ortaya koydu. Çünkü o âyetlerde, şeytanın ganimet toplamak için nöbet mahallini bırakan Müslümanları aldatıp ayaklarını kaydırdığı (3/155), bununla birlikte bu sıkıntıların da yine Allah’ın iradesi dahilinde ve müminlerin münafıklardan ayırt edilmeleri için meydana geldiği (3/166, 167), ayrıca bu yenilginin sonraki savaşlar için bir ders olması gibi daha başka hikmetlerinin bulunduğu bildirilmişti. Yine daha önce geçen âyetlerde yüce Allah müminlerin şehit olmalarının üzülmeyi, münafıkların sağ kalmalarının da sevinmeyi gerektiren bir durum olmadığını, kim olursa olsun eceli geldiğinde öleceğini haber vermişti. Bu âyette ise daha kapsamlı bir ifade ile her canlının ölümü tadacağı, ancak Allah yolunda gayret gösteren şehit veya gazi olan müminlerin mükâfatlarının kıyamet gününde verileceği belirtilmektedir. Yani nasıl olsa her canlının âkıbeti ölümdür. Bugün ölmezse yarın ölecektir. O halde müminler, münafıkların propagandalarına aldanıp da şehit vermelerinden dolayı fitneye düşmemeli ve Allah’ın yardımı hakkında yanlış düşüncelere kapılmamalıdır.
Ölüm üzerine araştırma yaptığım yıllarda İmam-ı Gazali’nin “Ölüm Ve Ölümden Sonraki Hayat” eseri ile karşılaşmıştım. Sonraki yıllarda yazdığım kitap hakkında çalışırken yolun beni nereye götüreceğini kavrayacaktım.
İmam-ı Gazali “Ölüm Ve Ölümden Sonraki Hayat” eserinde şöyle der:
“Allah (c.c.)’a kulluk için yaratılan insanoğlunun hayatı, iki önemli devrede cereyan etmektedir. Bunun ilk devresine “el-Hayat’ül-Dünya” yani en yakın, içinde bulunulan hayat denmekte; diğeri de “el-Hayat’ül Ahire” yani son ve sonraki hayat diye isimlendirilmektedir.”
“Mümin kişi, hayatı bu iki dönemiyle tanıyan bir inancın sahibidir. O, hayatının ilk döneminde ne yaparsa, ki bu zerre kadar bile olsa, onun karşılığını hayatının diğer bölümünde alacağına inanır. Mümin, bu karşılığı sonu olmayan bir biçimde, Cennet veya Cehennem yaşantısı olarak göreceğini kesinkes bilendir; bu inanca ve şuura sahip olandır. İşte bu inanç ve şuurdur ki insanı, hayatının sonuna göre hazırlanmaya, ömrünü öldükten sonra sonu olmayan hayata göre düzenlemeye sevk eder.”— İmam-ı Gazali
İmam-ı Gazali, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına nail olmuştu. Onlara zaman zaman nasihat ederek ve mektup yazarak “hakkı” tavsiye etmiştir.
“Dünyanın kıymetsizliği açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki; ‘Dünya kırılmaz bir altın testi, Ahiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir.’ Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyen baki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu örneği iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz…” — İmam-ı Gazali
“İmam-ı Gazali’nin güzel sözlerinden bazıları da şöyledir:
“Akıllı olan kimse nefsine demeli ki; Benim sermayem yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde bu günü elinden kaçırmamak, bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük kayıp olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün azalarını haramdan koru!” — İmam-ı Gazali
“Bir şey için hazırlanmanın en kolay yolu, o şeyin sık sık kalben hatırlanmasına bağlıdır. Hatırlamak da hatırlatıcı şeylere bakmakla mümkün olur.” — İmam-ı Gazali
İnsanlar Üç Kısma Ayrılırlar
- Dünyaya tamamen dalanlar: Dünyaya tamamen dalanlar ölümü anmazlar. Kendilerine ölüm gerçeği hatırlatılınca dünyadan ayrılacaklarını düşünerek üzüntü ile anarlar ve ölümü kötülemekle meşgul olurlar. Böyle kişilerin ölümü anması, onların Allah (c.c.)’ tan daha da uzaklaşmalarına sebep olur.
- Henüz tövbe etmiş olanlar: İkinci gurupta yer alan henüz tövbe edenin ölümü fazlaca anması, kalbinde korku ve haşyetin (ürpermenin) artarak tövbesinin gereğini yerine getirmesi için gereklidir. Bazen ölümden korkması, tövbesini tamamlamadan ve gerekli azığını almadan ölümün kendisini yakalayacağı düşüncesiyle olabilir ki, burada mazur görülür. Bu düşünceyle ölümü sevmeyen kimse, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in: “Kim Allah‘a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz!” (Buhari, Müslim) buyurduğu kimselerin kategorisine girmez; Çünkü bu durumda olan bir kimse, gerçekte ölümden ve Allah (c.c.)’a kavuşmaktan hoşlanmaz değildir, kendi kusur ve noksanlarını telâfi peşinde koşmaktadır. Bu kimsenin durumu, sevgilisine ulaşmak için sevgilisinin arzu ettiği şekilde hazırlanmakla meşgul olduğundan zaman kazanmak isteyenlerin durumuna benzer. Bu, ölümü çirkin görmüş sayılmaz. Kişinin ölümü bu amaçla istememesinin belirtisi sürekli olarak ölüm için hazırlanması ve bunun dışında bir şeyle meşgul olmamasıdır. Aksi halde, dünyaya tamamen dalan kimselere benzemiş olur.
- Kemale ermiş (olgunlaşmış) arifler: Hakikate ulaşmış arif kişiye gelince, o devamlı olarak ölümü anar. Çünkü onun için ölüm sevgiliye kavuşma köprüsüdür. Seven, sevgilisine kavuşacağı zamanı hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Hatta ölümün gelişini gecikmiş sayar, bir an önce bu isyan yurdundan kurtulup Alemlerin Rabbi civarına varabilmek için can atar. Nitekim Ashab-I Kiram’dan Huzeyfe (r.a) ölüm döşeğinde iken şöyle dua etmiştir:
“Dost, ani bir baskınla çıkageldi. Artık pişmanlığın bir faydası yoktur. Allah fakirlik ve hastalıktan hangisi hakkımda daha hayırlı ise bana onu ver. Ölüm de hakkımda yaşamaktan hayırlı ise, sana ulaşıncaya kadar ölüm yolunu bana kolaylaştır.” — Huzeyfe (r.a)
Demek ki, kusur ve noksanlarını telâfi etmek ve öte dünya için sermaye kazanmak amacıyla henüz tövbe etmiş olanın ölümü hoş görmemesi mazur sayıldığı gibi, arif kişi de, bu yaklaşımlarıyla ölümü arzulamasında mazur sayılır.
Öte yandan rütbe bakımından bu ikisinden de daha üstün rütbede olan o kişidir ki, ölümü veya yaşamayı tercih etmeden işi Allah (c.c.) havale edip onun için en sevimli olanı ne ise kendisi için de en sevimli olanın o olacağı düşüncesindedir. İşte bu kişi sevgi ve dostlukta teslim ve rıza makamına ulaşmış demektir. Bu ise son rütbedir.
Her durumda ölümü anmakta sevap ve faziletler vardır. Çünkü tamamen dünyaya dalan insan, ölümü ana ana, yavaş yavaş dünyadan uzaklaşır. Dünya nimetleri ona ağır gelir, zevklerinden hoşlanmamaya başlar. Böylece dünyanın lezzet ve şehvetlerinden insanı soğutan, uzaklaştıran her şey, kurtuluş sebeplerindendir.
Ölümü arayıp bulamayacağımız gün gelmeden önce, bu dünyada ölüme karşı hazırlıklı olmalıyız… Ölümü hatırlamanın en etkin yolu, kişinin ölen yakınlarının yaşamlarını bütün ayrıntılarıyla saygıyla anması ve düşünmesidir.
➤İbn Mes’ud (r.a) der ki: “Mutlu, bahtiyar kişi başkalarından ibret alandır.”
Yazarın Notu: “Sen Bensin, Ben de Senim”
6 yıl olmuştu… Ölümcül bir hastalıkla mücadele ediyor ve hastalığın getirdiklerini karşılamaya çalışıyordum. Annem, aynamla odasında kahvelerimizi yudumlarken şöyle dedim: “Annem ben 83 yaşımı belki göremeyeceğim. Fakat seninle yaşadığım bu süreçte bir şey öğrendim. O da 83 yaşına gelmiş birçok hastalıkla mücadele eden bir ‘bilge kadının’ yaşam tecrübeleri.” Ve ekledim: “Sen, bensin…” “Ben de senim Annem” dedim. Yanına gidip sarıldım. Ellerini öptüm… Ellerimi tuttu ve gözlerimin içinde bakarak: “Hiç böyle düşünmemiştim” dedi… Çok keyif aldığı cümleyi tekrarladı. “Yasemin, sen, bensin…” “Ben de senim… “
➤Annemin ışığı, düşüncelerimde ve kalbimde hep beninle olacak… Ruhu şad olsun…
Hayat tüm tecrübeleri edinebileceğimiz kadar uzun değil. Ne var ki bazı hikayeler özellikle tekamülünü tamamlamış Hayat Amacı 39/12 olan insanlardan öğrenebileceğimiz çok şey olduğunu gösteriyor. Hayat Amacı 39/12, Dan Millman’ın numeroloji sisteminde “öğretmenlik, ilham verme ve hizmet” temalarını içeren derin bir yaşam yoludur. Bu sayı, hem bireysel gelişim hem de kolektif katkı açısından yüksek bir potansiyel taşır.
Annemle yaşadığım bu anlamlı sürecin değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Yarınımız yokmuş gibi günü “yaşamayı” hedef edinmiştik. Annem, içimden geçip gideli tam iki yıl oldu. Halen anarken yüreğim coşku durumuna geçiyor ve hücrelerim sevgiyle titriyor. Cennetim, evim Annem, nurlar içinde uyu… Bir gün bir yerde tekrar karşılaşmak dileğimizle…
Bu yaşam boyutundan ayrılan tüm büyüklerimin ve depremde, savaşta, hastalıkta vb. kaybettiğimiz tüm canların mekanı cennet olsun…
Sizlerden gün içinde şu soruların cevaplarını düşünmenizi istiyorum.
- Bu denli önem verdiğiniz şu madde dünyasındaki şeyler neler?
- Ve bu şeylerden neyi kaybettiğinizde yerine koyamazsınız?
- Kaybetmekten korkarak mı yaşıyorsun, yoksa “Hakikat”i bilerek mi?
Dünya nimetlerinden bir şey hoşuna gittiğinde ondan ayrılacağını, onu bir gün geride bırakarak göçüp gideceğini hemen hatırlamalısın.
Hak Teala bir kulunu sevdiği vakit ona imanı bahşeder…
Evet, ölüm olgusunun üzerinden tamamen perdeyi kaldırarak iç yüzünü açıklamak mümkün değildir. Zira yaşamı bilmeyen, ölümü bilemez. Yaşamın bilinmesi, ruhun hakika-tinin bilinmesine ve varlığının mahiyetinin algılanmasına bağlıdır. Halbuki ruh hakkında konuşmak için Resulullah (s.a.v.)’a da izin verilmemiştir. Ancak, “Ruh Rabbimin emrindedir” buyurmakla yetinmesi istenmiştir. Bilgi sahibi olsa da İslam alimlerinin hiçbirinin ruh hakkında konuşma yeteneği ve ruhsatı yoktur. Ancak öldükten sonraki ruhun halini anlatabilirler. Ölümün, ruhun ve ruhun idrakinin yokluğundan ibaret olmadığına birçok ayet ve haberler işaret etmektedir.
Rüya Yolu İle Ölülerin Hallerinin Bilmesi
İnsan öldüğü zaman, mülk ve şahadet yurdundan gayb ve meleküt yurduna göçer. Bu durumda başında bulunan gözü ile değil, basiret gözü ile görebilir. O göz, her insanın kalbinde yaratılmıştır. Fakat insan, dünya arzu ve şehvetleri ile onun üzerine kalın bir perde çeker ve göremez hale gelir.
Binaenaleyh o perde kalbinin gözünden kaldırılmadıkça melekler aleminden herhangi bir şeyi görmesi düşünülemez. Bu perde peygamberlerin kalp gözlerinde olmadığından onlar melekler alemine bakar onun acayipliklerinin farkına varırlar. Ölüler de melekler aleminde olduğu için, peygamberler onları görür ve hallerinden verirlerdi.
➤Muvatta’nın rivayetinde şu ziyade var:
“Salih rüyayı salih kişi görür veya ona gösterilir.” – (Buhari, Muvatta, Ebu Davud)
Rüya ve uyku aleminde gaybı bilmek, Hak Teala Hazretleri’nin hayrete düşüren sanatı ve insanoğlunun garip yaratılışı icabıdır. Rüya, melekler aleminin en açık delillerindendir. Ne yazık ki insanlar, kalbin ve alemin diğer acayip hallerinden habersiz oldukları gibi, rüyanın garip hallerinden de habersizdirler. Rüyanın gerçekliği hakkında konuşmak, mükaşefe (keşfetme) ilminin inceliklerindendir.
Ey salih kişi! Sen bil ki, alemde olan kişilere ölmüşlerin halini bilmenin yolu yoktur. Yalnız mükaşefe yani Allah (c.c.)’ın evliyasının keşfi ile bilinir ve öğrenilir. Veya uyku aleminde yahut uyanıklık aleminde bu mükaşefe olur. Fakat duygularımızın o gayb alemine hiçbir yolu yoktur. Ölüler, öyle bir aleme ermişlerdir ki, sahip olduğumuz şu beş duyunun hepsi onları anlamaktan uzaktır. Nitekim kulak, renk ve şekilleri görmekten uzak olduğu gibi. Ancak Ademoğlunda gaybın gizli hallerini keşfedecek bir özellik vardır ki, zahiri duyguların zahmetleri ve dünya meşgaleleri ile örtülü kalmıştır. Ademoğlu uykuya varınca örtüsünde bulunduğu meşgaleden kurtulur. Hali de ölmüşlerin haline yaklaşır. O ölmüşlerin yaşayışları, halleri ona açılmaya başlar.
Levh-i Mahfuz
Yine bu özellikten ötürüdür ki, ölüler de bizden haberli olurlar. O zaman da bizim güzel amellerimizle sevinir, günahlarımız sebebiyle kaygılanırlar. Nitekim bu da Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde bildirilmiştir. Onların haber almaları Levh-i Mahfuz aracılığı iledir. Başka bir vasıta ile değildir. Çünkü gerek bu dünyadakilerin, gerek öte dünyadakilerin halleri Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Ademoğlu Levh-i Mahfuz’la ilgili olursa öteki âlemdekilerin halleri Levh-i Mahfuz’dan bilinir. Zira onların Levh-i Mahfuz’la ilgisi olduğundan, onlar da bu dünyadakilerin halini oradan bilirler.
Levh-i Mahfuz’un misali şu ayna gibidir ki, her şeyin şekli o aynada görülür. Ademoğlunun ruhu da bir ayna gibidir. Ölenlerin ruhu da öyle. Bir ayna, karşısında bulunan bir aynanın içindekilerini nasıl tekrar gösterirse, Levh-i Mahfuz’da yazılanlar da bizim ve ölmüşlerin ruh aynalarında öylece görülür. Ama sanma ki Levh-i Mahfuz ağaçtan, kumaştan veya başka bir şeyden yapılmıştır. O, başta bulunan göz ile görülmez. Bunun imkanı yoktur. Orada yazılanları okuyamayız. Onun benzeri olan bir şey görmek istersen kendi varlığında ara. Çünkü bütün yaratılmışların bir örneği de sende vardır. Tâ ki, o vasıta ile bütün şeyleri bilmek belki sana yol olur. Lakin sen kendi özünden habersizsin. Bu durumda başka şeyleri nasıl bileceksin?
Levh-i Mahfuz’un misali, hafız olan bir kişinin dimağıdır. Hafız, bütün Kur’an’ı ezberler. Sanki O’nu beynine yazmıştır. O’nu sanki beyninde yazılı olarak görür. Ancak bir kişi beyni parça parça ayırsa ve baş gözü ile onlara baksa, Kur’an’ın bulunduğu yeri asla orada göremez. Böylece sen de Levh-i Mahfuz’da, eşyanın yazılışını bu cinsten bilmelisin. Levh-i Mahfuz’da yazılan şeylerin ucu bucağı yoktur. Başımızda bulunan göz ise sonu olan şeyleri görür, başka bir şey görmez. Böylece sonsuz olan bir şeyi, sonu olan bir şeyle tasvir etmenin yolu yoktur. Yüce Allah Levhası, kalemi ve onu yazan el hiç sana ait bir şeye benzer mi? O’nun kendisinin de sana benzerliği yoktur. Maksadımız, gayb âleminde olanların bizden, bizim de Onlardan haber almamızın imkansız olmadığını anlatmaktır. Nitekim rüya da görürsün sen! Ölüleri güzel veya çirkin halle görmek, onların diri olduğuna veya -Allah korusun- azapta olduğuna bir delildir. Onlar yok olmuş değillerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim onların diri olduklarını şu âyet-i kerîmede bildirir:
“… Allah yolunda katledilenleri ölüler sanmayın! Bilakis diridirler ve Rablerinin indinde rızıklanmaktadırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine bahşettiği saadetle sevinçlidirler. Arkalarından şahadetle kendilerine yetişemeyen mücahidler hakkında da şunu müjdelerler ki, onlara bir korku yok, onlar mahzun da olmayacaklardır!”
– Âl-i imrân Sûresİ, 169-170. âyetler
İmam-ı Gazali‘nin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde hazretin sayısız eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten dolayı bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası bu konudaki eksikliğini tamamlayamamıştır.
Buna rağmen, İhya-u Ulumiddin, Tehafütü’l-Felasife ve El-Munkız min ed-Dalal gibi temel eserleri korunmuş ve günümüze kadar ulaşmıştır. İslam dünyasında ilim ve düşünce geleneğinin devam etmesi, Gazali’nin fikirlerinin etkisini sürdürmesini sağlamıştır.
Bu kayıplar, İslam medeniyetinin bilimsel mirasına büyük bir darbe vurmuş olsa da, Gazali’nin eserleri hâlâ büyük bir ilgiyle inceleniyor.
Ölüm Ve Ölümden Sonraki Hayat, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. İmam-ı Gazali’nin “Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat” adlı eseri, ölümün kaçınılmaz gerçeğini ve ahiret hayatının önemini ele alarak, insanın varoluşunu anlamlandırmasına yardımcı oluyor. Günümüz açısından bu eser, ölüm kavramına dair derin bir farkındalık kazandırarak, bireyin yaşamını daha bilinçli ve anlamlı hale getirmesine katkı sağlıyor.
Özellikle modern dünyada, ölüm çoğu zaman görmezden gelinen veya korkulan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Gazali’nin bu eseri, ölümün yok oluş değil, bir geçiş olduğunu vurgulayarak, insanın ruhsal hazırlığını ve ölüm sonrası hayatın önemini anlatıyor.
Günümüzde bu eser, şu açılardan değerli olabilir: Varoluşsal sorgulamalar – Ölümün kaçınılmazlığı üzerine düşünmek, insanın yaşamını daha bilinçli ve değerli kılmasına yardımcı olabilir. Manevi hazırlık – Ölüm sonrası hayatın varlığına dair inanç, bireyin yaşamını daha dengeli ve huzurlu sürdürmesine katkı sağlar. Toplumsal etkiler – Ölüm ve sonrası üzerine yapılan ritüeller, kültürel ve dini geleneklerin şekillenmesinde önemli bir rol oynar.
Gazali’nin bu eseri, ölümün bir son değil, yeni bir başlangıç olduğunu hatırlatarak, insanın yaşamını daha anlamlı kılmasına yardımcı oluyor.
İmam-ı Gazali Hayatı ve Kariyeri
İmam-ı Gazali, 1058 yılında Horasan’ın Tûs şehrinde doğmuş, İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden biridir2. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve felsefe alanlarında derinlemesine çalışmalar yapmış, özellikle Batınilik ve Yunan felsefesine karşı eleştirileriyle tanınmıştır.
Gazali, Nişabur Nizamiye Medresesi’nde eğitim aldıktan sonra, Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’ne baş müderris olarak atanmıştır. Ancak bir süre sonra manevi bir kriz yaşayarak görevinden ayrılmış, Şam ve Mekke’de inzivaya çekilmiş ve tasavvufa yönelmiştir.
Gazali’nin en önemli eserlerinden bazıları şunlardır: İhya-u Ulumiddin – İslam ahlakı ve tasavvuf üzerine kapsamlı bir eser. El-Munkız min ed-Dalal – Felsefi sorgulamalar ve kendi manevi yolculuğunu anlatan bir kitap. Tehafütü’l-Felasife – Aristotelesçi ve Farabi-İbn Sina ekolüne karşı eleştiriler içeren bir eser.
Gazali, 1111 yılında Tûs’da vefat etmiştir ve fikirleri günümüzde hâlâ büyük bir etkiye sahiptir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın