Yaşam bilgi için değildir, bilgi yaşam içindir. Felsefenin temel görevi bilimin yapamadığı şeyi yapmaktır; yani yaşamı kavramak. Gerçeklik katı bir madde ya da düşünen bellek değil, yaşayan, yaratıcı tekamüldür…

— Henri Bergson

Merhaba

20 Mart Çarşamba günü Radyasyon Onkolojisi’nin istediği tetkikler için İzmir’deyim. Hastanede hızlandırmış bölüm ziyaretlerinden sonra ağaçların arasından maviye gökyüzüne bakarken buldum kendimi. Maskeyi çıkararak temiz havayı içime çektim. Gün tüm güzelliğiyle göz kırparken biraz yürüyüş ve ardından İstinye Parktayım. İlk ziyaret her zaman olduğu gibi kitapevlerine…

Hastanede ıslak mendilimin kalmadığını fark etmiştim. Yolumun üzerinde bu ürünlerin satıldığı mağazayı görünce hemen içeri girdim. Yanımdan hızla bir silüet geçti. Aldığım enerjide tanıdık bir ‘his’ vardı… Satın alacağım ürünleri belirledikten sonra nihayet kasadayım. Hemen önümdeki kişi dikkatimi çekti. Uzun, çok uzun boyluydu. Üzerinde siyah eşofman ve spor ayakkabıları vardı. Yandan sakallı profile dikkatlice baktığımda hemen dönüp bana baktı. İki Ankara’lı birkaç saniye birbirimizin yüzüne baktık. Sezgilerim beni yanıltmaz. Gülümseyerek ters bir soruyla “Siz olamayacağınızı düşündüm.” dedim. Gülümseyerek “Benim” Nasılsınız? diye sordu. “İyiyim” diyerek, ekledim “Sınırınıza geçmek istemem kendi ‘özgürlük’ alanınızdasınız..”

Boğazımda yukarı doğru yükselen sorularımı kontrol etmek zor olsa da Karanlık Çarşamba eseri hakkında birçok sual biriktirmiştim. Ayak üstü bu önemli sorular sorulamazdı. Zarif bir hareketle iyi günler diledik birbirimize. Sıra benim işlemlerime gelmişti. Kasadaki genç kız “Ben çıkaramadım” dedi. “Türkiye’nin en iyi habercilerinden biridir ve yazardır” dedim. Yüzüme uzun uzun baktı. İkinci metodu deneyecektim. “Nasıl hatırlıyoruz?” sorusu tam da yerini aldı. Magazinin ipini verdiğimde genç kız ucunu çabucak buldu. “Aaa o mu” dedi.

Belleğin durumu ortada… Bu bellek geleceği hangi bilgiyle aydınlatabilir? Kafanızın içinde bu sorunun bir süre biraz dönmesine izin verin…

Yazdığım hikayede Oğuz, karakterini yaratırken gazetecilik mesleğini araştırmıştım. Gazetecilerin ölümü, neden öldürüldüğü ve dünyada Türkiye’nin kaçıncı sırada olduğunu. Kısa bir süre sonra Erhan Çelik, Karanlık Çarşamba adlı eserini çıkardı. Erhan Çelik, eserde bakış açısını biraz daha genişleterek okuruna şöyle seslenir: “Tam da bu nedenle Türkiye’de toplumda infial yaratan pek çok katliam ve saldırı Çarşamba günü yapılmıştır.” Türkiye’de bu çarpıcı tespiti ilk yapan kişi olan yazar kaleme aldığı kitapta gerçekleri olağanüstü bir çarpıcılık ve kurguyla harmanlayarak yeni ve büyük bir tartışmanın kapısını aralar.

  • Bergson’ın söylediği gibi bilgi yaşam içinse ne tür bilgiye sahipsiniz?
  • Bu bilgiler bizi “yaşamın anlamı”nı bulmaya götürür mü?

Bergson felsefesi, önemli aralıklarla ve birbirlerinden bağımsız üretilen üç temel eserde yer alır. Bunlardan ilki, Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri 1888’de, ikincisi Madde ve Bellek 1896’da, sonuncusu ve en bilineni Yaratıcı Tekamül ise 1907’de çıkmıştır. Bergson felsefesinin ayırt edici ilkesi, bu eserlerin en erken dönemlerinde açıkça ortaya konmuştu; sonra gelenler onu ne değiştirdi ne geliştirdi, hatta onu artan bir güven ve başarı ile uyguladıkları söylenebilir. Bu ilkeyi ve felsefenin uzun tarihinde gün ışığına çıkaran çeşitli sorunlara uygulanışını açıklamak bu kitabın amacıdır. Bergson felsefesi ne bir sistemdir; ne de gerçekliğin bilgisinin tam bir temsili iddiasında olan ve tutarlılığı ile uyumu temelinde bizi kabule çağıran evrenin nihai doğasının bir açıklamasıdır. Bergson felsefesinin en önemli sonuçlarından biri olarak, evrenin gerçekliğin tamamlanmış bir sistemi olmadığını, eksik olanın bilgimiz olduğunu ve evrenin bir oluş olduğunu göreceğiz. Sonuç olarak felsefenin değerinin ve akla getireceği kanaatin, mantığının reddedilemezliğine değil, nihai olarak dikkatimizi yönlendirdiği bilincin basit olgularının gerçekliğine ve önemine dayandığı görülecektir.

Büyük bilimsel keşifler genellikle kökenlerinde o kadar basittir ki, bunlarla ilgili şaşırtıcı olan şey, insanlığın onları bu kadar uzun süre beklemek zorunda kalmış olmasıdır. Bu keşifler, benze olguların- bu olgular oldukça benzer olduğu için asla şüphenilmeyen- öneminin beklenmedik şekilde farkına varılmasında yatıyor gibi görünüyor.

Berkeley felsefesinde sunulandan daha iyi bir örnek yoktur. “Var olmak algılanmaktır” teorisi, onu görmezden gelmeyi mümkün kılacak tek nedenin onun basitliği olacağı sıradan bir gözleme dayanmaktadır. Berkeley, gerçekliğin algıdan ibaret olduğunu söylediğinde, bizim gerçeklikle algıladığımız şeyi kastettiğimiz, asla yapmadığımız ya da asla algılayamadığımız, tanımı gereği algılanamaz olan şeyi kastettiğimiz gerçeğine dikkat çekiyordu. Başka bir örnek, doğa yasalarının, bizzat zihnin bilgimize dayattığı formlar olarak açıklanabileceğini düşünen filozof Kant’ın meşhur durumudur; bu, Dünyayı sanıldığı gibi, evrenin sabit merkezi yerine Güneşin etrafında dönen bir gezegen olarak mimleyen Kopernik teorisinin izindeki astronomik devrimle kıyaslanabilir felsefi sorunlara yeni bir ışık tutan kavrayıştır.

Şimdi Bergson’un dikkatimizi çektiği kendi teorisinin temelini oluşturan ve felsefeye yeni bir yön veren olgu, bu son derece basit doğa olgusudur. Bergson’un iddia ettiği denli önem taşıyıp da hâlâ dikkatimizden kaçmış olması, bütünüyle aşırı derecede basitliği ve aşinalığından dolayıdır. Bu, bilinçli bir varlığı, içinde yaşadığı ve bilebileceği gerçekliğe bağlayan zekâ bağdan daha derinde bir yaşamsal bağ olduğuna ilişkin basit olgunun gözlemidir. Bilgimiz, zekâ temelli olmayan —en azından hiçbir zaman saf anlamda zekâya ait olmamış— bir sezgiye dayanır. Bu sezgi tam da yaşamın özünün sezgisidir ve zekâ, formunu yaşamın meydana getirdiği sezgiden alır ya da onun bahşedildiği yaşayan varlıkların faaliyetlerini yönlendirmek ve amaçlarına hizmet etmek için yaşamın ona verdiği formlardan biridir. Dolayısıyla Bergson felsefesinin temel karakteri, bilginin doğasının kapısını açan kilit olarak yaşam kavrayışının önemini vurgulamaktadır. Bilgiyi anlamak için yaşamın anlamını yakalamamız gerekmektedir…

Bergson felsefesini, kendisinden önce gelen tüm antik ve modern sistemlerden ve aynı zamanda çağdaş teorilerden, entelektüellerden ve pragmatistlerden ayıran şey budur. Zekâ [intelect], bizim yaşam dediğimiz faaliyetin amaçlarına hizmet etmek için biçimlenmiştir. Yaşam bilgi için değildir, bilgi yaşam İçindir. Gerçeklik ve bilgi sorununu açıklamanın anahtarı, idealistlerin öne sürdüğü gibi, zihnimizin içinde, bizde ya da realistlerin öne sürdüğü gibi, uzamdaki şeylerin dünyasında, bizim dışımızda değil, yaşamın içindedir. Bergson felsefesi bir yaşam teorisi değildir; böyle bir tanım, onun için oldukça yetersiz kalırdı. Onun felsefesi, basit ve aşikâr olması nedeniyle doğrudan işaret edilen, Bergson’un dikkatimizi çektiği basit bir olgu üzerine inşa edilir: Yaşam, bilginin kendisi için olduğu ve bilginin keşfettiği doğanın ona göre düzen aldığı gerçekliktir. Felsefenin temel görevi bilimin yapamadığı şeyi yapmaktır: yani yaşamı kavramak. Yaşamın itici gücü —onun ileri sıçrayan, zorlayan, içe işleyen, durmadan değişen hareketi— zekâyı, maddenin hareketsiz dünyasını bilecek şekilde tekâmül ettirmiş ve maddeye uzama yayılmış katı, zamansız bir varoluş görünümü vermiştir. Gerçeklik katı bir madde ya da düşünen bellek değil, yaşayan, yaratıcı tekâmüldür.

Sanki büyük bir hareket yürürlükteymiş ve bizi kendi yoluna sürüklüyormuş gibi görünüyor. Var olmak demek canlı olmak, bir dalganın göğsündeymişçesine akıntıda sürüklenmek demektir. Tüm varoluşun toplandığı edimsel [actual] mevcut şimdi, kendini gerçekleştiren bu harekettir. O sürekli ve kesintisiz olarak edimsel hâle gelen geleceğe doğru hızla ilerlerken, geçmiş onda toplanır, onda var olur, ona sürüklenir. Bu gerçeklik yaşamdır. O, geçmişi koruyan geleceği yaratan bitip tükenmez bir oluştur. Uyumlu ve dayanıklı gibi görünen, bu akışa direniyor gibi görünen, bu akıştan daha gerçek gibi görünen katı şeyler, akışı, zihnimizin, içinde yaşadığı ve devindiği ve bir parçası olduğu canlı gerçeklikten aldığı görüşleri, gerçekliğin belirli faaliyetlerin ihtiyaçları tarafından sınırlandığı ve belirlendiğine yönelik görüşleri kesen dönemlerdir. Bu,’ Bergson felsefesinin bize sunduğu gerçeklik imgesidir.

Tam da bu tarz bir imgeyi anlama girişiminde bir anda ortaya çıkan bir zorluk vardır: Saf bir hareket, saf bir değişim, saf bir oluş nasıl mümkün olabilir? Hareket eden, değişen ya da olan herhangi bir nesne, bir şey olmalı ve bu şey, hareket etmediğinde durmalı, başka bir şey olmazken ya da değişmezken aynı kalmalıdır. Bu şey yalnızca bir mekân değişikliği olan hareketinden ya da bir form değişikliği anlamına gelen oluşundan daha gerçek olmalıdır. Hareketin ve oluşun tek gerçeklik olduğu, kendi kendine mevcut olabileceği, hareket eden ve değişen şeylerin hareket ve değişimden önce gelmedikleri ama ürünleri olduğu nasıl tahayyül edilebilir? Bu tam da felsefenin sorununun kalbine giden bir zorluktur. Bu, realizm ve idealizmin sıradan zorluğu veya gerçek varoluşun doğasının fiziksel mi yoksa zihinsel mi olduğu sorusu değildir. Düşünceler şeyler de olabilir şeyler hakkında da olabilir, şeyler yalnızca bellekte de olabilir bağımsız olup belleği de etkileyebilir, bu düşünce, şeylerin doğasını nasıl kavrarsak kavrayalım hepsine eşit güç uygular. Ne olurlarsa olsunlar, onlar hareket eden, değişen ve olan şeylerdir ve hareket, değişim ve oluş şeylerin var olduğunu varsayar.

  • “Gerçeklik nedir?” diye sorduğumuzda iki farklı şeyden birini kastediyor olabiliriz: “Değişmeden kalan şey nedir?” ya da “Değişerek kalıcı olan şey nedir?”
  • İki anlam arasındaki fark maddi şey ile yaşayan şey arasındaki farktır: birinde zaman hiçbir şey yapmaz, dolayısıyla bu bir hiçtir; diğerinde zaman her şeydir. Görünüşlerin ardındaki gerçeklik, maddi bir şey gibi uzamsal ve değişmez midir? Ya da bütün varoluşunun zaman olduğu yaşayan bir şey gibi midir?

Felsefenin vermesi gereken cevap, zamanın gerçek olduğu, şeylerin onun kumaşından olduğudur…

Değişimin Felsefesi, çağdaş felsefeye ve Kıta felsefesine yön veren en önemli isimlerden Henri Bergson düşüncesine giriş yapmaktadır. Filozofun temel kavramları, zeka ve madde, sezgi ve özgürlük, bellek ve hareket; yaratıcı tekamül ve yaşam bağlamında sunulmaktadır. Bergson felsefesinin en çetrefilli kısımlarını bile oldukça açık bir biçimde dile getiren kitabın en ilgi çekici yanlarından birisi de şudur: Bergson bizzat kendi felsefesi üzerine olan bu kitabı okuyarak yazım sürecine dahil olmuş ve “Değişimin Felsefesi” adını da kendisi koymuştur.

Henri Bergson, Değişimin Felsefesi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Henri Bergson’un Değişimin Felsefesi adlı eseri, H. Wildon Carr’ın kaleminden çıkan ve Bergson’un düşüncelerini hem derinlemesine hem de erişilebilir biçimde sunan bir başyapıt. Günümüz için önemi ise birkaç katmanda kendini gösteriyor:

  1. Süreklilik ve değişim anlayışı: Bergson’un yaşamı bir “yaratıcı evrim” olarak görmesi, bugünün hızla değişen dünyasında sabitlik arayan bireyler için güçlü bir felsefi dayanak sunuyor. Ona göre yaşam, bir anda olup biten değil, sürekli akan bir süreçtir — tıpkı bir nehrin akışı gibi.
  2. Sezgiye verilen değer: Modern çağın bilgiye ulaşma biçimi çoğunlukla analitik ve ölçülebilir yollarla sınırlı. Bergson ise sezgiyi, yaşamın özünü kavramada en saf kaynak olarak görür. Bu yaklaşım, özellikle yapay zekâ çağında insan sezgisinin hâlâ ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
  3. Bilgi ve yaşam ilişkisi: “Bilgi yaşam içindir” diyen Bergson, bilginin sadece teorik değil, yaşamsal bir değer taşıdığını savunur. Bu, günümüzde bilgi yığınları arasında yönünü kaybeden bireyler için oldukça aydınlatıcı bir bakış açısı sunar.
  4. Felsefenin rolü: Carr’ın bu eseri, Bergson’un felsefesini sadece akademik çevrelere değil, yaşamla ilgilenen herkese ulaştırmayı amaçlıyor. Bergson’un bizzat bu kitabı okuyarak katkı sunduğu ve adını kendisinin koyduğu bilgisi de esere ayrı bir otantiklik katıyor

Henri Bergson : Zamanın İçinde Akan Filozof

Zaman ölçülmez… yaşanır.” Henri Bergson için zaman, bir saat kadranında akmaktan çok, bir bilincin içinde titreşen derin bir deneyimdi. 1859’da Paris’te doğan Bergson, yalnızca Fransız felsefesinin değil, 20. yüzyıl düşüncesinin de akışını değiştiren bir sezgi ustasıydı.

Matematiğe olan yeteneği onu genç yaşta fen bilimlerine yönlendirse de, gerçek tutkusu düşüncenin iç ritmine kulak vermekteydi. 1889’da yayımladığı ilk büyük eseri “Zaman ve Özgür İrade” ile, bilinç akışının mekanik saatlere sığmayacak kadar karmaşık ve yaratıcı olduğunu ortaya koydu. Ona göre gerçek zaman—yani süre (durée)—yalnızca sezgiyle hissedilebilirdi.

Bergson’un yaşamı da bu içsel süreyi takip eder gibiydi: Üniversite kürsülerinde öğretmenlik yaptı, yazılarıyla yalnızca akademiyi değil, edebiyat dünyasını da etkiledi. 1907’de çıkan “Yaratıcı Evrim”, Darwin’in çizdiği evrim modeline yepyeni bir ruh üfledi. Evrim artık sadece biyolojik bir gelişim değil, hayatın kendini aşma arzusu haline gelmişti.

1911 yılında İstanbul’a yaptığı ziyaret, onun Doğu düşüncesine olan ilgisinin bir yansımasıydı. Bergson Doğu ile Batı’yı yalnızca coğrafi olarak değil, zihinsel olarak da birbirine yaklaştırmak istiyordu.

1927’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında, insanlar şunu daha net anladı: Felsefe de bir anlatı biçimiydi—kelimelerle düşünceye can vermekti.

Hayatının son yıllarında sessizleşti belki, ama felsefesi hâlâ ses veriyor: Zamanın ritmi, bilincin katmanları, sezginin bilgeliği… Hepsi Bergson’da bir araya geldi. O, düşünceyi yürüyüşe çıkaran, sessizliği çözümleyen bir filozoftu.

Henri Bergson’un Başlıca Eserleri:

  1. Zaman ve Özgür İrade (1889) Essai sur les données immédiates de la conscience Bilinçteki zaman deneyimini ve özgür irade kavramını ele alır. Mekanik zaman ile yaşanan zaman arasındaki farkı vurgular.
  2. Madde ve Bellek (1896) Matière et Mémoire Zihin ve beden ilişkisini inceler. Hafızanın yalnızca biyolojik değil, bilinçsel bir süreklilik olduğunu savunur.
  3. Yaratıcı Evrim (1907) L’Évolution créatrice Evrimi mekanik bir süreçten ziyade yaratıcı bir güç olarak yorumlar. “Élan vital” (yaşam hamlesi) kavramını ortaya koyar.
  4. Gülme: Komik Olanın Anlamı Üzerine Deneme (1900) Le Rire Mizahın toplumsal işlevini ve insan doğasındaki yeri üzerine felsefi bir çözümleme sunar.
  5. İki Kaynaklı Ahlak ve Din (1932) Les Deux Sources de la morale et de la religion Ahlakın ve dinin iki temel kaynağını—toplumsal zorunluluk ve mistik sezgi—ayrıştırır.
  6. Düşünce ve Hareket (1934) La Pensée et le mouvant Felsefi yöntem, sezgi ve bilimin sınırları üzerine denemeler içerir.

Bu eserler, Bergson’un sezgiye dayalı felsefesini ve “süre” (durée) kavramını merkeze alarak, modern düşünceye hem edebi hem de metafizik bir derinlik kazandırmıştır.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin