“Önemli olan bir ruha ya da akla sahip olarak yaşamak değil, önemli olan bir ruha ya da akla sahip olarak etkin yaşamaktır…”

— Aristo, Protreptikos: Fragment 14.

Merhaba

Aristoteles Yazıları, Varlık, Bilgi ve Yaşam Üzerine, “Yaşamak, Birlikte Yaşamak ve İyi Yaşamak” adlı eserde yer alan çalışmalar; varlık, bilgi ve yaşam hakkında belli anlamda dünün felsefeleriyle ve belli anlamda da bugünün felsefeleriyle, kavrayışlarıyla ve de tutumlarıyla tartışmayı içeriyor. Aristotelesçi bir kavrayış içinden varlık ve bilgi “iyi yaşam/eudaimonia/mutluluk” üzerinden konu ediliyor. Uzun denilebilecek zaman aralıklarında yazılmış olan bu metinler üzerinde esaslı değişikliklerde bulunulmadığı gibi özsel değişikliklere de gidilmemiş. Aristotelesçi kavrayışın tarihsel izlerini Doğu’da ve Batı’da sürmek bakımından elzem bulunan büyük Aristoteles Yorumcusu olarak kabul edilen İbn Rüşd üzerine olan iki çalışma da kitaba eklenmiş.

Hayattan istemleri olan insanlar trajedinin doğal kahramanıdırlar. Onlar ne var olan ile uzlaşır ve ne de var olanı yadsırlar. Çünkü; var olandan hareketle “olabilene”, “olması gerekene” gidebilme arzusu onların ruhlarını sarıp sarmalamıştır, Ama insan kırılgan bir varlıktır da…olumsal var olmaklık hem kendini ve hem de içinde bulunduğu varlık alanını çevrelemiştir…talihsizlikler, sevilen dostların kaybı, düşmanlıklar kadar “varlıktaki ölüm” de inşam kırılgan yapar. Ve Aristoteles insanın tüm bu kırılganlıklara rağmen “iyi bir yaşamı” gerçekleştirebileceğini söyler. Çünkü; insan iki ayrı şişede duran sudan fazla bir şeydir. İki ayrı şişe de duran suyu bir şişede toplarsanız ne şişe, şişeliğinden ve ne de su, su olmaklığından bir şey kaybeder. Ama; insan ne şişedir ve ne de su. Çünkü; insan, “yalnızca insan kendi aklı//ogos’u ile yaşar.” Ancak Aristoteles bu sözlerle insanı diğer varlıklardan ayırarak onu kutsamaya yönelmez. Onun işaret ettiği şey, insanın bilinçli seçim yapma yeteneğine sahip olmasıdır ki o , ne tanrısal ne de aşkındır. Ve insan bu yetenek sayesinde canlıların en iyisi veya en kötüsü olma olanağını kendinde taşır.

Aristoteles bize tüm bu kırılganlıklar ortasında var olmanın ne olduğunu, ne olabileceğini ve de ne anlama geldiğini anlatır…

Ve eğer felsefe bir anlama çabası ise, ister iyi isterse de kötü, burada yer alan yazılar da Aristoteles’ten hareketle var olanı, bilgiyi ve de yaşamı yeniden anlama çabasına bir katılmadır. Umulur ki; onlar “iyi bir yaşamın” ne olduğunun bilinmesine ve de gerçekleştirilmesine az da olsa ışık tutarlar…

İyi Yaşama

İyi yaşama, Aristoteles için iyi bir karaktere, iyi bir kişiliğe sahip olmakla olanaklıdır. Ve sosyal bilimcinin görevi, işi, iyi bir karakterin ne olduğunu, iyi bir kişiliğe sahip olmanın ne demek olduğunu araştırmaktır, bunun ne olduğunu açığa çıkarmaktır. Kategoriler‘de hexis şöyle tanımlanır: hexis belli bir niteliktir ve onunla şeyler her ne ise odurlar. Örneğin: hastalık ve sağlık bedenin durumudur (hexis), Karakter söz konusu olduğunda durum sağlıkta olduğundan çok da farklı değildir. Bizim psykhe‘miz ve karakterimiz bedenimizle beraberdir ve o da bedenimiz gibi iyi veya kötü olabilir. Eğer erdem hexis ise, iyi eylem de ancak iyi insanlar tarafından gerçekleştirilir. Ve bir eylem evrensel ilkelere bakılarak doğru veya yanlış olarak tanımlanamaz. Çünkü nasıl ki, bir doktor sağlıklı bedenin ne olduğunu bilmeden insanı tedavi edemezse; insanın ne olduğunu, iyi insan olmanın ne demek olduğunu ve en önemlisi de iyi eylemin ne olduğunu bilmeyen biri, insanı bilemez. Dolayısıyla; bütün bunları bilmeyen ve de onları araştırmasının konusu yapmayan biri de sosyal bilimci olamaz.

İnsan kendi kendine iyi olamaz ve insan kendi iyisini tek başına gerçekleştiremez. 0 bir toplumu, kültürü, eğitimi, yasaları gerektirir. Ve her kültür buna bir yanıt olarak düşünülebilir, İşte burada yaşamayı (zen), ‘birlikte yaşamayı(suzen) ve iyi yaşamayı (eu zen) birbirlerinden ayırt etmek gerekir.

Aristoteles, insanın iyi yaşamak için devlet kurduğunu söyler, yoksa yaşamak için değil. Devlet, eğer bunu gerçekleştirebiliyorsa, devlet olur. Devlet, işte o zaman yönetmelikler, evraklar toplamı olmaktan çıkarak, asıl anlamda devlet olur. Tersi durumda, o, yalnızca bir isim olarak “kâğıttan” bir devlettir ve yalnızca bir isim olarak vardır. Öyle ki; o, belki de gizlenmiş bir despotizm, yani “efendilerin” köleleri üzerindeki egemenliğinden başka bir şey değildir…

Bugün artık biz ‘modern‘ miyiz yoksa ‘postmodern’miyiz sorusunun ötesine kadar gidildiğine tanık oluyoruz…

Oldukça büyük bir eleştiri fırtınasının merkezinde yer alan bilim anlayışı Pozitivizm -ve onun çeşitli varyasyonlarına ek olarak- mantıksal empirizmdir. Pozitivist bilim anlayışı modern rasyonalist bilim anlayışının son biçimlerinden biridir. Genel olarak bilindiği üzere, söz konusu anlayış bilimi mantıksal ve çıkarımsal bir girişim olarak görerek dış dünyaya ilişkin kuramın oluşturulması ve onun doğrulanması/yanlışlanması üzerinde durur.  Bütün bunlar ise pozitivizmin modern epistemolojiden hareket ettiğini açık bir biçimde gösterir. İşte sorgulanacak olan da aslında bilimin bu modernist kavranışı olacaktır.

İlginç olan, eğer modern Batı düşüncesine yöneltilen itirazlar genel olarak ele alınırsa, hermeneutiğin ciddi bir alternatif olabileceğidir. Fakat altının çizilmesi gereken çok önemli bir nokta var ki; o da bizzat hermeneutiğin kendisinin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin tartışmaların ve problemlerin söz konusu olmasıdır. Ihde’ye göre yapılması gereken, biraz paradoksal gibi görünse de, hermeneutiğin ne olduğunu anlamanın yanı sıra bilimin ne olduğunu da anlamaktır. Ve ancak bundan sonra, her ikisini de birbiri ile bağlantıya geçirmek olanaklı olacaktır. Fakat durum göründüğünden çok daha karmaşıktır; çünkü ne hermeneutik ve ne de bilimin kendisi açık ve basit bir yapı gösterir. Sonra, ikisini birbirinden bağımsız bir biçimde ele alıp analiz etmek de pek olanaklı değildir. Dolayısıyla; hermeneutiğin bilim ile bağlantılı olarak ele alınmasının yanı sıra bilim felsefeleri ile de bağlantılı olarak ele alınması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle bilim, bilim felsefesi ve hermeneutik arasındaki bağıntı farklı olabileceği gibi bilim ile bilim felsefeleri de birbirinden farklı bağlantılara sahip olabilir.

Bu son derece karmaşık yapıyı çözümleme konusundaki karışıklıkları ve itirazları birbirinden farklı olarak ele alan iki yaklaşım vardır. Bu iki yaklaşım modern hermeneutik ve post modern hermeneutik olarak adlandırılmaktadır. Modern hermeneutiğin en önde gelen savunucularından biri Karl Otto Apel’dir. Ona göre; bilim ancak ve ancak tarihsel ve kültürel bir fenomen olarak hermeneutiğin konusu olabilir. Dolayısıyla; bizzat bilimi, bilimin ortaya koyduğu ürünleri doğrudan kendisine konu edinen bir hermeneutik söz konusu olamaz. Başka bir ifadeyle, şeylerin hermeneutiğinden söz edemeyiz. Modern hermeneutiğin en önemli özelliklerinden biri de kültür ve doğa karşıtlığını sert bir biçimde savunmaya bağlı olarak insan bilimleri/sosyal bilimler/kültür bilimleri/tin bilimleri ile doğa bilimleri arasındaki karşıtlığı aynı biçimde sürdürmesidir.

Post-modern hermeneutik

Post-modern hermeneutiğe gelince; bu anlayışa göre, bilim hermeneutiği ile hermeneutik bilim felsefesinin birbirinden ayrılması gerekir. Söz konusu yaklaşım hermeneutiğin yalnızca bilim felsefesi ile sınırlandırılmaması gerektiğini, bilimin hermeneutik bir kavrayış ışığında da yapılabileceğinin altını çizer. Bu anlayışın önde gelen temsilcileri arasında Kampis, Ropolyi ve Ihde gelmektedir. Bu iki yaklaşımı gelenekselci hermeneutik ve genişlemeci hermeneutik olarak da nitelemek olanaklıdır. Ve her ikisi arasındaki en önemli farklardan biri, ilkinin modern doğa bilimi anlayışını genel olarak doğru olarak kabul etmesine karşın ikincisinin bunu red etmesidir.

20. yüzyılın önde gelen hermeneutikçilerinden Ricoeur hermeneutiğin kökeninin Aristoteles’in Peri Hermenias’a (Yorum Üzerine ) kadar geri götürülebileceğini belirtir. Sözü edilen çalışmada hermeneutik insanın anlama yetisine ilişkin genel bir kuramı ifade eder. Şimdi; eğer durum bu ise, hermeneutik insanın anlama yetisi üzerine genel bir kuramdan başka bir şey değildir. Ve bu bağlamda hermeneutik belli bir tarihsel dönemin ve yönelimin sınırları arasında ele alınmak durumunda da değildir.

Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren felsefi hermeneutik fenomenolojinin ortaya çıkışı ile farklı bir nitelik kazandı. Martin Heidegger, Hans-Georg Gadamer ve Paul Ricoeur alanın önde gelen en büyük temsilcileri olarak karşımıza çıkarlar. Çağımızın bu üç büyük düşünürü ile hermeneutik yeni bir yöne uzanır: ontoloji. Bu yeni yönelim hermeneutik ontolojiden hareketle tarihsel ve insansal olanın ötesine geçmenin genel bir yönteminin olanağına işaret eder.

Özetle; hem pozitivizm ve hem de hermeneutik aynı bilim anlayışından hareket etmişlerdir.

Einstein’ ın görelilik kuramı

Aslında insan doğasının bütünsel bir birimde yeniden düşünülmesi gerektiğine ilişkin ilk uyarı da yine bilimden geldi; bilimdeki paradigmanın değişmesinden gelir. Böyle bir değişimin ilk başlatıcısı Einstein’ ın görelilik kuramı oldu ve bunu daha sonra kuantum fiziğindeki gelişmeler izledi. Bu iki gelişme modern bilimin “bakış açısız” olmadığını, bizzat bilimi yapan insanın hem ontik ve hem de epistemik açıdan bilimin en önemli öğesi olduğunu gösterdi. İşte bunun doğa-kültür, doğa bilimleri-insan bilimleri, açıklama ve anlama ayrımına, elbette ve özellikle yirminci yüzyıl hermeneutiğine meydan okuyacağı açıktır. Varlığı bölemezsiniz; hele hele bilgiyi varlığın üstüne çıkararak asla.

sosyal ontoloji

Ve Aristoteles’in sosyal bilimi fiziğin ya da matematiğin ilkeleri gibi evrensel ilkeler altında görmemesinin nedeni sosyal ontolojisinin evrensel önermelere izin vermemesidir. İkinci olarak; sosyal gerçeklik oluş içindedir. İnsan dünyaya geldiği gibi dünyadan gitmez. Alışkanlıklar, yetiştirilme biçimleri, karakter özellikleri insanın yaşama alanını biçimlendirir ve tüm bunlar durağanlığa değil harekete ve sürece işaret ederler. Ve son olarak; Aristoteles’e göre, sosyal bilim kendinde bir amaç değildir; o iyi eylemek ve iyi yaşamak için girişilen bir etkinliktir. 

  • Şimdi; Aristoteles nasıl bir sosyal bilim önermektedir?
  • Sosyal bilimsel soruşturma için model oluşturacak bilimler var mıdır eğer var ise bunlar hangileridir?

Sosyal bilimlere ilişkin yöntemin doğruluğu ve yanlışlığı sosyal bilimin konusuna ilişkindir. Tüm insansal yaratılar, kültürler, yasalar, hukuksal ve toplumsal düzenlemeler tek bir erek ışığında anlaşılabilir; İyi yaşamı oluşturan şeyin neler olduğu, iyi yaşamın ne olduğu. Aristoteles insan için iyi olanın ne olduğu sorusuna “yaşamı çiçeklendiren”, “yaşamın çiçek gibi açılmasına olanak tanıyan şey her ne ise olan” anlamına gelen eudaimonia yanıtını verir. Ve de eğer eudaimonia’nın süreç (kinesis) değil de bir etkinlik (energeia) olduğu anımsanacak olursa onun hâlihazırda gerçek olan bir obje, bir şey gibi var olduğu söylenemez. Dolayısıyla; sosyal bilim olanaklıdır ama onun bulguları matematik ve fizik gibi olamaz.

Özetle; Aristoteles’in felsefesinde doğa -insan, doğa – kültür, doğa bilimleri-sosyal bilimler arasında bir bölünme söz konusu değildir; çünkü Aristoteles daha Metafizik’in ilk cümlesinde insanın doğal olarak bilmeyi, anlamayı arzuladığını ifade eder. Bu duyularımıza verdiğimiz önemde kendini gösterir; çünkü onlar, özellikle de diğerlerinden fazla olarak görme, duyusu bize sağladıkları yarar dışında bizzat kendileri bakımından takdire değerdir. Biz yalnızca eylemle ilgili olarak değil; tersine herhangi bir eylemi düşünmediğimiz zaman bile, genel anlamda, görmeyi diğer bütün duyularımıza tercih ederiz. Bunun nedeni ise, görmenin bütün duyularımız arasında varlığı bilmemize en fazla yardımcı olan olması ve de birçok farkı göstermesindir.

Bu bağlamda genel olarak, hermeneutik anlayışın-özellikle ontolojik ve post-modern hermeneutik- kendi kökenini Aristotelesle kadar geri götürme isteği hiç kuşkusuz son derece anlamlıdır.

Aristoteles insana bilme yeteneğini, gücünü ve istemini atfederken, bunun bizzat onu içinde yaşamış olduğu evrenin bilgisini bulmaya yönelttiğini belirtir. İnsan doğasının doğal bir ifadesi olan bu bilme istemi, varlığın kendisini bilmeye, kavramaya yönelmiştir. İşte bu bilme istemidir ki Aristoteles’i Metafizik’i yazmaya, sizi bu düşünsel aktiviteye katılmaya ve beni de bu çalışmayı okumaya götürdü.

İnsanın doğası gereği, doğal olarak bilme istemi, bilginin bilgi için aranmasının olanaklı olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir. Çünkü bilmek için bilme arzusu insan yaşamının, insanın var oluşsal gerçeğinin bir ifadesidir.

İnsanın tarihinde akılsal bir devrim olan philosophia’nın ortaya çıkması için toplumda özgür zamana sahip olan bağımsız bir sınıfın, insan grubunun var olması gerekiyordu. Varlığın, her türlü yararın ötesinde, akılsal temelde kavranımı demek olan philosophia’nın doğuşu işte bu sebepledir ki, bir devrim ve aynı zamanda düşünsel hümanizm (intellectuel humanism) olarak görülebilir.

  • Parmenides ile başlayan doğa karşıtlığı düşünsel yaklaşımın sürekliliğinde Sokrates’in oynadığı rolü inkâr etmek mümkün müdür?
  • Platon’un mutlak-mükemmel idealar dünyasını yaratan özne esas olarak Sokrates ile birlikte yaratılmamış mıdır?

Eğer felsefi düşüncenin doğuşu insanın tarihinde üstün ve erişilmesi güç bir akılsal aşamayı temsil ediyorsa Aristoteles’in Parmenidesçi-Platoncu varlık anlayışını yıkarak yerine varlığı/var olanı harekete sahip olması bakımından felsefenin araştırma alam olarak görmesi de bu aşamanın doruğunu simgeler. Ancak bu arada felsefi düşüncenin gelişiminde bir diğer çok önemli aşama gerçekleştirilir ki bu da günümüze kadar çeşitli formlarda kendini devam ettirmiş olan özne felsefesidir ve yaratıcı felsefenin Kopernik’i olarak anılan Sokrates’tir.

Aristoteles için önemli olan soru şudur:

  • Var olmak ne demektir?
  • Harekete sahip bir varlık olarak var olmak ne demektir?
  • Bir şey olarak, belirlenmiş, sınırlanmış olarak var olmak ne demektir?

Özellikle varoluşçu felsefenin kurucusu olan Soeren Kierkegaard’ın, sübjektif Hıristiyan düşünürün, içe dönümünde deneyimlediği şey, sınırlılığın ona sunmuş olduğu acı idi. Bu sınırlama onu ‘sonsuz iyi ve büyük olan’ tanrısından ayırıyordu. Hemen hemen her Hıristiyan düşünür için sonluluk, sonsuzluktan çıkarılmıştır. Ve tanrı ile insan arasında bu kapanmaz gibi görünen boşluk, insanda bütünsel-dinsel bilinç oluşana dek kapanmayacaktır. Kierkegaard’ın düşüncesini şu ifade özetler: ‘Yetmiş binin üzerinde aşılması gereken derinlikler, atılması gereken kulaçlar vardır,’ Oysa Aristoteles’in dünyasında ne ulaşılması gereken derinlikler ve nede aşılması zorunlu olan tehlikeli yollar vardır. 0 nedenle, sınırsız -sonsuz varlık ki, o bütün sınırlı- sonlu varlığın nedeni durumundadır, olsa olsa karmakarışık, sağlıksız bir hayal gücünün sonucu olabilir. Çünkü Aristoteles’e göre, sonsuzluk, belirsizlik belirlenimin nedeni olamaz. Yaşamda karşılaştığımız her şey bir belirlenime sahip olarak vardır. Dolayısıyla; sonsuzluğun olumlu yorumu, onun belli bir gerçekliğe sahip olmasını gerektirir ve ancak böyle bir şey olarak bizim düşüncemizin konusu olabilir. Tersi durumda sonsuzluk dinsel bir içeriğe bürünerek, anlaşılmanın değil, tapınmanın objesi durumuna yükselir. İlginçtir ki, Hıristiyan olmayan varoluşçular hala Kierkegaardçı yaranın açmış olduğu acı ile meşguldür görünmektedirler; çünkü sonlu olma, sınırlı olma boşlukta olmaktır. Dolayısıyla; insanın özsel varlığının sonlu sınırlı olması nedeniyle sonluluk, aslında yaşam ile yüzleşen ölümdür. İnsanın varabileceği bir ereği (telos) yoktur, o aslında hayatın sınırına, yokluğuna doğru bir gidiş içindedir. 0 bir bakıma benim sonlu varlığımı bana açımlayan sonsuz yapımcımdır ve o benim korkunç Yokluk (Nothingness) ile karşı karşıya kalmamdan başka bir şey değildir.

Varoluşçuluk

Parmenidesçi düşünce geleneği üzerinde gelişen ve farklılaşan çeşitli felsefi yaklaşımlar, Aristoteles’in felsefesi ile tam bir karşıtlık içerisindedirler, Varoluşçuluk kişinin öznel varoluşu ile ilgilenir, genel olarak varlık ile değil. Oysa Aristoteles’in yaratılmamış evreninde ‘dır’ kopulası insana ilişkin hiçbir anlamı ifade etmediği gibi, herhangi bir bilgi de vermez. Özellikle Sartre ve Heidegger’de insan anlamsız bir dünyanın içinde atılı bir durumdadır. 0 kendi kendisini yaratmak zorundadır. Varlık ve öz (essence and existence) birbirinden koparılmıştır, Aristoteles’te böylesi bir ayırma, (separation) böylesi bir problem yoktur. Her var olan bilinebilir (İntelligible) olarak vardır ve her bir şey bir bütünlüğe sahip olarak vardır. Existence’ı bilmek aynı zamanda essence’ı bilmektir. Aristoteles’in düşüncesinde varlık ile öz arasında örtüşmez bir ayrılık olmadığı gibi, bilen ile bilinen arasındaki özsel bir ayırımdan da söz edilemez. 0, De Anima’nın III, kitabının 4.ve 6, bölümlerinde çıkarımsal olmayan düşünümü, bilen ile bilinen arasında özdeşliğin gerçekliği olarak tanımlar, Varlığa yönelmeyen bir zihin Aristoteles için boştur ve tanrı bile bu gerekliliğin dışına çıkamaz. Ama varlık ile insan arasında hâlihazırda yaratılan devasa uçurumu daha da derinleştiren varoluşçu özne, kendisine gelene kadar esas olarak doğayı kontrol ve etki altına almaya çalışan mutsuz maskülin’den farklı olarak, bizzat kendi kendine de aynı şiddeti uygulamaya karar verir. 0, doğanın içinde doğal bir varlık olarak var olduğunu neredeyse unutmuş gibidir. Bu yok edici varoluşçu özne politik alanda insanın insana uyguladığı şiddeti en inanılmaz boyutlara ulaştırmıştır. Şura, burada karşılaştığımız çeşitli türden “faşizmlerin” mutlak öznelerinin, özellikle varoluşçuluktan ilham almalarını yoksa nasıl anlayabiliriz?

Çağımızda ama özelliklede ülkemizde felsefenin gerilemesinin insan için, toplum için pek de bir şey kaybettirmediği düşüncesi hâkim gibi görünmektedir. Bunun nedeni, felsefenin yerine çok daha güçlü ve problem çözücü gibi görünen bilime ve başka dogmatik söylemlere duyulan inançtır. Ancak görünen odur ki, doğanın altüst edilen yapısı ve insanın doğa ile olan saldırgan ve düşmanca ilişkisi neredeyse her şeyi bir büyük yıkıma doğru sürüklemektedir. Bazı grup ve kesimler tehlikeye işaret etmekle birlikte, insan ve doğa, insan ve insan arasında yaratılmış olan büyük boşluğun yok edici tehdidine ilişkin olan problemlerin kendisi, diğer kültürel, bilimsel disiplinler tarafından anlaşılmış ve üzerinden gelinmiş görünmemektedir. Öyle görünüyor ki, bunun gerçekleşmesi için felsefi bilinç aracılığı ile genelde Pre-Sokratik felsefenin varlık kavrayışına özelde de Aristoteles’in öz ile var olan, bilen ile bilinen arasında, bir başka ifade ile insan ve doğa arasında bir karşıtlık görmeyen düşüncesine dönülmesi gerekmektedir, Doğal olarak bilme istemine sahip olan insan, bu istemi ancak ve ancak kendi varlığı ile aynı yapıda olan varlığa giderek gerçekleştirebilir. İnsan bu bilme istemi sayesinde varlığı kavrayarak, kendisinin de ne olduğunu anlama olanağına ulaşır. Aristoteles, Parmenidesçi Platoncu dünyanın statikliğine karşı insanı oluş alanına, harekete sahip varlık alanına, yine onun sahip olduğu doğal bilme istemi ile bağlar. Böylesi bir düşünsel yaklaşımın, içinde yaşanılan zaman sürecinde yaşanan problemlerin çözümündeki önemi ise açıktır.

Düşünürler ve teologlar doğruyu arama sürecinin bizzat mutluluk verici olup olmadığı konusunda farklı düşüncelere sahip görünmektedirler. Bazıları bu süreci heyecan verici bulurken, diğer bazıları acı verici olarak görmektedirler. Ancak, gene olarak, büyük çoğunluk doğruyu bulmanın en fazla mutluluk verdiğini kabul etmekle birlikte, bulunan doğrunun sürekli düşünümün bunaltı olarak, yeni problemin sorunun çözümüne yönelmeyi tercih eder gibi görünmektedirler.

Aristoteles Metafizik adlı yapıtı

Aristoteles Metafizik adlı yapıtında 980a 21-27 satırlarında şöyle der: “Bütün insanlar doğaları gereği, doğal olarak bilmek isterler.” İşte bu önermenin kendisi Batı uygarlığının temelinde bulunan tek ana ilkeyi açık ve net olarak dile getirir. İnsan bilme arzusuna sahip olan bir varlıktır ve o, bu sahip olduğu doğal yeteneği sayesinde bilme gücüne de muktedirdir. Ancak; Aristoteles için bilme istemine potansiyel olarak sahip olmanın pek bir önemi yoktur. 0, bu konudaki düşüncesini şu sözlerle ifade eder: ‘Önemli olan bir ruha ya da akla sahip olarak yaşamak değil, bir ruha ya da akla sahip olarak aktif yaşamaktır.’ Aristoteles’e göre, bireyin bilen bir özne, bilen bir varlık olarak bilme arzusuna sahip olması onun özünü oluşturmaz. İnsanın varlığını salt fiziksel bir olgudan (existence) öze, (essence), yani başka bir ifadeyle, gökteki meteor taşı olmaktan insan olmaya çeviren şey, onun kendi aklının, kendi varlığını aktiviteye/etkinliğe dönüştürmesidir. Ancak daha fazla ilerlemeden çok önemli başka bir noktanın altının çizilerek ifade edilmesi gerekiyor. Metafizik’in ilk önermesinde Aristoteles, insanın epistemolojik özgürlüğünü, onun doğal-bireysel varlığı üzerinde kurar. İnsanın kendisinden, kendi aklından başka sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. O hem epistemolojik bakımdan, yani hem bilen bir özne olarak ve hem de fiziksel bir birlik olarak bir bütünlüktür. Dolayısıyla, insanın epistemolojik özgürlüğü onun ontolojik bütünlüğü üzerinde yükselir. Ve insan, Aristoteles’te, bu her iki bakımdan da otonom bir varlıktır.

  • Doğrunun sürekli düşünümünden duyulan rahatsızlık ne olabilir?
  • Neden doğrunun sürekli düşünümü bunaltıya yol açar?

İnsanın varlığını sürdürmesi duygu ve akıl, kadın ve erkek arasındaki dengeyi sürdürmesine bağlı gibi görünmektedir. Bu dengenin kaybı bireysel ve toplumsal boyutta çok büyük ölçekli yıkımlara neden olabilir. Öyle görülüyor ki; uygarlığımızı tehdit eden temel problemlerin kaynağında da akıl ve duygu, erkek ve kadın arasındaki uyumun kavranılmamış ve kurulmamış olması yatmaktadır. İnsanın kendisini parçalamaktan kurtarabilmesi için yaşamın iki temel öznesi ve tözü olan kadın ve erkek, akıl ve duygu arasındaki bütünselliği yeniden yaratması gerekmektedir. Çünkü bu, Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’in 1162 a1617 satırlarında söylediği gibi, onların doğalarında vardır; dostluk onların doğaları gereğidir. İnsan başka herhangi bir topluluk kurmadan önce ikili beraberlik kurmaya yönelmiştir.

Aydınlanma, Batı toplumunun, genel olarak, 18. yüzyılda gerçekleştirmiş olduğu yeni bir kavrayışı ve tarihsel dönemi tanımlar. Aydınlanma tarihsel olarak kendisinden önce hiçbir dönemde olmadığı kadar felsefe ile içsel bir bağıntıya, daha doğrusu, felsefeye bağlı olmuştur. 0 nedenledir ki, bu yüzyıl Aydınlanma yanında Felsefe Yüzyılı olarak da tanımlanır (siecle philosophique). Çünkü felsefe, bu yüzyılda insanın yaşamını aydınlatıp ona yolunu gösterecek olan bir etkinlik olarak düşünülmüştür.

İbn-i Rüşd Aydınlanma üzerine

“Filozofların amacı sadece hakikati bilmektir. Şayet bu amaçları dışında hiçbir şeyleri bulunmasaydı, tek başına bu bile onların övülmeleri için yeterdi.”

İbn-i Rüsd’ün (1126-1198) aklı inancın dışına çıkarmaması, yani akıl ve inancı birbirine karşıt olarak konumlamaması kısa sürede kendisine ve felsefesine karşı düşmanca tutumların gelişmesinde büyük bir rol oynadı. Onu izleyenlere karşı İslam dünyasında olduğu gibi Batı dünyasında da-elbette Ortaçağ’da- büyük bir tepki duyuldu. Bu ise genel olarak, felsefeye ve filozofa karşı düşmanlığın kesin kabulü ile sonuçlandı, zaman zaman diğer zaman ve mekanlarda da olduğu gibi.

Avrupa’da XVIII, yüzyılda dile gelen kavrayışın- “Yüreklice düşün!”, “Aklını kendin kullanma cesaretini göster!”- temelinde kendini görünür kılanın da özünde akla özgürlük istemi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Batı aydınlanması birden bire yeşeren, ortaya çıkan bir tarihsel bağlamın sonucu olarak görülemez. İşte bu çalışma böyle bir anlayıştan hareketle “aydınlanma”nın kökenini İbn Rüşd üzerinden anlamaya yönelir.

Philosophia “Bilgelik Sevgisi”

Philosophia, yani her türlü pratik ilgi ve kaygıdan bağımsız olarak evrenin ve insanın ne olduğunu anlamaya, kavramaya yönelme insanın tarihinde, onun bizzat kendisinin meydana getirdiği kendi tarihindeki en büyük aydınlıktır, en büyük ışıktır.4 Çünkü Thales ile başlayan Platon ve Aristoteles ile devam eden ve Ortaçağ’da İslam dünyasında Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi anıtsal isimlerle varlığının sürekliliğini koruyan felsefe, insanın her şeyden önce bilen, bilmek isteyen bir varlık olduğunu, daha açık bir ifadeyle, anlamanın, aydınlanmanın ancak ve ancak bilmekle mümkün olacağını bildirir. Böyle bir etkinlik olarak felsefe ve onun öznesi olan filozof kendi özgürlüğünü her türlü yararı dışarıda bırakan bilme sevgisi üzerinde kurar. kurar. kurar. 0, böyle olması bakımından da en yetkin akılsal etkinliğin öznesi olarak görülmeye hak kazanır. Ancak, felsefenin ve filozofun sahip olduğu bu nitelikler içinde yaşanılan ve temelde bireysel çıkarlar ve ilgiler doğrultusunda biçimlenen pratik dünyada kendisine düşman yaratmakta hiç de zorlanmaz. Felsefenin ve filozofun karşıtı olan anlamanın, kavramanın, yani aydınlığın ilkesi olan aklın inkârını içeren her türlü söylemin kendisidir. Ancak, MÖ. VI. yüzyılda başlayan ve insanın tarihindeki en büyük aydınlanma olarak ortaya çıkan philosophia, yani bilgelik sevgisi Ortaçağ’da Jakoben Hıristiyan din adamları tarafından baskı ve şiddetin nesnesi haline getirildi. Nitekim 529 yılında Doğu Roma İmparatoru Justinianus Hıristiyan inancına aykırı olduğu gerekçesiyle Antik Yunan felsefesinin okutulmasını yasaklayarak Atina’daki Akademiyi kapattı. Aslında bu olay birçok bakımdan son derece önemli olmakla birlikte esas itibariyle iki noktayı açık kılmasından dolayı dikkate alınmak durumundadır ki birincisi; felsefe ile din arasındaki mücadeledir. Yani; yukarıda belirtildiği üzere”jakoben inanç” ile akıl arasındaki karşıtlık ve mücadeledir. İkincisi ise; akılsal bir özne olarak filozofun din adamı ile siyasetçi karşısındaki yalnızlığı ama aynı zamanda her ikisine karşı da bağımsız olmasıdır. Tarih boyunca din adamı ve siyasetçinin yakın birlikteliğine karşın felsefenin ve filozofun tarihsel yalnızlığından söz etmek yanlış olmayacaktır, Ve din adamı -jakoben olanı- ve siyasetçi her zaman azalan ve çoğalan ölçüde felsefe ve filozofa karşı sürekli bir öfke içinde olmuştur. Bunun en açık örneği Hıristiyan Ortaçağ Avrupa’sıdır. Yani, aslında jakoben din adamının felsefeyi ve filozofu baskı altına aldığı bir Avrupa’dır, Burada ve bu dönemde insan doğası gereği sahip olduğu bilme arzusunun çok gerilerine düşmüş; varlığı özgür bir biçimde anlama ve bilme sevinci Jakoben Hıristiyanlık altında yok edilmiş ve bu süreç neredeyse bin yıl sürmüştür. Hıristiyanlığın kuruluş yıllarında Gnostiklerin, Pelagiusçuların, Manicilerin ve Ariusçuların sapkın ilan edilmesi Jakoben Hıristiyanlığın eyleme geçmelerinin ilk belirtileri olarak karşımıza çıkar.

Aslında akıl ve inanç veya felsefe ile din arasındaki bu karşıtlığın kaynağı belki de insanın ikili bir doğaya sahip olmasından kaynaklanmaktadır; çünkü o, bir yanıyla bilen bir varlık iken diğer bir yandan da bilen bir varlık olarak yetersizliğinin de farkındadır. Ve bu farkındalığın neden olduğu mutsuzluk mutluluk ve güven verecek başka söylemlere yönelmesini, bizzat başka söylemler yaratmasını sağlamıştır. İşte Antikçağ sonlarında büyük bir güce erişen din, insanın mutsuzluğunun temel öğelerini oluşturan “korku”, “kirlenmişlik” ve “kurtuluş” üzerinde durarak özelde insanın, genelde ise varlığın felsefi temelde kavranımından uzaklaşmaya neden olmuştur. Bu dönemde philosophia‘nın yerini theosophia’ya bıraktığı söylenebilir; ama bu noktada da dikkatli olunması gerekir. Çünkü; baskıcı, doğmatik ve pragmatik din anlayışı ile jakoben din anlayışı ile theosophia’nın pek bir ilgisi yoktur.

  • Ne olmuştur da Batı bir yıl süren bir karanlıktan sonra felsefenin/ aklın aydınlık ışığına geri dönmüştür?
  • Antik felsefenin ışığı olan akıl gerçekten tamamen sönmüş müydü? Yoksa Thales ile başlayan ve Aristoteles ile doruğa ulaşan bu ışık başka yerlerde aydınlıklar yaratmaya devam mı etmiştir?

Belirtilmesi gereken bir nokta var ki, o da Hıristiyan Avrupa Ortaçağı’nın yanı sıra İslam Ortaçağı’nın da var olduğudur. Ve bu İslam Ortaçağı, Avrupa Ortaçağı’nın tersine hiç kuşkusuz aydınlığı temsil eder. Ancak felsefe tarihi üzerine olan kitaplardan ona ya hiç yerilmez ya da basit biçimde geçiştirilir.

Diğer kültürde insanın aydınlanma çabalarını hangi niyetle olursa olsun görmezden gelmek hakikate haksızlıktır… Batı düşüncesinin temelini oluşturan Antik Yunan felsefesi İslam felsefesinin oluşmasında da çok önemli bir rol oynamıştır.

İbn-i Rüşd, Aristoteles’in eserlerini yorumlama çabasından dolayı Şarih yani Commentator unvanını aldı. Dante ise İlahi Komedya’sında Öklid. Batlamyus, Hipokrat, İbns Sina ve Galen’den söz ederken İbn Rüşd’ü Büyük Şarih olarak anar.

İbni Rüşd temel önermesi felsefenin yapılmasının İslam dinine aykırı olmadığıdır. O, tam tersine işlev, evreni ve insan üzerine düşünmek, anlamak olan felsefenin din tarafından bizzat teşvik edildiğine gönderimde bulunur. Kur’an, insanı bilmeye yönelten birçok ayetlerle doludur.

“Ey akıl sahipleri! İyice düşünüp değerlendirin…”

Ayrıca, Kur’an bazı ayetlerin yalnızca “ilimde derinleşmiş olanlar” tarafından anlaşılabileceğini hususu üzerinde durur… Bu ise, neden felsefenin İslam dinine aykırı olmadığını ve filozofun da neden kafir olamayacağını gösterir. İsteyen istediği yolu kullanarak gerçeğe ulaşma hakkına sahiptir. Dinin zahiri (yani halk için sembolik) ve Batini (bilgiye dayalı) anlamları olduğunu öne süren İbn Rüşd, gerçeğe götüren yolu seçmede insanların özgür olduğunu söylemekle birlikte aklı dışarıda bırakan bir din anlayışını da onaylamaz.

Aristoteles Yazıları, Varlık, Bilgi ve Yaşam Üzerine Bölümleri

  1. Bilgi, Anlama ve İşlev
    1. Aristotelesçi Sosyal Bilim Anlayışı: Yaşamak (Zen), Birlikte Yaşamak (Suzen) ve İyi Yaşamak (Eu-Zen)
    2. Aristotelesçi Sosyal Bilim Anlayışı, Pozivitizim ve Hermeneutik Üzerine
    3. Aristoteles’te Varlık, Doğa ve Zaman
    4. Varlık, Akıl ve Kaygı
    5. Bilim, Felsefe ve Demokrasi : Aristotelesçi bir yaklaşım
  2. Akıl, Bilgi ve Cinsiyet
    1. Çağdaş Aristotelesçi Düşüncede İnsanın Bir Değer Varlığı Olarak Kavranımı
    2. Aristoteles’in Mutluluk Üzerine Düşünceleri
    3. Kadının Duygu ve Akıl Ayrımı Temelinde Kavranımı: Aristotelesçi Bir Yaklaşım
    4. İyi Yaşam (Eu-Zen) ve İyi Ölüm (Eu-Thanasia) Üzerine Aristotelesçi Bir Yaklaşım
    5. Aydınlanma Üzerine

Ek 1: İbn Rüşdçülük: Batıdaki Tarihsel ve Batı Düşüncesi Üzerine

Ek 2: İbn Rüşdçülük: Batıdaki Tarihsel ve Felsefi Gelişimi Üzerine

Aristoteles Yazıları, Varlık, Bilgi ve Yaşam Üzerine “Yaşamak, Birlikte Yaşamak ve İyi Yaşamak” okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Aristoteles’in düşüncesinde çok önemli olan şu noktanın altını çizmekte fayda var. Ne algılama ve ne düşünme varlıktan/ var olandan bağımsızdır…

Aristoteles 

Aristoteles 

c. MÖ 384 – c. MÖ 322) veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan’da klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof, polimat ve bilgedir.

Platon ile birlikte düşünce tarihinin en önemli filozoflarından olan Aristo, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinin kurucusu olan eserler vermiştir.

Eserleri 16.-17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur.

Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendine dayanan Aristo, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmese de, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ ve Rönesans boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik’in fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton’un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir.

Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristo, Frege’ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu, Aristoteles’in mantık alanındaki ilk sistematik incelemeleriyle modern mantığın temellerini attığını vurguluyor. Sayfa içeriğinde de Aristoteles’in mantık, fizik, biyoloji, metafizik gibi birçok disiplinin kurucusu olduğu belirtiliyor.

Önemli Eserleri:

  • Metafizik Varlığın ilk nedenlerini ve “varlık olarak varlığı” inceleyerek felsefenin en temel sorularını ele alır.
  • Kategoriler Nesnelerin ve kavramların sınıflandırılmasını yaparak mantığın ve dilin temel yapılarını ortaya koyar.
  • Fizik Doğa, hareket ve değişim üzerine sistematik bir açıklama getirerek evrenin işleyişini anlamaya çalışır.
  • Nikomakhos’a Etik İnsanın en yüksek amacı olan “mutluluk”u erdemli yaşamla ilişkilendirerek ahlak felsefesini kurar.
  • Politika Devletin yapısını, yönetim biçimlerini ve yurttaşların rolünü tartışarak siyaset teorisinin temellerini atar.
  • Ruh Üzerine (De Anima) Ruhun doğasını, işlevlerini ve bedenle ilişkisini inceleyerek psikolojinin ilk adımlarını atar.
  • Poetika Sanatın ve özellikle tragedyanın doğasını açıklayarak edebiyat kuramının klasik temelini oluşturur.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin