“Çok sayıda doğruluk teorisinin Nietzsche’ye atfedilmiş olması olgusundan açık olarak görülebileceği’ gibi, bu sorunun nihai bir şekilde cevaplanmasının çok zor ve karmaşık olduğunu biliyorum. Ancak Nietzsche’nin kaygısının, bize bir doğruluk teorisi sunmaktan daha ziyade, bizim mutlak (insanca, pek insanca) doğrularımızın yaşamı-olumsuzlayıcı etkilerini göstermek olduğuna inanıyorum…”

—Soner Soysal

Merhaba

Dün, Soner Soysal’ın tezi olan Nietzsche: Perspektivizm, Güç İstenci, Doğruluk, kitabını okurken; İsteme Ve Tasavvur Olarak Dünya, Arthur Schopenauer eserini de tekrar gözden geçirmenin yararlı olacağını düşündüm. Hiçbir etikete sığmayan düşünürlerin birçok kitabını sırasıyla okumak ve tekrar okumak gerekli. Anlaması oldukça zor. Oysa parmağınızı yalayıp çevirdiğiniz sayfalarla kısa süreli ilişkilerinizden doğan iletişim; manasız etiketler oluşturuyor. Bir süre sonra yıllarca tozu alınmadan öylece bıraktığınız yerde bir aksesuar gibi duruyor. Oysa bazılarımız için kitapla ve kitabın yazarıyla kurduğu nitelikli iletişim oldukça önemli. Sizce gün içinde kitaplarıyla halen iletişimde olan kaç geliştiriciyle sohbet ediyorum? Akşam saati çalışmaya ara verdiğim zaman karşılaştığım film. Bu önemin kavranması niteliğinde…

Deli Mi, Dahi Mi?

Deli ve Dâhi ya da özgün adıyla The Professor and the Madman,  Farhad Safinia’nın (PB Shemran takma adlı) yönettiği, Todd Komarnicki ile birlikte görüntü yönetmenliğini yaptığı, Simon Winchester’ın 1998 yılında yayımladığı The Surgeon of Crowthorne isimli kitabından uyarlanmış, 2019 yapımı biyografik dram filmdir. Filmin başrollerini Mel Gibson, Sean Penn, Natalie Dormer, Eddie Marsan, Jennifer Ehle, Jeremy Irvine, David O’Hara, Ioan Gruffudd, Stephen Dillane ve Steve Coogan paylaşmıştır. Film 1857 yılında Oxford İngilizce Sözlüğünü derlemeye başlayan ve denetim kurulunu yöneten ünlü profesör Sir James Murray  ve Broadmoor Cinayet Zanlıları Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesinde tedavi görmekte olup sözlüğe 10.000′ den fazla kelimede katkıda bulunan bir doktorun hikâyesi anlatılmaktadır.

Sir James Murray, Broadmoor ile ilk karşılaşmasında şöyle söyler:

“Kim deli, kim dahi?”

Kitapların Kanatlarıyla Yükselmek

Evet, sizlerde “Kitapların Kanatları”yla bulunduğunuz yerden yükselmeye hazır mısınız? Nietzsche, akıl ile delilik, düzen ile kaos, anlam ile hiçlik arasındaki sınırları sorgulayan bir filozoftur…

Nietzsche, 1889 yılında Torino’da bir atın yere dövülmesini engellemeye çalışırken sinir krizi geçirdi. Ardından akıl sağlığı bozuldu ve ömrünün son 11 yılını zihinsel çöküş içinde geçirdi. Bu durumun nedeni hâlâ tartışmalıdır: sifiliz, beyin tümörü, genetik yatkınlık, ya da felsefi gerilimlerin bedensel yansıması gibi farklı görüşler vardır.

Öne Çıkan Dört Tema

Nietzsche‘nin geç dönem çalışmalarına baktığımızda öne çıkan dört büyük tema görüyoruz. Ve bunları açıklıkla anlamak için her birini ayrı ayrı ele almamız gereklidir.

  1. Nietzsche’nin popülerleştirildiği “Güç İstenci” kavramıyla özetlenebilecek düşünce.
  2. Nietzsche’nin ürettiği bir kavram “Ubermensch” ya da “Üst İnsan” kavramı.
  3. “Bengi Dönüş” kavramı.
  4. Hayata yönelik “Estetik Bakış”

Güç İstenci Kavramı

Nietzsche’nin “Güç İstenci” kavramı bütün eserlerinin bir özeti olabilecek bir kavram. Nietzsche’nin güç istenciyle ne anlatmak istediğine ilişkin, bize fikir veren pasajlar ve aforizmalar vardır. Başka bir deyişle, Nietzsche, kavramın kısa bir tanımını vermek yerine, bu kavramı, dünyanın dinamik (power quanta) —ki bunlar güç istençleri olduğunu göstererek açıklamaya çalışır.

Nietzsche’ye göre, her şey sadece güç istencidir; yani var olan bir parçacık (quantum) ya da güç parçacıklarının bir kümelenmesi olarak bir güç odağıdır. Her bir güç odağı, bir güç istenci olarak, kendi gücünü arttırmaya çalışır. Gücünü, bir güç odağı diğerleriyle hiç durmadan mücadele eder; çünkü, güç artışı ancak diğerlerinin güçleri pahasına olanaklıdır. Başka bir deyişle, bir güç artışı, diğer güç odaklarının özümsenmesi, ele geçirilmesi ve egemenlik altına alınması yoluyla gerçekleşir. Dolayısıyla, dünyada sürüp giden bir güç mücadelesi vardır. Bu sürekli güç mücadelesinin bir sonucu olarak, Nietzsche’ye göre, dünya sürekli bir akış halindedir; dünya hiç durmadan değişir, çünkü güç mücadelesi sırasında her güç odağı değişir; her birinin gücü artar ya da azalır. Bu nedenle, dünya, Nietzsche’ye göre, varlık (being) değil, oluş (becoming) dünyasıdır.

Ayrıca, gücü istemek, ya da onun için çabalamak, güç odaklarına dışsal bir şey değildir; yani, güç istenci güç odağının Özsel bir niteliğidir. Nietzsche eyleyen (doer) ile eylem (deed) arasındaki ayrımı reddeder; çünkü böyle bir ayrım, yine onun tarafından reddedilen özne ve nesne arasındaki, daha ileri bir ayrıma yol açar. Dünya bir akış olduğu ve her şey sürekli değiştiği için, durağan ve hareketsiz hiçbir şey olamaz. Ancak, edimi, bir eyleyen ve bir eyleme ayırmak eylemin, eylemlerinden ayrı durağan bir şey olarak bir öznesi ya da faili olduğu anlamına gelir. Nietzsche’ye göre, böyle bir ayırma olanaksızdır ve bir varlık tam da ne yapıyorsa odur; başka bir deyişle, eylemlerinden ayrı bir şekilde, bir şeyin varlığını hissedemeyiz. Bu yüzden, güç istenci, bu anlamda, bir güç odağının Özsel bir niteliğidir; yani, bir güç odağı, yaptığı şeydir, güç istencidir, güç için mücadeledir. Bu, güç istenci öğretisinin akılda tutulması gereken başka bir önemli niteliğidir.

Güç mücadelesi sırasında, güç odakları siyasi federasyonlara benzeyen kümelenmeler (constellation) kurabilirler; bu kümelenmelerde her birey bir yandan diğer güç odaklarıyla mücadele ederek bir bütün olarak birliğin gücünün artırmaya çalışırken, diğer yandan birliğin içerisindeki diğerleriyle mücadele ederek, kendi gücünü arttırmaya çalışır; örnek vermek gerekirse, Nietzsche için, bir beden ya da karmaşık bir organizma böyle bir kümelenmedir.

Nietzsche’nin bu öğretisiyle ilgili, bir başka önemli nokta, organik ve inorganik varlıklar arasında bir ayrım olmamasıdır. Nietzsche için, onların her ikisi de güç istencidir ve oldukları güç miktarları dışında aralarında bir fark yoktur; başka bir deyişle, her güç odağı diğerinden olduğu güç derecesiyle ayrılır. Burada “sahip olmak” yerine “olmak” fiilini kullanıyor olduğu nüansı vurgulamak gerekli; çünkü güç senin sahip olduğun bir şey değildir, çünkü sen tam da bu güçsündür ya da sen tam da o güç derecesi ya da miktarısındır. Bu öğretiye ilişkin tartışmaların çoğunu ortaya çıkaran en önemli nokta budur.

Nietzsche’nin güç istenci öğretisinin doğasını, öğretinin bu ve diğer yönleriyle sunulduktan sonra, Nietzsche uzmanları arasında, bu öğretinin doğası ile ilgili bazı tartışmaların kaynakları olan, birkaç önemli iddianın değerlendirmesine sunuluyor.

Bazı uzmanlar güç istenci öğretisini Darwinci bir ilke olarak ele alıyorlar. Ama öğretinin bu şekilde anlaşılması esas noktayı kaçırır; çünkü benzerliklere rağmen, güç istenci öğretisiyle Darwincilik arasında bazı temel ve derin farklar da vardır. Ayrıca Nietzsche, Darwin’i ve Darwin’ciliği sert bir şekilde eleştirir; özellikle, Darwin’in uyum, en iyi uyum sağlayanın hayatta kalması, varoluş mücadelesi kavramları, Darwin’in ahlaka ilişkin görüşleri ve Darwin’in evrim teorisinde bulunan teoloji, onun karşı çıkışlarının ana hedefleridir. Bu eleştiriler ve güç istenci öğretisine göndermede bulunarak göstermeye çalışılıyor.

Perspektivizm Ve Doğrularımız

Perspektivizm, doğrularımızın perspektife bağlı (perspectival) yorumlardan başka bir şey olmadığını iddia eden görüş olarak özetlenebilir. Yorum terimi, olağan kullanımında, entelektüel bir etkinliği ima eder. Ancak, Nietzsche, için yorum bir güç odağının gücünü uygulama ve artırma yoludur. Bir güç odağı çevresini ve dünyayı, yorum yoluyla, şekillendirir, özümser ve belirler; böylelikle de gücünü artırır. Diğer bir ifadeyle, her güç odağı dünyayı ve çevresini güç artırma perspektifinden yorumlar ve yapılandırır. Bu nedenle, dünya güç noktaları tarafından güç artırma perspektifinden yapılan yorumların bütünlüğünden başka bir şey değildir.

Her yorum ilgili tarafların güçlerinde bir değişim ortaya çıkarır; yani, yorum güç artışı perspektifinden yapıldığı ve bir güç artışı yalnızca diğerlerinin gücünde azalma pahasına olanaklı olduğu için, sonuçta, yorum yoluyla, bazı odakların gücü artarken bazılarının ki azalır. Güç odaklarının güç dengesindeki bu değişim, dünyadaki bir değişimi de ima eder, bu da demektir ki, dünya o yorumun yapıldığı andaki durumunda değildir; bu nedenle, dünya yeni bir yorumu gerektirir. Dolayısıyla, yorum dünyaya oluş (becoming) niteliğini veren, devamlı bir süreçtir.

Bu dinamik dünya kavrayışı, bizim, doğruluğu olgular ya da gerçeklikle mütekabiliyet olarak ele alan, geleneksel bilişsel paradigmamızı yıkar; mütekabiliyet durağan ve düzenli dünya görüşünü varsayar, ama aslında bizim dünyamız akış halindeki bir dünyadır. Böylece, dünyanın doğasını ilgilendiren hiçbir şeye karşılık gelmiyor olmaları anlamında, yanılsamalar haline gelirler. Nietzsche’ye göre, doğrularımızın hepsi yorumlardır, daha fazlası değil. Sonuçta, onları mutlak ve değişmeyen doğrular olarak tasarlamak, bizi gücümüzü artırmaktan alıkoyar. Nietzsche için, böyle mutlak doğrulara sarılmamız bizim korkaklığımızın ve zayıflığımızın işaretidir; doğrularımızın hayatta kalmamızı sağladığının farkında olarak, gücümüzü daha fazla artırma —ki bu kendimizi-korumayı riske atmayı gerektirir— arayışından vazgeçerek, bu doğrulara takılıp kalırız. Böylece, Nietzsche, kendi perspektivizmi aracılığıyla, mutlak doğrularımızın yaşamı kısırlaştırıcı etkilerini görerek, böyle mutlak doğrulara yol açan epistemolojik paradigmamızı yıkmaya çalışır.

Dünya sürekli bir akış içinde olduğu için, mutlak doğrulara ulaşmanın hiçbir yolu yoktur; bu nedenle, dünyaya ilişkin doğrularımız, basitçe, bizim, gücümüzü artırma perspektifinden yaptığımız dünya yorumlarımızdır. Ayrıca, böyle bir doğruluk anlayışı, yani perspektife dayalı yorum olarak doğruluk anlayışı, mütekabiliyetten başka bir doğruluk ölçütü gerektirir. Nietzsche, güç istenci öğretisiyle de tümüyle uyumlu olan bir ölçüt öne sürer; bu güç artışıdır; Nietzsche‘ye göre, bir yorum, yorumcunun gücünü artırıyorsa doğrudur.  Böylece, Nietzsche‘nin perspektivizmi, geleneksel doğruluk anlayışımıza doğrudan karşıttır ve onun temellerini yıkar.

 Buna ek olarak, Nietzsche‘nin perspektivizmi iyi ve kötü yorumlar arasında bir ayırım yapmayı olanaklı kılan bir doğruluk ölçüsüne sahiptir.

Nietzsche‘nin metinlerinde doğruluk kavramı

Nietzsche‘nin metinlerinde doğruluk kavramı kendi doğruluk ölçütüne göre kullandığını göstererek, bu çelişkinin yalnızca görünüşte olduğunu göstermeye çalışılıyor; yani, o geçici doğrulardan bahsetmektedir, mutlak doğrulardan değil. Bununla birlikte, negatif ifadelerinde, Nietzsche, durağan bir dünya düzeni gerektiren, mutlak doğrular denilen doğrulara göndermede bulunur.

Son olarak, Nietzsche’nin “Ahlakdışı Anlamda Doğruluk ve Yalan Üzerine”de geliştirdiği şekliyle dil ve doğruluk arasındaki ilişki hakkındaki düşüncelerini daha detaylandırıp, “Nietzsche’nin bir doğruluk teorisi var mıdır?” sorusunu cevaplamaya çalışarak Dördüncü Bölüm sonlandırılıyor.

“Çok sayıda doğruluk teorisinin Nietzsche’ye atfedilmiş olması olgusundan açık olarak görülebileceği’ gibi, bu sorunun nihai bir şekilde cevaplanmasının çok zor ve karmaşık olduğunu biliyorum. Ancak Nietzsche’nin kaygısının, bize bir doğruluk teorisi sunmaktan daha ziyade, bizim mutlak (insanca, pek insanca) doğrularımızın yaşamı-olumsuzlayıcı etkilerini göstermek olduğuna inanıyorum.”

Soner Soysal

“Hakikatin bir kadın olduğunu varsayarsak- nasıl? tüm filozofların dogmatik olduklarında kadınları iyi anlamadıkları, şimdiye kadar hakikate yaklaşmaya çalıştıkları korkunç ciddiyetlerinin, sakar ısrarcılıklarının, özellikle bir kadını kazanmak için beceriksizce ve yakışıksız yöntemler olduğu kuşkusu temelsiz değil midir? Hakikatin ele geçirilmesine izin vermediği kesindir: — ve bugün her türden dogmatik bilgi kederli ve cesareti kırılmış, yılgın bir tavırla duruyor ortada. Eğer hâlâ duruyorsa! Çünkü dogmatik bilginin düştüğünü, her türlü dogmatik bilginin yerde yattığını, dahası her türlü dogmatik bilginin ölüm döşeğinde yattığını öne süren alaycılar da var! Ciddi konuşacak olursak, felsefedeki her türlü dogmatikleştirmenin, ne kadar vakur, ne kadar kesin ve nihaiymiş gibi davransa da, yine de yalnızca asil bir çocukluk ve acemilik olmuş olabileceğini umut etmek için haklı nedenler var; dogmatiklerin şimdiye dek inşa ettikleri yüce ve mutlak felsefeci-yapılarının temel taşını koymak için aslında neyin yeterli olduğunun tekrar tekrar kavranılacağı zaman çok yakındır — evvel zamandan kalma herhangi bir halk batıl inancı (özne ve ben batıl inancı olarak bugün bile zırvalığa yol açmaya devam eden ruh batıl inancı gibi) belki herhangi bir kelime oyunu, belki gramerin bir baştan çıkartması ya da çok dar, çok kişisel, çok insanca pek insanca olguların cüretkâr bir genelleştirilmesi. Umalım ki dogmatiklerin felsefesi binlerce yıl sonrası için bir vaat idi yalnızca: tıpkı daha eski bir zamanda astrolojinin olduğu gibi. Onun uğruna belki de bugün herhangi bir gerçek bilim uğruna ortaya konan emekten, paradan, zekâdan ve sabırdan daha fazlası ortaya konmuştu: — Asya ve Mısır’da mimarlığın büyük üslubunu astrolojiye ve onun “dünya üstü” taleplerine borçluyuz. Öyle görünüyor ki, tüm büyük şeyler insanlığın kalbine sonsuz taleplerle yazılmak için ilk önce muazzam ve ürkütücü çirkinliklerin maskeleri olarak dolaşmak zorunda kalmışlardır dünya üzerinde: dogmatik felsefe böyle bir maskeydi, örneğin Asya’daki Vedanta öğretisi ve Avrupa’daki Platonculuk. Şimdiye kadarki yanılgıların en berbat, en uzun ömürlü ve en tehlikelisinin bir dogmatikçinin yanılgısı, yani Platon’un saf tin ve kendinde iyi uydurmacası olduğunun elbette kabul edilmesi gerekse de onlara karşı nankörlük etmeyelim. Gelgelelim, bundan böyle, bu yanılgının aşıldığı yerde, Avrupa’nın bu kâbustan uyandığı ve en azından daha sağlıklı — uyuyabildiği yerde, görevleri bizzat uyanık kalmak olan bizler, bu yanılgıya karşı verilen mücadelenin büyüttüğü her türlü kuvvetin mirasçısıyız. Elbette hakikati tepetaklak etmek ve her türlü yaşamın temel koşulunu, perspektife uygun olanı bizzat yadsımak, böylece, Platon’un yaptığı gibi, tinden ve iyiden söz etmek gerektiği söyleniyor; bir hekim olarak şunu sorabiliriz: Antikçağın en güzel adamında, Platon’da böyle bir hastalığın kaynağı nedir? kötü Sokrates mi bozdu onu? Yoksa Sokrates gençliği bozuyor muydu? ve baldıranı hak etmiş miydi? — Ne var ki, Platon’a karşı mücadele, ya da “halk”ın daha iyi anlayacağı gibi söyleyecek olursak, binlerce yılın Hristiyan-kilise baskısına karşı mücadele — çünkü Hristiyanlık “halk”a uygun Platonculuktur — Avrupa’da tinin yeryüzünde daha önce görülmemiş görkemli bir gerilimine yol açmıştır: böyle gerilmiş bir yayla şimdi en uzaktaki hedeflere nişan alabiliriz. Elbette Avrupa insanı bu gerilimi bir olağanüstü durum olarak algılıyor; yayı germek şimdiye kadar büyük çapta iki kez denenmiştir, bir defa Cizvitlikle, ikinci kez de demokratik Aydınlanmayla: basın özgürlüğünün ve gazete okumanın yardımıyla, pratikte tinin kendisini artık kolay kolay bir “zorunluluk” olarak hissetmemesine ulaşabilen aydınlanma olarak! (Almanlar barutu bulmuşlardı — saygılar! Ama sonra bunu sıfırladılar — basını icat ettiler.) Ne var ki bizler, ne Cizvit, ne demokrat, ne de yeterince Alman bile olmayanlar, biz iyi Avrupalılar ve özgür, çok özgür tinler- bizde hala var tinin bütün o zorunluluğu ve yayındaki tüm o gerilim! Hatta belki ok da, görev de, kim bilir hedef de…”

İyinin Ve Kötünün Ötesinde, Friedrich Nietzsche

Elizabeth Foster-Nietzsche “Güç İstenci”

Güç istenci öğretisi Nietzsche felsefesinin en temel öğretilerinden biridir. Ancak, yayımlanmış eserlerinde, bu öğretinin tam ya da tatmin edici bir açıklamasını bulamayız. Aslında, bu eserlerde, güç istenci yalnızca birkaç kez geçer ama, bu öğreti onun yayımlanmamış notlarının büyük bir bölümünü işgal eder; bunlardan bazıları, kız kardeşi Elizabeth Foster-Nietzsche tarafından “Güç İstenci” başlığıyla bir kitap olarak bir araya getirilmiştir. Bu durum nedeniyle, Nietzsche uzmanları arasında onun felsefesi açısından “Güç İstenci” öğretisinin önemine ilişkin süregiden bir tartışma vardır.

Nietzsche “Dünyanın benim için ne olduğunu biliyor musun? Onu sana kendi aynamda göstereyim mi?” diye sorar. Sonrasında, uzun bir paragrafta Nietzsche kendi algıladığı haliyle dünyayı tasvir eder. Bu dünya güç odaklarının, oldukça büyük, ancak sınırlı, bir güç miktarı olan bir evrende, güçlerini artırmaya yönelik mücadelelerinden kaynaklanan bir kaostur. Evrenin büyüklüğü, ya da güç miktarı hiçbir zaman değişmez, çünkü o “hiçlik”le sınırlanmıştır. Bu evrenin bir yerinde güç miktarı artarken, başka bir yerindeyse azalır. Böylece güç miktarı hep sabit kalır (bu kulağa “enerjinin korunumu yasası” gibi gelir). Güç mücadeleleri sırasında, bu güç odakları bir dengeye ulaşırlar, ama bu barış ve denge durumu sonsuza dek sürmez. Evrende sabit olarak kalan güç mücadelesidir; bu nedenle de, kaos ve barış döngüsel olarak birbirlerini takip eder. Bu döngüsel süreç (Nietzsche’nin “aynının ebedi dönüşü” öğretisinin öne sürdüğü gibi) sonsuza kadar devam eder.

“Bu dünya: Bir enerji canavarı, başlangıcı olmayan, sonu olmayan; büyümeyen ya da küçülmeyen, kendini genişletmeyen, kendini yalnızca dönüştüren belirli, sabit bir güç miktarı; bir bütün olarak, değiştirilemez bir büyüklük… bu dünya için bir ad ister misiniz?… Bu dünya güç istencidir —ve başka hiçbir şey değildir! Ve siz kendiniz de bu güç istencisiniz— ve başka hiçbir şey değilsiniz!” – Nietzsche

Bu pasajdan, güç istencinin —örneğin, Hegel‘in Geist‘ı ya da Spinoza‘nın Tanrı’sı gibi— Batı düşüncesinde gördüğümüz metafizik kavramlardan bir başkası olduğu sonucuna varılabilir. Ancak, güç istenci her şeyin kendisinden türediği homojen ve değişmeyen bir dünya-tözü değildir. Örneğin, yukarıdaki alıntının gösterdiği gibi, güç istenci mekândan mekâna farklılıklar gösterebilir; aynı anda bir ve çok olabilir, ama birbiriyle özdeş güç odaklarının çokluğu değildir; yani, her güç odağı diğerinden farklıdır; bu güç odakları, aralarındaki güç mücadelesi sırasında her zaman değişirler. Ama geleneksel metafiziklerin dünya tözleri değişmezler ve değişemezler, çünkü bu geleneğe göre, değişim mükemmel olmamanın ve eksikliğin bir göstergesidir. Bu farklar dışında, güç istencinin metafizik bir kavram olmamasının bir nedeni daha vardır; Nietzsche’nin amacı geleneksel Batı Metafiziğini yıkmaktı. Nietzsche, aslında, bu geleneğin üstüne kurulu olduğu “Varlık” gibi bir şeyin olmadığını göstermek istiyordu. Gerçekliğin “Varlık” olarak kurulmasına karşı olarak, Nietzsche oluş olarak gerçekliği öne sürdü.

Nedir o halde, güç istenci? Aslında, Nietzsche’nin eserlerinde, onun açık bir tanımı yoktur, ama onun ne olduğunu anlamamız için bir yol açacak pasajlar vardır. Mekanistik dünya görüşünü eleştirdiği bu pasajlardan birinde, Nietzsche şöyle yazar:

 “Sayesinde fizikçilerimizin Tanrı ve dünyayı yarattıkları muzaffer ‘kuvvet’ kavramının hâlâ tamamlanması gerekmektedir; ona, benim ‘güç istenci’ olarak tasarladığım, içsel bir istenç yüklenmelidir.” – Nietzsche

Güç istenci kuvvet için özsel, ya da ondan ayrılamaz, bir şeydir. O kuvvete atfedilecek bir nitelik değildir. O kuvveti, dışsal bir şey olarak değil, onun bir “içsel niteliği” olarak tamamlar. Bu içsel nitelik, güç istenci, dünyanın mekanistik açıklamalarında bulunmadığı için, fizikçiler gerçekliği tamamen mekanistik kuvvet kavramına başvurarak açıklayamazlar; onu yalnızca betimleyebilirler. Güç istenci olmadan, fizikçiler tarafından kullanılan kavramlar ve ilkeler hiçbir açıklayıcı güce sahip değildirler. Nietzsche şunu söyler:

“Salt mekanistik anlamda, ‘çekme’ ve ‘itme’ bütünüyle kurgudur: Bir sözcük. Yönelimden (intention) ayrı bir çekimi düşünemeyiz.” “Zihnimizde canlandıramadığımız bir kuvvet,” der Nietzsche, “boş bir sözcüktür ve bilimde hiçbir vatandaşlık hakkının olmasına izin verilmemelidir; aynı şey, dünyanın bir imgesini oluşturmamızı olanaklı hale getirmeyi amaçlayan, çekme ve itme adı verilen salt mekanistik kuvvetler için de geçerlidir; yeter artık!” ve sorar “tüm olayların formüllerle ifade edilebilirliği —bu gerçekten ‘kavramak’ Güç istenci işin içine katılmadan kavramanın gerçekleşme olanağı yoktur. Bu içsel nitelik her yerde ve her olayda etkili olduğu için, dünya, ve aynı zamanda organik yaşam, güç istencinin tezahürü olarak anlaşılmalıdır.” – Nietzsche

İnsan tüm hareketi, tüm “görünüşler”i, tüm “yasalar”I yalnızca içsel bir olayın belirtileri olarak anlamak ve insanı bu amaca uygun bir analoji olarak kullanmak, zorundadır. Hayvanın durumunda, onun tüm dürtülerini güç istencine dayandırmak olanaklıdır; aynı şekilde, organik yaşamın tüm işlevlerini de bu tek kaynağa.

Böylece, dünya içsel bir istençleri olan böylesi kuvvetler ya da kuvvet miktarlarından (quanta of forces) oluşmuştur. Bu güçler, kendi güçlerini artırmaya yönelik bu özsel dürtüden kaynaklanan bir gerilim yoluyla birbirleriyle ilişkilidirler. Ayrıca, bir kuvvet miktarının özü bu ilişkidir; “onların özleri diğer miktarlarla olan ilişkilerinde yatar.” Bir kuvvet miktarını belirleyen bu ilişkidir; çünkü, “yalnızca ilişkiler bir özü oluşturur.” Güce yönelik mücadeleleri içinde, her bir kuvvet miktarı diğerlerini etkiler ve onlar tarafından da etkilenir.

Burada, kuvvet miktarlarını ayırt etme sorunu ile karşı karşıyayız. Diğer bir ifadeyle, eğer bu dünyada var olan kuvvetse, o zaman herhangi bir şeyi dünyanın geri kalanından nasıl ayırt edebiliriz? Ya da, başka bir şekilde söylersek, bu kuvvet miktarları, birbirleriyle etkileşen, ayrı varlıklar olarak nasıl ortaya çıkacaklardır? Onlar, hangi yolla, farklı nitelikleri olan ayrı varlıklar olarak görünebilirler? Bu noktada, Gilles Deleuze’ün Nietzshche ve Felsefe (Nietzsche and Philosophy) eserindeki güç istenci öğretisi tartışmasına başvurmak çok yardımcı olabilir.

Nietzsche’nin doğruluk ve bilgi hakkındaki görüşleri onun felsefesinin en fazla karanlıkta kalmış bölümüdür. Bunun bir nedeni, onun bu görüşlerinin yayımlanmış eserleri ve yayımlanmamış notlarında dağınık bir şekilde bulunmasıdır. Aynı zamanda, Nietzsche’ye göre doğruluk ve bilginin ne anlama geldiğini anlamak için onun güç istenci ve perspektivizm teorilerine de nüfuz etmek gerekir.

Birbirine çok sıkı bir şekilde bağlı olan bu kavram ve teorilerden oluşan yapı anlaşıldığında Nietzsche felsefesinin bütününe ilişkin pek çok yanlış anlaşılma ve çarpıtma daha açık bir şekilde gün yüzüne çıkar. Bu nedenle, bu kitap yalnızca felsefeciler için değil, Nietzsche’yi anlamak isteyen tüm okurlar için yararlı bir inceleme niteliğini taşımaktadır.

Nietzsche: Perspektivizm, Güç İstenci, Doğruluk, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Soner Soysal’ın Nietzsche: Perspektivizm, Güç İstenci, Doğruluk adlı eseri, günümüzde hakikat, güç ve yorum arasındaki ilişkileri sorgulayan bireyler için felsefi bir pusula işlevi görüyor. Özellikle dijital çağda bilgiye erişim, yorumlama ve iktidar ilişkileri yeniden şekillenirken, Nietzsche’nin bu üç kavram etrafında ördüğü düşünsel yapı daha da güncel hale geliyor.

Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  1. Hakikat ve Yorumun Krizi
    • Dijital çağda bilgi çoğaldıkça, hakikat kavramı daha da muğlaklaştı. Nietzsche’nin “doğruluk bir yorumdur” görüşü, bugün algoritmaların, medya manipülasyonlarının ve kişisel filtre balonlarının içinde daha da anlam kazanıyor.
  2. Güç İstenci ve Bilgi İktidarı
    • Nietzsche’ye göre bilgi, nötr bir araç değil; iktidarın bir biçimidir. Bu, günümüzde veri sahipliği, dijital mahremiyet ve algoritmik kontrol gibi konularla doğrudan örtüşüyor. Kitap, bu bağlantıyı felsefi derinlikle kuruyor.
  3. Perspektivizm ve Çoğul Gerçeklikler
    • Nietzsche’nin perspektivizmi, tekil ve evrensel bir hakikatin olmadığını, her bilginin bir bakış açısından üretildiğini savunur. Bu, günümüzün çoğulculuk, kimlik politikaları ve epistemik adalet tartışmalarıyla doğrudan ilişkilidir.
  4. Felsefi Disiplinin Yeniden İnşası
    • Kitap, Nietzsche’nin yayımlanmış ve yayımlanmamış metinlerini bir araya getirerek, onun felsefesinin dağınık görünen ama içsel olarak tutarlı yapısını ortaya koyar. Bu, hem akademik hem yaratıcı okurlar için bir yeniden yapılandırma imkânı sunar.

Soner Soysal

Soner Soysal, düşüncenin gürültüsünden çok, onun sessiz katmanlarında yürümeyi seçen bir filozof. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde aldığı yüksek lisans ve doktora dereceleri, onun yalnızca akademik birikimini değil, aynı zamanda düşünsel sadakatini de şekillendirdi. O, Nietzsche’yi bir ikon olarak değil, bir eşik olarak okudu—etiketlerin ötesinde, yorumun ve güç istencinin iç içe geçtiği bir varoluş biçimi olarak.

Soysal’ın Nietzsche: Perspektivizm, Güç İstenci, Doğruluk adlı tezi, yalnızca bir felsefi çözümleme değil, aynı zamanda bir düşünsel arkeolojidir. Nietzsche’nin yayımlanmış ve yayımlanmamış metinleri arasında dolaşırken, onun düşüncesinin içsel tutarlılığını, çelişkilerinden korkmadan, hatta onları bir yöntem olarak benimseyerek ortaya koydu. Bu yaklaşım, günümüzün yüzeysel yorumculuğuna karşı bir derinlik çağrısıdır.

Soysal, Nietzsche’nin “doğruluk” kavramını, güç istenci ve perspektivizmle birlikte ele alarak, hakikatin sabit değil, sürekli yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösterdi. Bu, yalnızca felsefi bir önerme değil, aynı zamanda bir etik duruştur: yorumun sorumluluğunu almak, anlamın kırılganlığına özen göstermek.

Bugün, dijital çağın bilgiyle kurduğu yüzeysel ilişki karşısında, Soysal’ın Nietzsche yorumu bir tür içsel dirençtir. Onun metni, kitapla kurulan nitelikli ilişkinin, düşünürle sürdürülen sessiz diyaloğun ve yorumun etik sorumluluğunun bir örneğidir.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin