“Yazgımızı idrak etme olasılığımız, bize ait olmayan ve kaynağı, insandan çok daha yüksek bir seviyeden gelen bir güce bağlıdır. Bu yüzden, bizim için her şey, gerçekten de bu büyük güçle bağlantı kurma olasılığına bağlıdır…”

— John. G. Bennett

Merhaba,

İnternette yayınlanan birçok programda “dünyamızın ruhsal bir etki alanı içinde bulunduğu” sözlerini duyuyoruz. Gurdjieff‘in de belirttiği gibi, bu etkinin Yukarı‘dan geldiğini söyleyen insanlara rastlıyoruz her yerde.

  • Bu güce karşı nasıl bir tepki gösterebiliriz ve onunla nasıl işbirliği içine girebiliriz, bu gücün araçları haline nasıl gelebiliriz?

“Yukarıdan” gelen yardıma ihtiyacımız olduğu ve ona güvenebileceğimiz gerçeği, yaşama psikokinetik perspektiften yaklaşmanın gerekli ve ayrılmaz bir parçasıdır. Daha yüksek dünyalarla iletişimimiz, en çok bizim birbirimizle nasıl olduğumuza bağlıdır…

George Ivanovich Gurdjieff (d. 1867 – ö. 29 Ekim 1949) filozof, mistik, ruhani öğretmen, besteci ve dans öğretmeni.  Gurdjieff, öğretisi sufilik öğretisiydi. Hint, Tibet, Mısır ve Babil öğretisini birleştirerek fakir, keşiş ve yogi yollarının üstünde olan dördüncü yolun mevcudiyetini ortaya koyarak, uyanma yolunu çağdaş bilgi ve anlayış düzeyine getirmiştir. Kitabın konuları “ezoterik bilimin” en önemli konularını içerir. İzlenmesi gereken yol bizlere işaret edilmektedir, bu kitapta…

J. G. Bennet, G. I. Gurdjieff’in “insanın uyumlu gelişimi için sistem”inin en önde gelen uygulamacılarındandır. Gurdjeff’in öğretisinden kendisi için “bir şeyler çıkartmak” için neredeyse elli yıl harcamıştır. 1970’lerin başında -hayatının son dört yılında ruhsal algılamanın yeni çağının gelişini görerek, Sherborne/Dördüncü Yol okulu olan Sürekli Eğitim Uluslararası Akademisi’ni kurmuştur. Akademi, “gerçek bir şey” arayan, dünyanın dört bir yanından gelen yüzlerce öğrenciyi cezbetmişti. On ay süren kurslarda Bennett, Gurdjeff ve diğer ruhsal öğretmenlerden öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmıştır. Kitapta bu süre zarfında yaptığı konuşmalar yer almaktadır.

Bennet bize “ruhun madde olmadan çalışamayacağını” anımsatıyor, ki bu da İsa’nın bir duasında “Krallığınız geliyor. Cennette olduğu gibi dünyada da bu krallığı kuracaksınız.” diyerek ifade ettiği şeyi söylemenin bir başka yoludur. Cennetin krallığı açıkçası, bu dünyadaki meseleler ile ilgili bir durumdur. Söze şöyle başlar; “Ne mutlu ruhunda fakir ve biçare olanlara, çünkü cennetin krallığı onlarındır.” Bu şu anlama gelmektedir: “Kendi hiçliğini görebilenler kutsanırlar”; boş olanlar, cennete girebilecek olanlar onlardır. ; boş olanlar, cennete girebilecek olanlar onlardır.

İnsanın hiç olduğunu görme noktasına gelebilmesi, çok büyük çaplı bir hazırlık çalışması gerektirir…

Buradan da anlıyoruz ki Tanrısal İradeyi bazılarımız çok daha önceden tanıyıp, yaşama geçirebilecekler. Bugün pek çok yerde, pek çok insan, bu sona doğru bir çağrının sesini işitiyor, fakat “pek çoğunun çağrıldığı ve pek azının seçildiği” de bir doğru olduğuna göre, sadece bu çağrının sesini izlemeyi değil, kendimizi bu görevi gerçekleştirecek etkili araçlar haline getirmeyi de sağlayacak bir seçim yapabilmek için atmamız gereken o adımı nasıl atabiliriz? Topluluk; Üzerinde teoriler kurulacak bir şey ve varoluşunu gerçekleştirmek üzere üzerinde çalışacak bir şey. Yoldaşlar neredeler? Rehber nerede?

Günümüzde hem çok büyük çaplı, hem de küçük çaplı tüm meselelerin temelindeki, özündeki çarpık olan, yolunda gitmeyen her şeyin, insanlar arası ya da uluslar arası ilişkilerden kaynaklandığı artık gittikçe daha açık bir hâle geliyor. Karşılıklı ilişkilerimizde bizleri güven, anlayış, sevgi ve tahammüle davet edep sesten hiç de yoksun olmamamıza rağmen her tarafta kuşku, nefret ve şiddet kol geziyor. Açıkçası, bu sesleri duyabilecek kulaklara ve sonra da aslında önce yaklaşımlarımızı ve değerlerimizi, yani önemli olduğunu hissettiğimiz şeyleri ve arkasında da yaşam biçimimizi değiştirmemizi sağlayacak gerçek çabaları öğrenmeye ihtiyacımız var. Zamanımızda, gezegenimizin her yerinde şu ya da bu görüşü temel taşı yaparak küçük topluluklar oluşturmaya yönelik pek çok çaba sarf edildiği kayda değer bir gelişmedir. Bir şablona gereksinim vardır ama sıradan yaşam düzeyinde bulunamaz bu şablon. Sonuç olarak bu çabaların çoğu başarısızlığa uğramaya mahkûmdur. Uygun şablonu bulabilmek için;

  1. Bizim bulunduğumuz seviyeden daha yüksek bir yerde bulunan birinden gelecek olan yardımı tanıma yeteneğine sahip özel bir tür zekâya ve
  2. Yaşamlarımızın, isterseniz toplumun diyelim, içimizde köklendirdiği pek çok fikir ve değerden, kendi adımıza vazgeçme istek ve azmine ihtiyacımız vardır.

Bu kitapta adı geçen Mutlak Saadet (Beatitudes) hakkında pek çok şey söylüyor Bennett. Bunlar, daha yüksek bir seviyeden çıkan ilke ve kanunları, bu dünyada günümüzden iki bin yıl önce, ciddî olarak yaşama geçirme konusunda çaba göstermeye kararlı birtakım insanlara yönelik pratik öğütlerdir. Bu öğütler, eğer uygulamaya konulurlarsa, insana yaraşan o biricik sona ve hedefe ulaşmamız için muhtaç olduğumuz yardımı bize sağlarlar ve şimdi ilk kez derlendikleri zamana göre çok daha uygulanabilir hâldedirler. Tıpkı o zamanlarda olduğu gibi, günümüzde de aynı hedeflere sahip toplulukların esas alındığı bir temelin şart olduğu son derece açıktır. Nedenlerden biri de şudur ki, Tanrı’yı sevmeye komşumuzu severek başlayabileceğimiz düşüncesinde, aynı hedefleri benimseyen, ulaşabileceğimiz komşulara sahip olmamız gerektiği gerçeği vardır! Ancak yine de, iki bin yıl geçti ve insanın durumu bugün Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı zamandan çok daha fazla istikrarsız olmakla kalmayıp, tüm gezegen de bu rizikodan payını alıyor. Bugün çok daha fazlası gerekiyor. İnsanlığın kendisi o gün olduğu yerden farklı bir noktadan işe başlıyor artık. Günümüzde insanlığın, kendisini genelde tehdit eden çok büyük tahribat dalgası ile karşı karşıya olduğu açıkça görülse de, başlama aşamasındaki yepyeni bir şeyin kanıtı olarak, birlikte çalışmayı ve birlikte yaşamayı öğrenme çabaları olduğunu gösteren birtakım işaretler de vardır. Yön her yerde açıktır: Küçük insan toplulukları birlikte çalışmanın, birlikte yaşamanın, daha az boşa harcanmış, daha ve normal övünmeyi yaşamlara sahip daha olmanın; yabancılaşma, ayrılık ve övünmeyi daha başka, daha anlamlı şeylere dönüştürmenin yollarını bulmak için gruplar oluşturuyorlar.

“Cennetin Krallığı” için hazırlanmanın bir yolunu keşfetmeyi arzulayan herhangi bir insan topluluğu, öncelikle burada, dünyamız üzerinde, her birimizin içinde bulunan o rehber şuuru şu an elimizin altında olmasa da, hâlâ gerçek potansiyelimiz olan o güdüyü yeniden arayıp bulmak zorunda kalacaktır. Gurdjieff 1949’da öldü, ama bildiği her şeyi kitabına koyduğunu kendisi söylemiştir.

Bennett’in bu kitabı, ister İsa’nın, ister Gurdjieff’in öğretilerinin olsun, bir öğretinin pratik olan yönünü gerçekten de vurgulama gereksiniminin altını çizmektedir. Kendisini dikey bir çizgi boyunca yükseltmek isteyen-sıradan yaşamlarının yatay bir çizgi boyunca ilerlemesine son vermek ve bir topluluğun gereksinimlerinin neler olduğunu söyleyen materyalist görüşlerinden kurtulmak için savaş veren- Yeni Çağ Toplulukları, hemen bir anda gelmese de, Bennett’in kitabında da tıpkı Gurdjieff’in kitabında buldukları yardımı bulacaklardır. Bu konuyu ısrarla ele alanlar için birlikte yaşayan ve çalışan varlıkların tezahür etmesi maksadıyla bir hayat plânı oluşmasına, gaye hazırlanmasına kadar varan hususlar üzerinde çalışmak ve araştırmak gerekir; sanılanın aksine kitaplarda değil, onları tetkik eden insanlarda araştırılması gerekir.

Ancak bütünüyle anlayabilmek için, birbirini dinlemeyi arzu eden pek çok insana gereksinim vardır. Bu şekilde dinlemek, pratik olarak etkin bir topluluğa kavuşmak üzere yapılan çalışmanın ilk koşullarından biridir. Daha yüksek bir seviyeden gelen yardıma ihtiyaç olduğu gerçeği bir kez kabul edildi mi, o yüksek seviyenin kanun ve ilkelerinin burada yaşama geçirilmesi bizler için bir hayal olmaktan çıkıp, çok daha yakın bir gerçek olabilecektir.

Benett şöyle der:

Bence, 1980’lere kadar tüm bu eğilimler genel bir hayal kırıklığı süreci yaşayacaklar. Bu yıllar paniğin hüküm sürdüğü ve hamle yaptığı zamanlar olacak. Yiyecek kaynaklarında anî bir kıtlık, kurumlara duyulan güvenin gözle görülür bir biçimde kaybı sonucunu getirecek ve sadece birkaç yıllık bir kötü hasat süreci bu sonucu yaşamamız için yeterli olacaktır. Ancak bu, bir devrim ve anî çöküş süreci yaşanacak anlamına gelmiyor. Hükûmetler ve kurumlara dünya üzerindeki düşünce ve duygu iklimlerinin değişimlerine uyum sağlamaya çalışacaklar. Ve sonra hiçbir şeyin eskisi gibi süremeyeceği çok açık bir biçimde ortaya çıkacak ve ihtiyaç duyulan şeyin, bugün pek az insanın kabul etmeyi başarabildiği bir yaklaşım değişikliği olduğu anlaşılacak; büyümeyi kendi içinde bir yarar olarak gören (iki ya da üç bin yıllık) bir eğilimden, küçülme ile ilgili bir ilgi yoğunlaşmasını bile kendi içinde bir yarar olarak algılayan, değişik bir yaşam tavrına doğru olacak bir değişimdir bu.

Bu ders sağduyuyla öğrenilemez, çünkü insanlar sağduyuyla zihinlerini kaparlar. Bu ders sadece acı deneyimlerle öğrenilebilir. Bu acı deneyim 80’li yılların başından gelecek yüzyılın başlarına kadar yaşanacak. O zamana kadar da ya ayakta kalmayı başaracağız ya da çökeceğiz.

Bu periyot, binlerce yıldır var olan “Görev” için en büyük fırsattır. Binlerce yıldır “görev yapmayı” başarabilen insanlara böylesine ihtiyaç olduğu için değil. Bunun nedeni bir sistemden diğerine geçişin ancak bir “üçüncü güç” vasıtasıyla mümkün olmasıdır. Bu geçiş, pasif çoğunluk veya aktif azınlık sayesinde veya yönetenlerin ya da güç sahiplerinin eliyle sağlanamaz.

Görevin rolünden bahsedecek olursak, bunun her zaman rastlanan türden bir perspektif olmadığını anlamak zorundayız. Herkes, şu ya da bu biçimde, büyük bir geçiş anı yaşamakta olduğumuzun farkında ama insanlar tarafından yapılan tahminler büyük çoğunlukla, hatta tamamıyla insanîdir. İnsanlar, insanlığın hâline ve neye ulaşabileceğine bakarlar. İnsan doğasındaki aksaklıkları genellikle göz ardı ederler ve insanın rasyonel olmasa da, âdil davranacağına, zekasının getireceği başarıların yönlendirici bir rol oynayacağı bir dünya kurmak için zekasını ve yaratıcı güçlerini kullanacağına kesin gözüyle bakarlar.

  • Elimizdeki kanıtlar bize hızlandırılmış bir tekamül yasası olduğunu mu söylüyor?

Öyleyse bir insanın yaşam süresi içinde ve yerkürenin tarihinde daha önce olmamış değişimler oluyor şimdi. Kanıtlar bize, insan yaşamında devirler olduğunu da söylüyor. Bunlar, baskın bir görüşün, insan yaşamına ilişkin bir yaklaşımı zorlayarak dünyaya egemen olduğu “devre”lerdir.

Son devrenin düşünce iklimi, her insan yaşamının bir kutsiyeti olduğu ve her insanın kendi varlığını gerçekleştirme hakkı olduğu görüşünü temel almıştır. Bu görüş kendi içinde işlemiş ve hep daha fazlasını arzu etme, duygularımızın doygunluğa ulaştığı bir noktaya gelmemizi sağlamıştır; bu öylesine bir kendini daha fazla gerçekleştirme arzusudur ki, başka insanların, hatta doğayı yok etme pahasına yaşanır.

Gurdjieff’e göre Tibet’te dünyayı kurtarabilecek bir grup insan vardı. Fakat liderleri, 1902’deki İngiliz işgali sırasında bir serseri kurşunla öldürüldü ve hemen arkasından grubun diğer üyeleri de öldüler. Bu grup, teknik icatların  neden olduğu tahripkâr güçleri nötralize etmek için gerek duyulan ruhsal enerjilerin üretiminin sırlarını biliyordu.

Gurdjieff, bu sırrın bir kısmını öğrenmiş ve bize de öğretmişti. Bu sır, “Bu yerküre üzerindeki insan yaşamının anlamı ve önemi nedir?” sorusunun cevabıdır.

1902deki felâket, çöküntüyü getirdi. Dünya Savaşları ve kırk milyon insanın ölümü, görünen sonuçlardır.

1950’de insan toplumlarının krizleri ve üçüncü dünya savaşı tehdidi ufuktaydı, fakat son trajediyi engelleyen tuhaf şeyler oldu.

Şimdi ise, Yeni Dünya’yı kurtarmayı düşünmeliyiz. Teknik icatlar yapıyoruz ve gittikçe artan oranlarda enerji açığa çıkıyor. Atomik fizyon enerjisini işler hâle getirmeyi başarabilirsek, gerçekten de son derece ürkütücü bir durum ortaya çıkacak. Tibet’te yüz yıl önce başlayan görevin bugün çok daha geniş bir alanda ve ölçekte yinelenmesi gerekecek.

Gurdjieff bir kez iki yüz şuurlu insanın savaşı durdurabileceğini söylemişti. 1990’a kadar bu sayıya ulaşılabilirse insanlığı tehdit eden felaketten kaçınılmış olur.

Shivapuri Baba şöyle diyor: “Bu uygarlık insanlığı başarısızlığa mahkûm etti: Bu uygarlık silinip gidecek. İnsanlığa ihtiyacı olan şeyi vermeyi başaramıyor çünkü.” Shivapuri Baba, insan ırkının üçte ikisinin telef olacağını da söylüyor, ama ben bunun gerçek anlamda mümkün olabileceğine inanmıyorum, ancak bu şöyle bir anlamda algılanabilir ki; insan ırkının çoğunluğu önemini yitirecek çünkü onlar çürümüş bir dünyaya ait olacaklar ve kaybolup gideceklerdir.

Kendimize sormak durumunda olduğumuz üç şey var.

  1. Öncelikle, kozmik bir amacı yerine getirmek için yaşıyor olduğumuz ve ancak bunu yapmakla kendi refahımızı sağlayabileceğimiz ilkesini kabul etmeye hazır mıyız?
  2. Hiçbir şeyi yalnız başımıza başaramayacağımızı ve birbirimize ihtiyacımız olduğunu kabul ediyor muyuz?
  3. Sadece hayatta kalabilme düzeyinde kendi doğruluğunu kanıtlayan bir grup şuurluluğuna değil, yaradılışın çok daha öte boyutlarda varlığını sürdürmesi düzeyinde de, kendi varlığını doğrulayan bir grup şuurluluğuna ihtiyacımız olduğunu kabul ediyor muyuz?

Eğer her şeyi böyle görüyorsak, önümüzdeki resmi, pratik ifadelerle tercüme etmenin nasıl mümkün olabileceğini de görürüz. Ama bunu kabul etmiyorsak, o zaman en iyisi olacağını sandığımız şeyleri yapabiliriz ancak ve bu ise bir sonuç vermeyebilir. Üzerimize aldığımız görev kozmik duruma uygun düşüyorsa, bu görevin işleyişine ait değişimler hiçbir şeyle karşılaştırılmayacak oranda büyük olacaklardır, çünkü o zaman bizler, dünyanın tekâmülünü yönlendiren güçlerle işbirliği içinde çalışıyor olacağız.

Yaşam, görünürde, var olan yerkürenin yüzeyinde barınmaktadır. Ama aynı zamanda, görünmez bir biçimde, İdrak Dünyasına doğru olan bir yolda da varlığını sürdürmektedir. İnsanın en korkunç yanılgılarından biri de, yaşamın diğer formlarını- ekonomik ya d en iyi ifadeyle duygusal bir değerden daha fazla bir şeylere sahip olmadıkları düşüncesiyle- göz ardı etmektedir. İnsan yaşamdan bağımsız bir varlık değildir. Tüm yaşam tek ve bütün bedendir, insanlığın bu beden içindeki işlevi, insanlığın bu bedenden içindeki işlevi, şuurluluğun ve yaratıcılığın ev sahipliğini yapmak ve Yüce İrade’nin bir aracı olmaktır. Yine de, insanın şu anki aşaması ne denli yüksek ve aslında ne denli eşsiz olursa olsun, kendi varoluşunun amacından uzaklaşmadan, içinden çıkıp geldiği bu yaşamı reddedemez.

Yaşamın tekamül süreci henüz tamamlanmadı. Yeni yaşam formları- yeni insan (Homo) türleri de dahil-ortaya çıkacaktır. Şu an elimizdeki koruma olanaklarıyla, hayatta kalmayı başarıp sürdürebilecek mutasyonlarla (değişime uğramış canlılarla) ilgili kanıtlara sahibiz. Mutasyona uğramış bu canlıların, şu anki aşamada gelişim süreçleri içerisinde çok ileri gitmeleri pek olası değildir ve bu yüzden de hilkat garibeleri ya da dehalar olarak görülmeleri beklenebilir. Yepyeni bir türden algılama güçlerine sahip olanların doğacakları ve çoğalacakları bir zaman gelecektir ve bunların çok daha değişik bir karşılıklı etkileşim kapasiteleri olacaktır. Zaman ölçüleri değişecek ve insan, kendi aktif yaşam süreci içinde değil, yüzyıllık, hatta milyon yıllık süreçler içinde düşünmeye başlayacaktır.

Ancak, yeni yaşam formalarının oluşumu, salt insanlar için söz konusu olmayacaktır; bu yeni formlar, insan yaşama saygı duymayı daha iyi öğrenene kadar ortaya çıkmayacaklardır. Ya da bunlar, daha iyi ve daha dengeli bir dünyanın önündeki yolun tıkanıklıklarını açmak için insan yaşamını tahrip eden ölü organizma formları olarak ortaya çıkabilirler. Bir bütün olarak, yaşamın geleceği insanın geleceğinden daha önemli olabilir ve görevleri, yaşamın, insan ırkı tarafından ahlaksızca paramparça edilmesini önlemek olan evrenin yaratıcısı birtakım güçler var olabilirler.

  • İnsanlığı, bir türlü büyümemesinin dünya üzerinde yarattığı tüm sefillik ve ıstıraptan dolayı beraat ettirecek miyiz?
  • Yoksa, insanın kendi kimyasının esiri olduğu ve kendisine zarar getireceğini bilse bile davranışlarını kontrol edemediği bahanesine tutunmaya devam mı edeceğiz?

Öyle görünüyor ki, bu tartışmalar sonunda insanın bir iradeye sahip olduğu ve bununla birlikte bir Yüce İrade’nin de var olduğu gerçeğinin inkarına kadar varacaktır. Bu iki karşı çıkış, Kant’ın da gördüğü gibi, birbirinden ayrı düşünülemez. İnsanın hem yerine getirebileceği, hem de yerine getirmesi şart olan birtakım yükümlülükler yoksa, Tanrı’ya inanmak için bir dayanağımız da kalmayacaktır. Bunun tek nedeni, insanlığın yazılı tarihte daha önce hiç rastlanmayan bir yoğunlukta dinsizleşmesi olgusunun, yükümlülük kavramını zedelemesidir. Ancak yine de yükümlülükler hep yerlerinde dururlar ve hiç kimse onlardan kaçamaz.

Benett, insanlığı üç grupta topluyor:

  1. Psikostatik Grup: potansiyelleri, içinde bulundukları zamanı aşmayan kişilerin grubudur. Bunlar insanlıkla birlikte tekâmül ederler. Gerekli insanlardır ve dünyadaki rolleri küçümsenemez. Dönüşüm peşinde değillerdir ve kaderlerine ters düşmeyecek rolü yerine getirmek onları tatmin ediyorsa, insanın tekâmül akıntısı içinde taşınıp gitmeleri güvenli ve kazasız olur.
  2. Psikokinetik Grup : dönüşüm sürecine girmiş olanlar ki, Gurdjieff‘in dilinde parktdolg hizmete uygun yaşamayı kabul edenler anlamını taşımaktadır. Bunlar dünyadaki tehlike ve risklere maruzdurlar. Amaçlarını ya da potansiyellerini bilemezler ve gayretlerinin başarıyla sonuçlanacağına dair bir teminatları yoktur. Koşullu olan yoluyla, koşulsuzu bulmak zorundadırlar, ‘yani hiparksis’in aralıkları ve fasılaları yoluyla. Hangi yolu izlerlerse izlesinler, acı çekmeden ve fedakârlık yapmadan yolun sonuna gelemezler, Psikokinetik insanların güç mevkilerini olmasa da, sorumluluk mevkilerini işgal etmeleri normaldir, çünkü psikostatik insanlara göre, çok daha bağımsız bir yargıya sahiptirler ve olayların etkilerinden daha fazla kurtulmuşlardır.
  3. Psikotelios Grup : azizlerin ya da dönüşüm yapmış insanların değişik kategorilerini içerir. Bu insanlar, hâlâ tümüyle koşullu olan dünyada yaşayanlar tarafından anlaşılamazlar. Davranışları olağanüstü ve anlaşılamazdır. Hepsi Koşulsuz İrade ile iradelerini birleştirmişlerdir ve dolayısıyla birbirleriyle de iradeleri ortaktır. İnsanlığın şuurlu yaşamını yenileyen yaratıcı enerjinin konsantrasyonu ve dağıtımı için, birbirleriyle temas kurmadan veya konuşmadan kanallar oluşturabilirler, bu yüzden onlara “Gizli Yöneticiler” deniyor. Kendileri için hiçbir şey yapmazlar, zira kişiliklerindeki egoizmden ve çevrelerinin etkilerinden kurtulmuşlardır, çünkü sadece iradelerinde değil, ruhlarında da belirleyici koşullardan kurtulmayı başarmışlardır. Bu kişiler, bu yolda oldukça, ideal toplumda kalacaklardır. Böyle bir toplum, insanın “Ashiata Shiemash’a göre, insanın varoluş organizasyonu”nda söylenenlere uygun bir toplumdur.

Bu üç sınıfın her biri, dengeyi korumak için, kendi aralarında dört alt gruba daha ayrılmalıdırlar. Psikostatik Grupta bağımlılar, üreticiler, zanaatçılar ve liderler vardır. Psikokinetik Grupta adaylar, uzmanlar, danışmanlar ve inisiyeler vardır. Psikotelios Grupta azizler, rehberler, peygamberler vardır.

Dördüncü Yol, hızlandırılmış dönüşüm ilkesi ile çalışan psikokinetik bir toplumdur. Bu görüş Gurdjieff tarafından tanıtılıp, Ouspensky ‘nin yazılarıyla ünlenmiştir. Uzun yıllar tasvip görmüş bir felsefe de, insanın dönüşüm sırlarının, büyük ölçüde sır olarak korunduklarını, fakat bir şeye ihtiyaç duyulduğunda, bir görevin yerine getirilmesi için bu sırların açığa çıkarıldıklarını söyler. Dördüncü Yol, daima bir görevle ilişkilidir; görevin yapılması için öne çıkar ve görev tamamlandıktan sonra geri çekilir.

Dördüncü Yol, tarihçesi sekiz ya da dokuz yüzyıl öncesine, günümüzden pek de farklı olmayan zamanlara kadar gider. Fikir şudur:

Dünyanın bir krizin içinden geçtiği, insanların alıştıkları yaşam biçiminin tehdit edildiği zamanlar ve şaşkınlığın yaşandığı dönemler vardır. İnsanlar böyle zamanlarda bir rehber ve güvence arayışı içinde olurlar, çünkü bu şekilde; tüm değişimler olup biterken, yararlı ve değerli bir yaşamı sürdürmeyi başarabilirler.

Zerdüşt öğretisinin ana unsurlarından biri yeryüzünü ve ziraatı korumak zorunda oluşumuz ve dinin özünü teşkil eden bir hizmet sorunluluğunun varlığıdır ve bu sorumluluk Zerdüşt dininin özüdür.

Buhara’da Abdülkadir Geylani adında bir öğretmen vardı. O dönemler oraya barış ve refah hakimdi. Semerkant ve Buhara öğrenmenin ve kültürün büyük merkezleri haine gelmişlerdi. Fakat aynı zamanda, insanların tanımayı reddettikleri kuzeyden gelen bir yıkım tehdidi de vardı ki, bu yıkım gerçekten de yetmiş ya da seksen yıl yaşandı. Abdülkadir Geylani bu konuda şöyle diyordu:

Bir ruhsal mükemmelleşme yolunu bulmak zorundayız. Kimisi bunu “akıl yoluyla” bulur, çevremizde büyük bir akıl kültürü var ve bu da çok iyi bir şeydir. Diğerleri “adama yolu”nu seçer ve özellikle de bir öğretmene bağlanırlar ve bu tür bir bağlılık ve sevgi de çok güzeldir. Bir de dünyadan “çekilme yolu”, büyük olasılıkla sofunun inzivası vardır ancak bu yalnızlık tehlikelidir. İnziva şöhretli olmanın bir yoludur, şöhretse felaket getiren bir şeydir ve bundan kaçınmak zorundayız. “Dördüncü Yol” u izlememiz gerekiyor.

Abdülkadir Geylani tüm bunlardan bahsettiği sıralarda, Cengiz Han Moğol ulusunu yarattı. Yüzbinlerce insan öldürüldü. Şehirler yerle bir edildi. Bu bölgeyi dünyanın en zengin yerlerinden bir yapan sulama sistemi tahrip edildi ve daha sonra asla yeniden kurulamadı.

Tüm bu yakıp yıkmaların ortasında yapılması gereken büyük hizmetler vardı; İnsanların yaşam biçimlerini yeniden inşa etmek, bozulan ziraat sistemini yenilemek ve şehirleri yeniden kurmak. Abdülkadir Geylani‘nin, bazıları Doğu’da “erdem üstatları” olarak da bilinen ve büyük azizler ve öğretmenler olarak ünlenen bir grup müridinin yardımıyla yapıldı.

  • İnsanlığın yeryüzündeki kaderine en doğru düşecek olan toplum nasıl bir toplum olmalıdır?

Bazı insanlar, merkezi otoritenin karşılıklı etkileşimin ve iletişimin koşulları tarafından kurulması gerektiğini idrak edemeyip, tüm umutlarını bir “Dünya Devleti” hedefine bağlarlar. İnsan organizasyonları ile ilgili çok sınırlı bilgimiz, hiçbir merkezi otoritenin sosyal uyumu devam ettiremeyeceğine bizi ikna edecek kadar yeterlidir.

Dünya artık başkalarının üzerinde güç kazanmayı başarabilenlerin, bu gücü doğru bir biçimde kullanma erdemine sahip olamadıklarını görmeye başlıyor. Bunu beceremiyorlar, çünkü bu erdeme gerçekten sahip olsalardı, bir beladan uzak durur gibi, güçten kaçarlardı ve -gerçekten erdemli olan insanların gördüğü gibi- gücün uygulanışının dönüşüm yolunu tıkayan koşullu bir süreç olduğunu görür ve anlarlardı.

Yeni bir dünya, eski dünyanın terk edilip, yumuşaklık ve incelik inşa edilecek olan yeni bir dünya ile ilgilidir…

  • Peki bu dünya nasıl gerçekleşecek?

Yeni Çağ Toplumunun İhtiyaçları, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Bennett’in çizdiği tablo, kendi zamanının çok ötesindedir. Bizlere günlük ve geleceğe dönük tüm güçlüklerimizden sıyrılıp yolumuzu bulmak için izlememiz gereken yolu gösteriyor. İnsanlık, birbirini sömürmek yerine, birlikte çalışmanın yollarını öğrenmek ve uygulamak zorundadır. Bu kitap yazıldığından beri, durumun önemi daha da arttı.

John Godolphin Bennett (8 Haziran 1897 – 13 Aralık 1974), İngiliz matematikçi, asker, teknoloji araştırmacısı ve yazardır. İyi Türkçe bilen Bennett, İstanbul İşgal Komutanlığında istihbaratçı olarak çalışmıştır. Başta İngiltere ve ABD olmak üzere Batı ülkelerinde ruhaniyet, maneviyat ve ruhani psikoloji gibi konularda ve P.D. Ouspensky ile özellikle Georgi Gürciyev’in öğretilerine dair yazdığı kitaplarıyla tanınmıştır.

Ouspensky’den sonra Gurdjieff’in Dördüncü Yol öğretilerinin en önemli temsilcisi şüphesiz John G. Bennett’tir. Bennett, Gurdjieff ile ilk tanıştığı işgal yıllarında İstanbul’da bir İngiliz istihbarat subayıydı, hatta Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişinde izin belgesini hazırlamıştı. Mükemmel Türkçe konuşması sayesinde Gurdjieff ile hep Türkçe konuşan tek Batılıydı. Gurdjieff, Yeni Bir Dünya Yaratmak hak ettiği ilgiyi görmemiş bir başyapıttır. Aslında Batılıların bu eseri göz ardı etme nedenleri tam da Türk okurları için onu ilgi odağı haline getirecek niteliktedir. Gurdjieff’in bilinmeyen yönlerini, Sufi tarikatlarla ilişkisini, Orta Asya gezilerini ve el aldığı kadim doğu öğretilerini anlatması bu kitabı Türk okurları için daha anlamlı hale getiriyor. Özgün öğretileri müzik besteleri, dans hareketleri, psikolojik çalışmalarıyla Gurdjieff, arkasında bıraktığı sayısız müridi için her zaman bir esin kaynağı olmuş ve yaşamlarını zenginleştirmiştir. Müritleri de zaman zaman büyük muammalarla dolu hayatı, insanı ve evrenin anlamını anlamaya bir adım daha ileri gitmişlerdir. Ancak Gurdjieff’in her zaman etrafında büyük bir gizem olduğu söylenir. Hep tarihin kadim geçmişine inen ezoterik öğretilerden, topluluklardan, üstatlardan bezenmiş silsilelerden söz ederdi. Doğuya yaptığı gezileri ve araştırmalarıyla bu bilinmeyen kaynakları sorgulayarak aydınlatacak tek yetkin kişi ise Bennett’tir. Bu pınarın kaynağına inme ve beraberinde ima ettiği büyük resmi açıklama cüretini bu kitapta görebiliriz.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin