“Dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek. Bu nedenle uyanık olalım: iki anlamda uyanık olalım, Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz. Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz…”

— Viktor E. Frankl

Merhaba

Ben, kendi hayatımızda karşılaşmadan, arada sırada ölüm ve ölme üzerine düşünmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Bir lütuf olabilir…

Ölümlü olduğumuzu fark edinceye kadar, yaşam bize sınırsız görünür ve öyle kalmasını isteriz. Bir tümörüm olduğunu öğrendiğimde, tanıdık görünen, aslında hakkında hiçbir şey bilmediğim bir dünyayı keşfetmeye başladım. İnsanın beynini kurcalayan şu ölüm meselesi vardı. Bir süre sonra yakın bir gelecekte ölecekmişim duygusuna kapılıyor olmalı insan. Kanserle Mücadele edenler şu soruyu soruyordu: “Hayatta kalabilecek miyim?“ Benim sorum ise: “Bütün bu acıların, çevremizdeki onca ölümün bir anlamı var mı?“

Viktor Frankl,“İnsanın Anlam Arayışı” adlı eserinde şöyle der:

“Umutsuz bir durumla karşılaştığımız, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile, yaşamda bir anlam bulabileceğimizi asla unutmayalım. Çünkü o zaman önemli olan şey, kişisel bir trajediyi bir zafere, kendi zor durumunu insan başarısına dönüştürmek ve sadece insana özgü eşsiz insan potansiyeli olabildiğince göğüslemektir. Artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz- örneğin olanaksız bir kanser gibi iyileşme şansı olmayan bir hastalığı düşünün o zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz.” — Viktor E. Frankl

Kanser teşhisi hayatın kısalığını gözler önüne sererek, gerçek tadını geri getirebilir. Hepimiz kanserle savaşma yetimize zarar veren söylencelerle yaşıyoruz. Örneğin birçoğumuz, kanserin öncelikle yaşam tarzımızla değil de, genetik oluşumumuzla bağlantılı olduğuna inanıyoruz. Oysa araştırmalara baktığımızda, bunun tersinin doğru olduğunu görebiliriz.

Kişinin kendi yaşam öyküsünü yaşamının kaçınılmaz olaylarındaki anlam arayışı açısından anlatmasıyla ne tür kişisel keşifler yapılabilir?

Hastalıkla yüz yüze gelmek, yakıcı bir içsel deneyimdir… On yıl öncesine dönüp sevinçlere, kederlere, keşiflere ve başarısızlıklara bakmadan Blog sayfalarını yazamazdım. Tüm bunları sizinle paylaşırken kendi yaşam öykünüzde şifa yollarını bulacağınızı ve o serüvenin güzelliklerle dolu olacağını düşünmek istiyorum. Yaşamın görünürdeki anlamsızlığından ötürü umutsuzluk cehennemini yaşamış bir yazar, çektikleri acıları, insanlık mihrabına bir kurban olarak sunabilirler. Kendilerini okura açmaları, aynı durumdan sıkıntı duyan okurun sorununu yenmesine yardımcı olabilir. Yazar en azından okurda bir dayanışma duygusu yaratılmasına katkıda bulunabilir. Bu durumda semptom terapi olur…

Sigmund Freud, Prenses Bonaparte’e yazdığı mektubunda şöyle demiştir: “Kişi, yaşamın anlamını veya değerini sorguladığı an, hastadır.” Ama ben, yaşamın anlamını merak eden bir insanın, ruh hastalığını dışa vurmaktan çok, insanlığını kanıtladığına inanıyorum. Yaşamda anlam arayışına yönelmek için nevrotik olması gerekmez, ama gerçekten de insan olması gerekir…

Varoluşçuluğun ve hümanizmin psikoterapi ve psikolojideki yerini belirlemek için gelin psikoterapi tarihine kısaca bir göz atalım. Hepimiz, psikoterapinin en büyük ismi olan Sigmund Freud’un teorileriyle yetiştik. O bize nevrotiğin maskesini düşürmeyi, davranışlarının altında yatan gizli, bilinçsiz güdülenimleri (motivasyonları) ortaya çıkarmayı öğretti. Ama bu maske düşürme işinin, psikanalistin artık sadece gerçeğe dayanan (otantik) olduğu için maskesi İndirilemeyecek bir şeyle karşılaştığı noktada durması gerektiğini hep söylerim. Ancak bazı “maske düşürücü psikologlar” —eskiden psikanalistler kendilerini böyle adlandırıyordu— otantik şeylerle karşılaştıkları noktada durmadıkları takdirde, yine bir şeylerin maskesini düşürürler. Bu onların kendi gizli güdülenimleridir, insanda samimi (gerçek) olan, gerçekten insanca olan şeyleri değerden düşürme, küçümseme ve aşağılamaya yönelik kendi bilinçsiz arzularıdır.

Bu arada öğrenme teorisine dayalı davranış terapisi, daha önce psikanalizin uzun bir süre tartışmasız olarak elinde tuttuğu birçok alanı ele geçirdi. Davranış terapistleri, Freudçu kökenci inançların birçoğunun inançtan başka bir şey olmadığına ilişkin kanıtlar sunabiliyordu. Her nevroz olayı çocukluk yıllarındaki travmatik olaylara veya id, ego ve süperego arasındaki çatışmalara bağlanamadığı gibi, psikanalizle değil, kısa süreli davranış terapisiyle sağlanan iyileşmelerden (kendiliğinden düzelmeler değilse) semptom ikamesi de gözlenmiyordu. Dolayısıyla davranışçılığın, nevrozu mitolojiden kurtardığı söylenebilir.

Yine de bir hoşnutsuzluk duygusu vardı. İster bilinçli, ister bilinç dışı düzeyinde olsun, her tür psikoterapinin altında yatan insan kavramı insan boyutunu, insan olguları boyutunu da kapsamadığı sürece, çağımızın anlamsızlık, kişiliksizleşme, insansızlaşma (dehümanizasyon) gibi rahatsızlıklarıyla başa çıkmak mümkün değildir.

Norveçli bir psikolog olan Bjarne Kvilhaung, logoterapinin öğrenme teorisini yeniden insancıllaştırdığını (rehumanization) söylüyor. Batı Almanya Mainz Üniversitesi’nde Psikiyatri Bölümü’nden Nikolaus Petrilowitsch, logoterapinin psikanalizi tekrar insancıllaştırdığını ve diğer bütün psikoterapi ekollerinden farklı olarak nevroz boyutunda kalmadığını söylüyor. Ne demek istiyor? Psikanaliz, nevrozu belli psikodinamiklerin sonucu olarak görür ve buna bağlı olarak sağlam bir aktarım ilişkisi gibi diğer psikodinamikleri devreye sokarak iyileştirmeye çalışır. Davranış terapisi ise nevrozu belli öğrenme veya şartlanma süreçlerine bağlar ve buna uygun olarak rahatsızlığı ortadan kaldırmak için yeniden öğrenmeyi veya yeniden şartlanmayı öngörür. Ne var ki Petrilowitsch’in de açıkça belirttiği gibi her iki durumda da terapi nevrozun bir düzleminde kalır. Ama logoterapi bu düzlemin ötesine geçerek insanı insan boyutuyla izler ve sadece bu boyutta bulunan kaynaklara —kendini aşma ve kendinden uzaklaşma gibi sadece İnsanda bulunan potansiyelleri besleyen kaynaklara— ulaşabilir.

Logoterapideki paradoksik niyet tekniği uygulandığı zaman kendinden uzaklaşma kapasitesi harekete geçirilir; kendini aşma ise teşhis ve tedavide aynı önemi taşır. Kendini aşmanın sağladığı aydınlanma ya da bu anlamda bunun özelliklerinden birisi olan anlam iradesi olmaksızın, anlam iradesinin engellenmesinden kaynaklanan bir noöjenik nevrozu kesinlikle teşhis edemeyiz; bu anlam iradesine (istemine) seslenemeyiz, ya da hastanın bilinç dışındaki bu iradeyi canlandıramayız. Bunun bazen temel görevimiz olabileceği, kesin ampirik temellerde kanıtlanmıştır: İstatistiksel araştırmalar anlam iradesinin açık bir “yaşamsal değeri” olduğunu göstermiştir.

Özetleyecek olursak, psikanalizin bize nevrotiğin maskesini düşürmeyi, davranışçılığın ise nevrozu mitolojiden arındırmayı öğrettiğini söyleyebiliriz. Şimdi ise Petrilowitsch ve Kvilhaung’un da belirttiği gibi logoterapi bize hem psikanalizi hem de davranışçılığı yeniden insancıllaştırmayı öğretiyor. Ama bu aşırı bir basitleştirme olur, çünkü burada sadece birbirini izleme değil, bir kaynaşma da söz konusudur. Bugün Batı Almanya’daki önde gelen Freudçulardan birisi olan Wolfgang Loch’un “psikanalitik diyaloğun özünde yeni bir yaşam anlamı yaratma çabası” olduğu yolundaki ifadesi türünden açıklamalarla karşılaşılabilmektedir. New York’taki Davranış Terapisi Merkezi direktörü Leonard Bachelis de merkezde devam eden terapilerin çoğunda başarı sağlandığını ama hastaların, yaşamı anlamsız buldukları için kendilerini öldürmek istediklerini söylemiştir.

Burada insan, anlam arayan bir yaratık olarak karşımıza çıkar: bu arayışın boşunalığı, çağımızın hastalıklarından bir çoğunu açıklar gibi gözükmektedir.

Bu durumda “duyulmayan anlam çığlığını” dinlemeyi bir a priori olarak reddeden psikoterapist bugünün kitle nevrozuyla nasıl başa çıkabilir?

Victor E. Frankl, Viyana’da 1977 yılında yazdığı notta söyle der:

“Elinizdeki de dahil olmak üzere kitaplarımda ve makalelerimde, ilk bakışta modası geçmiş gibi gözükeceğinden emin olduğum birçok şey vardır. Ama bazılarının güncel olduğundan da eminim. Anlamsızlık duygusunun, dünya çapında yaygın ve devam eden bir duygu olduğunu göz önüne almanız yeter. Eğer bu, yetmişli yılların kitle nevrozuysa, bütün alçakgönüllülüğümle, bu hastalığın artacağını ve yaygınlaşacağını ellili yıllarda tahmin ettiğimi, dahası bundan da önce otuzlu yıllarda bir terapi önerdiğimi söyleyebilirim.” — Viktor E. Frankl

Logoterapi : “Anlam Yoluyla İyileşme”

Logoretapi “terimi, “anlam yoluyla terapi” olarak çevrilebilir. Elbette “anlam yoluyla iyileşme” olarak da çevrilebilirdi, ancak bu, logoterapide bulunması gerekmeyen dinî bir anlam yüklerdi. Şöyle veya böyle, logoterapi anlam merkezli bir (psiko-) terapidir.

Anlam yoluyla terapi düşüncesi, terapi yoluyla anlam olarak tanımlanabilecek geleneksel psikoterapi düşüncesinin tam tersidir. Gerçekten de geleneksel psikoterapi anlam ve amaç sorununu açıkça ele alsa bile (yani anlam ve amacı, sahte değerlere, “savunma mekanizmalarına,” ya da “tepki oluşumlarına” indirgemek yerine görünen değeriyle ele alırsa), bunu, mutlu olmak, kendi benliğinizi ve potansiyellerinizi gerçekleştirmek, olmak istediğiniz şey olmak için Odipal çatışmanızı çözmeniz, iğdiş edilme korkularından kurtulmanız gerektiğini belirten bir tavsiye havasıyla yapar. Başka bir deyişle anlam kendi başına size gelecektir. Bu, “Önce Freud ve Skinner ülkesine git, bütün bunları orada bulacaksın,” gibi gelmiyor mu?

Ama böyle olmamıştır. Bir nevroz ortadan kaldırılsa bile yerini çoğunlukla bir boşluğa (vakuma) bıraktığı ortaya çıkmıştır. Hasta mükemmel bir uyum sağlamış, işleyişi düzelmiştir, ama anlam eksiktir. Hasta, bir insan olarak, yani sürekli anlam arayışı içindeki bir varlık olarak görülmemiş; ve insana özgü olan bu anlam arayışı görünen değeriyle ciddi olarak ele alınmamış, sadece altta yatan bilinçsiz psikodinamiklerin bir ussallaştırması olarak değerlendirilmiştir. Aradığı anlamı bulması halinde bir insanın, acı çekmeye, özveride bulunmaya, hatta gerekirse bu uğurda hayatını vermeye hazır olduğu görmezden gelinmiş, ya da unutulmuştur. Tersine eğer bir anlam yoksa kendi hayatına son vermeye eğilimli olur ve bütün ihtiyaçları giderilse bile buna hazır olur.

“Bütün bunların farkına varmamı sağlayan şey, eski öğrencilerimden birisinden aldığım aşağıdaki rapordu: Bir Amerikan üniversitesinde intihar girişiminde bulunan 60 öğrenci üzerinde anket yapılmış ve bu öğrencilerin yüzde 85’i, intihar girişimlerine gerekçe olarak “yaşamın anlamsız gözükmesini” göstermiştir. Ama daha da önemlisi, yaşamı anlamsız gören bu öğrencilerin yüzde 93’ünün “aktif bir sosyal yaşamları vardır, akademik performansları yüksektir ve aileleriyle ilişkileri iyidir.” Burada söz konusu olan şeyin, duyulmayan bir anlam çığlığı olduğunu ve elbette sadece bir üniversiteyle sınırlı olmadığını söylemek isterim. Amerika’da yüksek okul öğrencileri arasındaki intihar oranının, en sık rastlanan ölüm nedenlerinde trafik kazalarından sonra geldiğini bir düşünün! İntihar girişimleri ise bundan on beş kat daha fazla olabilir.” — Viktor E. Frankl

Bu, bolluk içinde yüzen toplumlarda ve zengin eyaletlerde olan bir şeydir. Uzun süredir, artık uyanmaya başladığımız bir rüya görüyorduk: Bu, insanların sosyo-ekonomik durumunu iyileştirmemiz halinde her şeyin yoluna gireceği, insanların mutlu olacağı rüyasıydı. Karşımıza çıkan gerçek ise şudur: Yaşama savaşı şiddetini kaybedince, ne için yaşam? sorusu gündeme gelmiştir.

Albert Camus (Sisyphos Miti) bir keresinde şöyle demişti:

“Gerçekten ciddi olan tek bir sorun vardır: Yaşam, yaşamaya değer mi değmez mi?” — Albert Camus

Anlam İstemi

İnsanın insanlığının gerçek bir dışa vurumu olmasının yanı sıra, Theodore A. Kotchen’in de bulgularla ortaya koyduğu gibi, ruh sağlığının da güvenilir bir ölçütüdür. Anlam İstemini ölçen ve en yüksek puanları güdülenimi (motivasyonu) yüksek, başarılı profesyonellerde elde eden James C. Crumbaugh, Sister Mary Raphael ve Raymond R. Shrader’in bulguları bu hipotezi desteklemiştir. Tersine, Elisabeth S. Lukas tarafından ampirik bulgularla da ortaya konduğu gibi, anlam ve amaç yokluğu, duygusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Albert Einstein‘dan bir alıntı yapmak gerekirse: “Yaşamını anlamsız gören kişi hem mutsuzdur, hem de yaşama uygun değildir.” Bu sadece bir başarı ve mutluluk değil, bir yaşama sorunudur. Çağdaş psikolojinin terimleriyle ifade edersek, anlam istemi bir “yaşama (yaşamı sürdürme) değerine” sahiptir. Auschwitz ve Dachau toplama kamplarında geçirdiğim üç yılda aldığım ders şudur:

“Diğer şeyleri eşit kabul edersek, kamplarda yaşama (ayakta kalma) şansı en yüksek olanlar, geleceğe (onları gelecekte bekleyen bir göreve, bir insana, gelecekte onlar tarafından gerçekleştirilecek bir anlama) yönelik olanlardı. O günden bu yana, toplama kampları konusunda kitap yazan diğer yazarlar ve Japon, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam esir kampları üzerine yapılan psikiyatrik incelemeler de aynı sonuca varmıştır. Kuzey Vietnam esir kamplarında yedi yıl kadar kalan ve benden ders alan üç Amerikalı subay da esirler arasında yaşama şansı en yüksek esirlerin, kendilerini bekleyen birisi veya bir şeyler olduğuna inananlar olduğunu gözlemiştir. Bunlardan çıkan ders, ayakta kalmanın, bir “ne için” veya “kimin için” yönelimine bağlı olduğudur. Tek kelimeyle, varoluş, ta 1949’larda kullandığım bir logoterapi terimini kullanacak olursam, “kendini aşkınlığa” bağlıdır. Bundan, insan olmanın her zaman için kendinden başka bir şeye, ya da bir insana —gerçekleştirilecek bir anlama, karşılaşılacak bir insana, hizmet edilecek bir davaya, ya da sevilecek bir insana— yönelmek olduğu yolundaki antik antropolojik gerçeğini anlıyorum. İnsan, sadece varoluşundaki bu kendini aşmayı gerçekleştirdiği zaman gerçekten insan, ya da gerçek benliği olmaktadır. Bunu, kendini, kendi benliğini güncelleştirmeyi düşünerek değil, kendini unutarak, kendini vererek, kendini görmeyerek ve dışarıya odaklaşarak gerçekleştirir. Benzetme olarak vermekten çok hoşlandığım gözü ele alın. Aynaya baktığı anların dışında göz kendinden bir şey görür mü? Kataraktlı bir göz, bulutlanma gibi bir şey görür, bu kendi kataraktıdır; glokomalı bir göz kendi glokomasını ışıkların çevresini saran bir gökkuşağı haresi görür. Sağlıklı bir göz ise kendinden hiçbir şey görmez, gibi özaşkındır (kendini aşmıştır).” — Viktor E. Frankl

Kendini gerçekleştirme denen şey, kendini aşmanın niyetlenmeyen bir sonucudur; bunu, niyetin hedefi kılmak yıkıcı, kendi amacını baltalayıcıdır. Kendini gerçekleştirme için geçerli olan, kimlik ve mutluluk için de geçerlidir. Mutluluğa engel olan şey, “mutluluk arayışı” nın kendisidir. Bunu ne kadar çok hedefimiz yaparsak, bu hedeften de o kadar çok şaşarız. Bu en açık haliyle cinsel mutlulukta, cinsel “haz arayışında” görülür. Bunun sonucu ise cinsel nevrozlardır. Bir erkek gücünü göstermeyi ne kadar çok arzularsa, başarısızlığa mahkûm olması o kadar kesinleşecektir. Bir kadın orgazm olabileceğini kendine kanıtlamayı ne kadar arzularsa, soğuk olma ihtimali o kadar artacaktır. Bu noktada okura, konunun uygun durum tarihçeleriyle ele alındığı logoterapinin klinik uygulamaları ve teknikleri konulu bölüme (“Paradoksik Niyet ve Düşünce Odağını Değiştirme” başlıklı bölüme) başvurmasını öneriyorum.

Carolyn Wood Sherif tarafından rapor edilen ünlü deneyde bir grup genç insanda saldırganlık yaratılır. Ama çocuklar çamura saplanan bir arabayı kurtarmak gibi ortak bir görevle bir araya gelince saldırganlıklarını “unuturlar.” Anlam istemlerinin ağır bastığını söyleyebiliriz! Ve barış araştırmalarının, muhtemel saldırganlar vb. konusundaki klişelerin tekrarından kurtularak, anlam istemine yönelmesi ve birey için geçerli olan şeyin aynı ölçüde insanlık için de geçerli olduğunu dikkate alması gerektiğine inanıyorum. İnsanlığın devamı da insanların, ortak bir anlam bölenine ulaşıp ulaşmayacağına bağlı değil midir? Bu, halkın ve halkların, ortak bir anlam bulmasına, ortak bir anlama yönelik ortak bir istemde (iradede) birleşmesine bağlı değil mi?

“Cevabı bilmiyorum. Doğru soruyu sorduğumu bilseydim, bu benim için yeterli olurdu. Yine de son çözümlemede, gezegenimiz tek kurtuluş ümidi, devletlerin bir araya gelip ortak bir işe yöneltebilmelerinde yatıyor gibi geliyor. Bu noktaya kadar, sadece ilerleme kaydettiğimiz söylenebilir. Ama insanın anlam arayışının, kuşağımız tanıklık ettiği dünya çağında bir olgu olduğu açıktır; dolayısıyla bu ortak anlam arayışı ortak bir hedef ve amaca neden yol açmasın?” — Viktor E. Frankl

İnsanda bir anlam istemi olduğunu gördük:

  • Peki yaşamda bir anlam var mı?
  • Bu anlam nasıl keşfedilir?

Anlamlar, benzersiz olmaları nedeniyle her an değişir. Ama hiçbir zaman eksik olmazlar. Yaşam hiçbir zaman anlamdan yoksun değildir. Kuşkusuz, bu sadece iş ve sevginin ötesinde bile bulunabilecek potansiyel bir anlam olduğunu kavrarsak anlaşılabilir. Bir şey yaratarak, bir iş yaparak, ya da bir şey yaşayarak veya birisiyle karşılaşarak anlam bulmaya alışkın olduğumuz açık. Ama umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı olduğumuz, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile yaşamda bir anlam bulabileceğimizi asla unutmamamız gerekir. Çünkü bu durumda önemli olan, bir trajediyi kişisel bir zafere, bir zor durumu insan başarısına dönüştürmek olarak tanımlanabilecek eşsiz insan potansiyeline tanıklık etmektir. Bir durumu artık değiştiremediğimiz zaman —kötü huylu bir kanser gibi iyileştirilemeyen bir hastalığı düşünün— kendimizi değiştirmek zorunda kalırız.

Bunu en güzel anlatan sözler, delikanlılık çağında Auschwitz toplama kampına düşen ve savaştan sonra bir makale yazan İsrailli bir heykeltıraşın sözleridir: “Bir genç olarak şöyle düşündüm: ‘insanların daha iyiye değişmeleri ümidiyle onlara gördüklerimi anlatacağım.’ Ama insanlar değişmedi, hatta bilmek bile istemedi. Ancak çok sonradan acının anlamını gerçekten anlayabildim. Bu, kendini daha iyiye doğru değiştirebildiği zaman bir anlama sahip olabilir.” Sonunda çektiği acıların anlamını kavramıştı: Kendini değiştirmişti.

Kendini değiştirmek birçok durumda kendi üstüne yükselmek, kendi ötesine gelişmek anlamına gelir. Leo Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü” adlı romanındaki kadar çarpıcı bir açıklamayı başka hiçbir yerde bulamazsınız. Ayrıca Elisabeth Kübler-Ross’un, bu bağlamda son derece anlamlı olan “Ölüm ve Ölmek Üzerine” başlıklı romanına dikkatlerinizi çekebilir miyim?

Size anlatmak istediğim şey, yaşamın koşulsuz anlamlılığının gizidir; yaşamda anlam bulmanın üçüncü olasılığı, yani acı ve ölümde bile anlam bulma olasılığı. Yaşam, kelimenin tam anlamıyla son ana kadar, kişinin son nefesine kadar anlamlı kalır.

Anlam potansiyellerinin sunduğum üç yanı, hiyerarşik olarak bulunur. Hem anlamlar, hem de bunların hiyerarşisi, Elisabeth S. Lukas tarafından ampirik olarak desteklenmiştir. Testlerden ve istatistiklerden elde edilen veriler faktörel analize tabi tutulunca, acıda bulunan anlamın, iş ve sevgide bulunan anlamdan farklı bir boyuta ait olduğu varsayımımı (ya da faktörel analitik terminolojiye bağlı kalacak olursak, köşegen ekseninde bulunduğunu) destekleyen bulgular elde edilmiştir.

İnsan genellikle Homo sapiens olarak görülür: Know how’ları olan, başarılı bir iş adamı veya başarılı bir playboy olmasını, yani para kazanma veya aşk yapma konusunda nasıl başarılı olacağını bilen zeki insan. Homo sapiens, başarıyla tanımlanan pozitif uçla, bunun negatif ucu, yani başarısızlık arasında mekik dokur.

Homo patiens adını verdiğim acı çeken, acı çekmesini acılarını bile bir insan başarısına dönüştürmesini bilen insanda bu farklıdır. Homo patiens, homo sapines’in başarı/ başarısızlık eksenine dik bir eksende hareket eder. O, gerçekleştirme (anlamı) ile umutsuzluk kutupları arasında uzanan bir eksende hareket eder. Gerçekleştirmeden anladığımız şey, anlamın gerçekleştirilmesi yoluyla kişinin kendini gerçekleştirmesi, umutsuzluktan anladığımız şey ise yaşamının görünürde anlamsızlığından ötürü duyulan umutsuzluktur.

Neden bir yandan başarıya rağmen umutsuzluğa yakalanan insanlar (zenginliklerine rağmen intihara kalkışan Idaho öğrencilerini hatırlayın), öte yandan da acıda bile anlam bulabildikleri için başarısızlığa rağmen bir doyum, hatta mutluluk duygusu besleyen insanlar olabildiğini anlayabilmek için, önce iki farklı boyut olduğunu kavramamız gerekir.

Belirlenimcilik ve Hümanizm Toptan Belirlemeciliğin Eleştirisi

SÜREKLİ karşımıza çıkan iki felsefi sorun, yani beden ve ruh sorunu ve özgür seçim sorunu ya da belirlemeciliğe karşı belirlenemezlik —determinizme karşı İndeterminizm- sorunu çözülemez. Ama en azından neden çözülemez olduklarını ortaya koyabiliriz.

Beden ve ruh sorunu şu soruya indirgenebilir: İnsanın tanımı olabilecek bir farklılıkta birlik düşünülebilir mi? Ve insanda farklılık olduğunu kim inkâr edebilir? “İki tutarsız şeyi, fizyolojiyle psikolojiyi birbirinden ayıran duvar aşılamaz. Psiko-fizik alanındaki bilimsel araştırmalar bile beden ruh sorununu çözme yönünde ilerlememizi sağlamamıştır,” diyor Konrad Lorenz. Gelecekteki araştırmaların bir çözüm getirebileceği ümidi konusunda, “bedensel hareketlerle ruhsal süreçler arasındaki ilişkiyi anlamanın doğrudan bir yolunu bulmayı beklemiyoruz, çünkü kesin, doğal bilimlerde bile gerçeklik ayrı düzlemlere bölünür,” diyen Werner Heisenberg de aynı ölçüde karamsar.

Aslında, bilimin çoğulculuğu olarak adlandırdığım bir çağda yaşıyoruz ve ayrı ayrı bilimler, gerçekliği öylesine farklı yollardan tanımlıyor ki, elde edilen tablolar birbiriyle çelişiyor. Ama çelişkilerin, gerçekliğin birliğiyle çelişmediğini savunuyorum. Bu insan gerçekliği için de geçerlidir. Bunu göstermek için, her bilimin sanki gerçekliğin bir kesitini aldığını hatırlayalım.

İnsan olmanın en temel özelliği, Max Scheler, Arnold Gehlen ve Adolf Portmann’ın da gösterdiği gibi, dünyaya açık olmasıdır. Ya da Martin Heidegger‘in dediği gibi, insan olmak “dünyada olmaktır,” Varoluşun kendini aşması olarak adlandırdığım şey, insan olmanın, ister gerçekleştirilecek bir amaç, ister karşılaşılacak insanlar olsun, kendini kendi dışındaki bir şeye veya birisine açma anlamına geldiğini gösterir. Ve bu kendini aşma özelliği yaşanmadığı sürece varoluş çöker.

Varoluşun kendini aşkınlık özelliğinin, insan olmanın açıklığının, bir kesitte bulunurken diğerinde bulunmaması anlaşılır bir şeydir. Kapalılık ve açıklık uyumlu bir hale gelmiştir. Aynı şeyin özgürlük ve belirlemecilik (determinizm) için de geçerli olduğunu sanıyorum. Ruhsal boyutta belirlemecilik, insan boyutu, insan olguları boyutu olan noöjenik boyutta özgürlük vardır. Beden-ruh sorunu konusunda, “farklılığa rağmen birlik” sonucuna varırız. Özgür seçim sorunu konusunda ise “belirlemeciliğe rağmen özgürlük” sonucuna varırız. Bu, Nicholai Hartmann tarafından dile getirilen bir deyişle paralellik gösterir: “Bağımlılığa rağmen özerklik.”

“Ne var ki bir insan olgusu olarak özgürlük, çok insancadır. İnsan özgürlüğü sonlu bir özgürlüktür. İnsan koşullardan özgür değildir. Ama bu koşullar konusunda tavır almakta özgürdür. Koşullar onu tam anlamıyla şartlandırmaz. Belli sınırlar içinde, koşullara boyun eğerek yenip düşüp düşmeyeceği, ona kalmış bir iştir. Bu koşulların üstüne de çıkabilir ve bunu yaparak insan boyutuna girebilir. Bir keresinde dediğim gibi: İki alanda, nöroloji ve psikiyatri dallarında bir profesör olarak, insanın biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullara ne ölçüde tabi olduğunun tam anlamıyla bilincindeyim. Ama iki dalda profesör olmanın yanı sıra ben, dört kamptan —yani toplama kamplarından— sağ kurtulmayı başaran birisiyim ve bu özelliğimle, insanın, düşünülebilecek en kötü koşulları bile alt etme konusunda gösterdiği becerinin tanığıyım. Sigmund Freud bir keresinde şöyle demişti: “Birbirinden çok farklı bir grup insanı, aynı şekilde açlığa terk edelim. Zorlayıcı açlık dürtüsünün artmasıyla birlikte, bütün bireysel farklılıklar bulanıklaşacak ve bunların yerine, zorlayıcı bir dürtünün tekbiçimli dışa vurumu ortaya çıkacaktır.” Ne var ki toplama kamplarında tam tersi doğruydu. İnsanlar daha çok farklılaşıyordu. Hayvanlar da, azizler de kendini gösteriyordu. Açlık aynıydı ama insanlar farklıydı. Aslında kalori önemli değildi.

İnsan, nihai anlamda karşısına çıkan koşullara tabi değildir; bu koşullar onun kararına tabidir. Mücadele mi edeceğine, boyun mu eğeceğine, koşullar tarafından belirlenmeye göz yumup yummayacağına isteyerek veya istemeyerek karar verir. Bu kararların kendilerinin de belirlendiği söylenerek elbette karşı çıkılabilir. Ama bunun bir regressus in infinitum’la (sonsuzda gerilemeyle) sonuçlanacağı da açıktır. Magda B. Arnold’un bir ifadesi bunu özdeyişleştirir ve tartışma için hazır bir sonuç sağlar: “Bütün seçimlerin nedeni vardır ama seçimlere neden olan seçenin kendisidir.”

Disiplinler arası araştırmalar, birden çok kesiti kapsar. Bu da tek yanlılığı önler. Özgür seçim açısından bu, bir yandan insan gerçekliğinin belirlemeci ve mekanik yanlarını, öte yandan da bunları aşma konusundaki insan özgürlüğünü inkâr etmemize engel olur. Bu özgürlük, belirlemecilik (determinizm) tarafından değil, toptan belirlemecilik (pandeterminizm) dediğim şey tarafından inkâr edilir. Başka bir deyişle sorun, belirlemeciliğe karşı belirlenmezcilik değil, toptan belirlemeciliğe karşı belirlemeciliktir. Freud’a gelince: O, toptan belirlemeciliği sadece teoride savunmuştur. Pratikte ise insanın değişme, gelişme özgürlüğüne gözlerini kapamaz; örneğin psikanalizin hedefini, “hastanın egosuna şu veya bu yolu seçme özgürlüğü kazandırmak olarak tanımlamıştır.

İnsan özgürlüğü, insanın kendinden uzaklaşma- ayrışma- yetisi anlamına gelir.

Hapishane müdürünün daveti üzerine bir konuşma yaptığım California San Quentin tutuklularına söylediğim şey de buydu. California Üniversitesi’nden bir editör olan Joseph B. Farby de bana eşlik etmiş ve daha sonra, California’daki en amansız suçlular olan bu tutukluların, konuşmama nasıl tepki verdiklerini anlatmıştı. Tutuklulardan biri şöyle diyor: “Psikologlar —Frankl’in tersine— sürekli çocukluğumuzu ve geçmişteki kötü olayları sorup duruyorlar. Hep geçmiş: Göğsümüzün üzerine bırakılmış bir değirmen taşı gibi.” Ve şöyle devam ediyor: “Çoğumuz psikologları duymak bile istemiyoruz. Buraya gelmemin tek nedeni, Frankl’in de bir zamanlar bir tutuklu olduğunu duymamdır.”

Carl Rogers, “özgürlüğü oluşturan şeyin ampirik bir tanımına” ulaşır. Öğrencisi W. L. Kell’in 151 ergen suçlu üzerinde yaptığı bir araştırmada, suç davranışlarının aile ortamı, eğitim veya toplumsal deneyimler, komşuluk veya kültürel etkiler, sağlık, soyaçekim vb. temelinde tahmin edilemediği ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar en iyi gösterge —tahmin— kendini anlama derecesidir; bu ölçekle sonraki davranışlar arasındaki korelasyon 84’tür. Bu bağlamda kendini anlama, kendinden ayrılma (uzaklaşma) anlamına gelir. Ama toptan belirlemecilik, kendinden uzaklaşma yetisini sakat bırakır.

Otellerin ön kapılarını düşünün Lobiden baktığınızda sadece “itiniz” işaretini görürsünüz. “Çekiniz” işareti sadece dışarıdan görülebilir. Oteller gibi insanların da kapıları vardır. İnsan, monad değildir ve insanın dünyaya açıklığını kavramadığı sürece psikoloji bir tür monadolojiye dönüşür. Kendini aşması varoluşun açıklığını yansıtır. Buna karşılık insan gerçekliğinin kendini aşma özelliği de, Fransız Brentano ve Edmund Husserl’in de söylediği gibi, insan olgularının “niyetli” (amaçlı) niteliğini yansıtır. İnsan olguları “niyetlenen (amaçlanan, iradi) nesneleri” hedefler bu nesnelerle ilgilidir. Sebepler ve anlamlar bu nesnelere karşılık gelir. Bunlar, ruhun aradığı logo’lardır (anlamlar). Eğer psikoloji adını hakketmek istiyorsa, bu adın her iki yarısını da, yani hem ruhu hem de logo’yu (anlamı) kabul etmek zorundadır.

Varoluşun kendini aşkınlığı inkâr edildiği takdirde varoluşun kendisi çarpıtılır. Maddeleştirilir. Varoluş, sadece bir şeye indirgenir. İnsan olmak ise kişiliksizleştirilir. Daha da önemlisi, özne bir nesneye dönüştürülür. Bunun nedeni, öznenin tipik özelliğinin nesnelere açık olması (nesnelerle ilişki kurması) gerçeğidir. Ve sebepler ve güdüler olarak iş gören değerler ve anlamlar terimleriyle amaçlı (istemli) nesnelerle ilişki kurmak, insanın tipik bir özelliğidir. Kendini aşma inkâr edildiği ve anlamlara ve değerlere açılan kapı kapatıldığı zaman, sebeplerin ve güdülerin yerini şartlanma süreçleri alır ve insanı şartlandırma, yönlendirme işi “gizli iknacılara” kalır. Kapıyı kullanılmaya (yönlendirilmeye) açan şey maddeleştirmedir. Bunun tersi de doğrudur. Eğer kişi insanları kullanmak istiyorsa, ilk önce onları maddeleştirmesi ve bu amaçla onlara toptan belirlemecilik düşüncelerini empoze etmesi gerekir. “Sadece özerk insandan vazgeçerek,” diyor B. F. Skinner, “insan davranışının gerçek nedenlerine —erişilmez olandan kullanılabilir (yönlendirilebilir) olana— dönebiliriz. ” Her şeyden önce, şartlanma süreçlerinin insan davranışının gerçek nedenleri olmadığını; ikincisi, insan davranışının insanlığının a priori temelde inkâr edilmemesi koşuluyla gerçek nedenin erişilebilir bir şey olduğunu; ve üçüncüsü, belli bir bireyin davranışlarının gerçek “nedeninin (cause) ” bir nedenden (cause) çok bir sebep (reason) olduğunu kavramadığımız sürece, insan davranışının İnsanlığının anlaşılamayacağına inanıyorum.

Nedenler sadece sebeplerle değil, koşullarla da karıştırılır. Ancak bir açıdan nedenler koşullardır. Nedenler, gerekli koşullar anlamındaki koşulların tersine, yeterli koşullardır. Bu arada bunlar, hem gerekli koşullardır, hem de olası koşullar dediğim şeydir. Bununla, serbest bırakan etkenleri ve tetikleyicileri kastediyorum. Örneğin psikosomatik denen hastalıkların nedeni psikolojik etkenler değildir; yani bunlar, nevrozlar gibi psikojenik (ruhsal kökenli) değildir. Psikosomatik rahatsızlıklar, daha çok ruhsal etkenler tarafından tetiklenen bedensel rahatsızlıklardır.

Yeterli bir koşul, bir olguyu yaratır; yani, olgu, sadece özünde değil, varoluşunda da böyle bir nedenle belirlenir. Tersine gerekli”koşul bir ön koşuldur. Örneğin tiroid bezinin yetersiz çalışmasından kaynaklanan zekâ geriliği olayları kaynaklanabilir. Böyle bir hastaya tiroid salgısı verildiğinde IQ derecesi yükselir. Bu da, bir keresinde incelemem gereken bir kitapta dendiği gibi ruhun tiroid maddesinden başka bir şey olmadığı anlamına mı gelir? Tıroid maddesinin, yazarın yeterli koşulla karıştırdığı gerekli bir koşuldan “öte bir şey olmadığını” söylemek isterim. Konuyu değiştirmek için, adrenokortikal bezlerin yetersiz çalışmasına bir göz atalım. Şahsen ben, adrenokortikal bezlerin yetersiz çalışmasından kaynaklanan kişiliksizleşme olayları olduğuna ilişkin laboratuar araştırmalarına dayalı iki makale yayınladım. Böyle bir hastaya desoxycorticosterone asetat verildiği zaman kendini yine bir kişi gibi hisseder. Benlik duygusu yerine gelir. Bu, benliğin, dezoksikortikosteron asetattan başka bir şey olmadığı anlamına mı gelir?

Burada, toptan belirlemeciliğin indirgemeciliğe dönüştüğü bir noktaya varırız. Gerçekten de indirgemeciliğin belli bir insan olgusunu insan altı bir olguya indirgemesini ve insan olgusunu bu insan altı olgudan çıkarsamasını mümkün kılan şey de nedenlerle koşulları birbirinden ayıramamasıdır. Ne var ki insan altı bir olgudan türetilen insan olgusu, salt bir epifenomenel dönüşür.

İndirgemecilik günümüzün nihilizmidir. Jean-Paul Sartre marka varoluşçuluğun, “Varlık ve Hiçlik”e dayandığı doğrudur; ama varoluşçuluktan alınması gereken ders, insan varlığının hecelenmiş bir hiçlik olduğu, yani bir şey olmadığıdır. İnsan varlığı, diğer şeylerin arasındaki bir şey değildir. Şeyler birbirini belirler. Ama insan kendini belirler. Daha doğrusu, ister onu iten itki ve içgüdüler, ister çeken sebepler veya anlamlar olsun, kendini belirlenmeye bırakıp bırakmayacağına karar verir.

“Dünün nihilizmi hiçliği öğretiyordu. Bugün ise indirgemecilik “… den başka bir şey değil,” diyor.”

Çemberin kapandığı bir noktaya ulaştık. Özgürlüğün kısıtlanması olarak belirlenimcilikten yola çıkıp, özgürleşmenin genleşmesi hümanizme ulaştık. Özgürlük, hikayenin ve gerçeğin yarısıdır. Özgür olmak, olgunun tamamının sadece negatif yanıdır, pozitif yanı ise sorumlu olmaktır. Sorumluluk terimleriyle yaşanmadığı sürece özgürlük salt keyfiyet içinde yozlaşabilir.

Yazarın Notu:

Mesleği tıp olan biri için bu bilinmez bir şey değildir; doktorun karşılaştığı hastalıklardan kaçının kökeni bilinmiyor (kanseri düşünmeniz yeterli). Ne olursa olsun psikoz, bedensel sistemin biyokimyasıyla ilgilidir. Ama hastanın psikozuyla ne yaptığı, tamamen insan kişiliğine bağlıdır. Onu etkileyen psikoz biyokimyasaldır ama buna nasıl tepki vereceği, nasıl tavır alacağı, kişisel bir yaratımdır, kendi acılarını şekillendirdiği bir insan eseridir. Bu, onun bu acıya anlam verme tarzıdır. Bir psikozun kendi içinde anlamlı olmamasına rağmen, hastanın bu konuda yaptıklarıyla (bundan aldığı iç gücü koruyarak ve sürdürerek) anlam kazanabilir.

“Hümanist Psikoloji”ne kadar hümanist?

Psikiyatiriyi ilahileştirmekten vazgeçip insanlaştırmaya başlamamız gerekmektedir.

Son zamanlarda çağdaş edebiyata psikiyatrik bir bakış açısından bakmak, özellikle de edebiyatı bilinç dışı psikodinamiklerinin bir ürünü olarak değerlendirmek moda olmuştur. Sonuç olarak derinlik psikolojisi denen şey, edebiyat üretiminin altında yatan gizli güdülenimler su yüzüne çıkarmayı kendine iş edinmiştir.

Maske indiren psikologların, gerçek, samimi olanla karşılaştıkları anda maske indirme işine son vermeleri gerektiğine İnanıyorum. O noktada durmadığı takdirde, maskesini indirdiği şey, kendi bilinç dışı güdülenimidir, yani insandaki gizli yüceliği küçümseme eğilimidir.

Çağdaş edebiyatın ifşa edilmesi konusuna dönecek olursak, edebi üretimin kökleri ister normal ister anormal, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, yazmak çoğu kez bir kendini dile getirme eylemi olarak değerlendirilir. Ancak ben, yazmanın konuşmaktan sonra geldiğine, konuşmanın ise düşünmekten sonra geldiğine inanıyorum; düşünülen ve kastedilen —amaçlanan— bir şey olmaksızın düşünce olmaz. Aynı şey, iletmeleri gereken bir anlamla ilgili olmaları ölçüsünde yazma ve konuşma için de geçerlidir. Böyle bir mesajı olmadığı sürece dil gerçekten dil değildir. “Medium’un mesaj olduğu” doğru değildir; ben, medium’u gerçek bir medium yapan şeyin sadece mesaj olduğuna inanıyorum.

Dil, salt kendini anlatmaktan öte bir şeydir. Dil her zaman için kendi ötesindeki bir şeyi gösterir. Başka bir deyişle, tıpkı genelde insan varlığı gibi, dil de her zaman için kendini aşkındır. İnsan olmak, kendi dışında bir şeye veya bir insana gerçekleştirilecek bir anlama, ya da karşılaşılacak bir insana yönelmektir. Kendini görmeyen sağlıklı bir göz gibi, insan da kendini unutup görmediği, kendini verdiği zaman en yüksek işleyiş düzeyine ulaşır. Kendini unutmak duyarlılığı artırır, kendini vermek yaratıcılığı artırır.

YAŞAMIN geçiciliği karşısında geleceğin henüz varolmadığını; geçmişin ise artık varolmadığını; gerçekten varolan tek şeyin ise bugün olduğunu söyleyebiliriz. Ya da geleceğin bir hiç olduğunu; geçmişin de hiç olduğunu; insanın hiçlikten geldiğim; varlığa “büründüğünü” ve hiçlik tehdidi altında olduğunu söyleyebiliriz. O halde insan varoluşunun temel geçiciliği açısından yaşamda anlam nasıl bulabiliriz?

Varoluşçu felsefe bulabileceğini iddia ediyor. Bu felsefenin “trajik kahramanlık” dediği şey, geçiciliğine rağmen yaşama evet deme olasılığıdır. Varoluşçuluk, ne kadar geçici olursa olsun, bugünü vurgular.

Dünya büyük varoluşçu felsefeci Karl Jasper’in söylediği gibi çözmek zorunda olduğumuz bir şifreyle yazılan bir kitap değildir: Hayır, dünya yazmak zorunda olduğumuz bir defterdir.

Duyulmayan Anlam Çığlığı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.  İnsan, her imkâna sahip olsa bile anlamı yakalayamadığında doyuma ulaşamamaktadır. Frankl’a göre  her vaka için geçerli olmasa da ‘insanın anlam arayışı’ ortaya çıktığı durumda, geleneksel psikoterapi yetersizdir ve insana yaşam anlamını katmadan onu iyileştiremeyebiliriz. İyi koşullara rağmen mutsuz olanların yanında, kitapta yer alan mektupta olduğu gibi, tüm zorluklara rağmen mutlu olanlar da vardır. Bir hükümlü, hapishanede gelişebildiğini ve daha mutlu olduğunu vurgulamaktadır. Bir yanda başarılı, sosyal, aile ilişkileri iyi gençlerin intiharı söz konusuyken öte yanda hapishanede, öncesinden daha mutlu bir insandan söz etmekteyiz. Frankl’ın değinmek istediği durum; insana hayatı için anlam kazandırmadığımız sürece onun için yaptığımız terapi eksik kalmaktadır. Her durum için geçerli olmasa da kişinin nevrozu ortadan kalkmışsa ve ‘boşluk’ durumunu dolduramadıysa o kişiyi iyileştirmiş olmuyoruz. 

Logoterapinin, koçlar için güçlü bir araç olabileceğine inanıyorum. Ne yazık ki çok az koç logoterapinin tekniklerinden haberdar.

Victor Frankl

26 Mart 1905, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu. Yahudi bir ailede büyüdü; babası Sosyal İşler Bakanlığı’nda stenograf olarak çalışıyordu. Genç yaşta psikolojiye ilgi duydu; özellikle Sigmund Freud ve Alfred Adler’in yazılarıyla tanıştı. Viyana Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldı ve nöroloji ile psikiyatri alanında uzmanlaştı.

Logoterapinin Doğuşu:

Frankl, insanın temel güdüsünün “haz” (Freud) ya da “güç” (Adler) değil, anlam arayışı olduğunu savundu. Bu düşünce, onun kurduğu logoterapiye (Üçüncü Viyana Psikoterapi Okulu) temel oldu. Logoterapi, bireyin yaşamındaki anlamı bulmasına yardımcı olmayı amaçlayan varoluşçu bir psikoterapi yaklaşımıdır.

II. Dünya Savaşı ve Toplama Kampları:

  • 1942’de ailesiyle birlikte Theresienstadt’a, ardından Auschwitz ve Dachau dahil dört farklı toplama kampına gönderildi.
  • Kamplarda yaşadığı acılar, onun teorisini derinleştirdi: En zor koşullarda bile insan, yaşamına anlam katabilir.
  • Bu deneyimlerini 1946’da yayımladığı …trotzdem Ja zum Leben sagen (İnsanın Anlam Arayışı) adlı eserinde anlattı.

Akademik ve Mesleki Başarılar:

Savaştan sonra Viyana’ya döndü, profesör olarak dersler verdi. 30’dan fazla kitap yazdı; eserleri 40’tan fazla dile çevrildi. Psikoloji, felsefe ve teolojiyi birleştiren yaklaşımıyla dünya çapında tanındı.

Evrensel Etki:

  • Frankl’ın düşünceleri, yalnızca psikoloji değil; felsefe, etik, din ve eğitim alanlarında da yankı buldu.
  • “Anlam istenci” kavramı, modern psikoterapide ve kişisel gelişimde hâlâ temel bir referans noktasıdır.
  • Onun öğretileri, travma sonrası iyileşme, varoluşsal krizler ve ruhsal dayanıklılık konularında günümüzde de uygulanmaktadır.

Son Yıllar ve Miras:

2 Eylül 1997’de Viyana’da 92 yaşında vefat etti. Mezarı Zentralfriedhof’ta bulunuyor. Bugün Frankl, insanın en zor koşullarda bile yaşamı onaylama gücünü hatırlatan bir figür olarak anılıyor.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin