“Anlam sadece belli bir durumla ilgili değil, söz konusu belli bir duruma dahil olan kişiyle de ilgilidir. Diğer bir deyişle, anlam sadece günden güne ve saatten saate değil, insandan insana da değişkenlik gösterir…”

— Viktor E. Frankl

Merhaba

Viktor Frankl’ın hayatı, bireysel trajedilerin nasıl evrensel bir öğretiye dönüşebileceğinin en güçlü örneklerinden biridir. Onun biyografisi, yalnızca bir bilim insanının değil, aynı zamanda insanlığın en zor sınavlarından geçmiş bir bilgenin hikâyesidir.

Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” adlı eserinden şöyle seslenir:

“Çağımızın içinde bulunduğu acınası durumun bir dışavurumu olarak gördüğümü söylemekten ibarettir: eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir…“— Viktor Frankl

En zor zamanlarımda Viktor Frankl’ı tanıdım. “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında kendi çığlıklarımı duydum. Auschwitz’in karanlığında bile yaşamın anlamını bulmayı başaran bu yüce insan, bana da yol gösterdi. Frankl’ın logoterapisi, bana şunu öğretti: Anlam, acının içinde bile bulunabilir.

Frankl’ın Psikoterapi ve Din eserinde vurguladığı gibi, bir yaratıcının varlığına inanmak bir karar meselesidir; bilinç seviyesinin bir tercihi. Psikoterapi, ruhsal sorunların çözümünde bu noktayı göz ardı edemez. Bugün de, artan kitle nevrozu karşısında teoloji ile psikoterapi arasındaki çatışmayı görmezden gelmek mümkün değildir.

Viktor E. Frankl, temel eserlerinden biri olan Psikoterapi ve Din’de, dini Süperego’nun bir kurmacası olarak değerlendiren Freud’dan ve dindarlığı tamamen içgüdüsel motiflerle açıklamaya çalışan Jung’dan farklı olarak, tinin bilinçdışı karakterini reddetmeyip dinsel inancın bilinçdışıyla bağlantılı fakat tamamen bilinçdışıyla açıklanamayacak bir olgu olduğunu öne sürer. Bir yaratıcının varlığına inanmak bir karardır, yani daha çok bilinç seviyesiyle ilgilidir. Psikoterapi, ruhsal sorunların tanımlanmasında ve çözümlenmesinde bu önemli noktayı göz önünde bulundurmalıdır.

“Giderek artan kitle nevrozu karşısında yirmi beş yıl öncesinde olduğu gibi bugün de, dürüst ve psikoterapiyi ciddiye alan hiç kimse teoloji ile olan çatışmasını göz ardı edemez.”

Varoluş Analizinin Yapısı

20. yüzyıı başında görülen ideolojik olgunun, indirgemecilik ürünü psikanaliz. İnsan ruhunun tümü atomistik olarak görülür,, parçaların birleşimiyle ortaya çıkar. Bu parçalar, çeşitli dürtüler ve dürtü parçacıkları veya dürtü unsurlarıdır. Bu şekilde ruhsal olan yalnız atomize edilmemekte, aynı zamanda tümüyle atomik olarak ele alınmaktadır. Ruhsal olanın analizi böylelikle onun anatomisine dönüşmektedir.

Bu yolla ruhun, kişinin bütünlüğü bozulmaktadır: psikanaliz insanı neredeyse “kişiliksizleştirir”, ama tabii bunu birbiriyle ruhsal bütünlüğün içinde sıklıkla çatışan mercileri, İd’i veya çağrışım “komplekslerini” (yani bağımsız, keyfi hareket eden sözde kişisel birimleri) oluşturmadan, kişiselleştirmeden, hatta neredeyse şeytanlaştırmadan yapamaz?

Psikanaliz tutarlı-bütüncül kişiyi bu şekilde parçaladıktan sonra bu parçaları tekrar birleştirmek göreviyle karşı karşıya gelir. En belirgin olarak bunu Ego’nun “Ego-dürtüleri”nden oluştuğunu kabul eden psikanaliz teorisinde bulabiliriz. Burada dürtüleri bastıran, dürtüleri sansürleyen şeyin kendisi de bir içgüdüsellik olarak kabul edilir. Yani bu, tuğlalardan bina yapmış bir inşaat ustasının kendisi de bir tuğladır anlamına gelir. Bu karşılaştırmadan psikanalitik düşünce yapısının ne kadar cismani, maddeci (maddi değil) olduğunu görüyoruz. Bu da onun atomizminin nedenlerinden sonuncusudur.

Ama biz psikanalizin yalnız atomistik olduğunu değil, aynı zamanda enerjetik olduğunu da söylüyorduk. Gerçekten de sürekli dürtü enerjetiği ve duygu durum dinamiği gibi kavramlarla çalışır. Psikanalize göre dürtüler ve dürtü bileşenleri bir güç paralelogramı şeklinde etki eder. Ama güçlerin objesi nedir? Cevap, Ego’dur. Yani psikanaliz açısından bakıldığında, Ego dürtülerin oyuncağı olmuştu! Freud’un daha önce dediği gibi Ego artık kendi evi değildir.

Burada ruhsal olanın sadece genetik olarak içgüdüselliğe indirgendiğini değil, aynı zamanda içgüdüsel açıdan nedensel olarak tanımlandığını görüyoruz ki bunların eğer ikisi de totaliter anlamda gerçekleşmektedir. Kişinin varoluşu psikanalizde baştan itibaren dürtüsel varoluş, sürüklenme olarak anlaşılmıştır. Sonuç olarak kişinin Ego’sunun işgüdülerle yeniden inşasının gerekli olmasının nedeni budur.

Bu şekilde parçacıklara ayrıştıran, enerjetik ve mekanik bir anlayış ile psikanaliz insanda bir ruhsal cihazın otomatikliğini görür.

İşte bu noktada varoluş analizi devreye girer ve psikanalist anlayışın karşısında bir başka anlam çıkarır:

“Varoluş analizi bir ruhsal cihazın otomatikliği yerine tinsel varoluşun otomatikliğini getirir. Böylelikle başladığımız yere, Schnitzler’in erdem çizelgesine geri dönmüş oluyoruz. Çünkü psikanalizle nesnellik erdemini, bireysel psikolojiyle de cesaret erdemini eşleştirebildiğimiz sürece, varoluş analizinin “sorumluluk” erdemiyle el ele gideceğini söyleyebiliriz. Varoluş analizi, insanın varoluşunu sorumluluk olarak ve kendisini de “sorumluğun analizi” olarak kabul eder; çünkü biz varoluş analizi kavramını geliştirdiğimiz sırada, daha doğrusu böyle bir kavramın gerekliliğine işaret ettiğimiz sırada, insanın varoluşunun merkezine koyduğumuz bu sorumluluk kavramı için elimizde olan en uygun kavram, çağdaş felsefenin insanın bu müthiş var olma haline uygun olarak kullandığı kelimeydi: varoluş.” 

Varoluş analizinin insanın varlığının belirleyici özelliği olarak sorumluluk kavramına nasıl vardığını anlamak’ isterse tersten giderek varlığın anlamı sorusundan başlamamız gerekir: Hayatın görev karakterini ve onunla eşzamanlı olarak da varlığın yanıt karakterini göstermeye çalışıyorduk. Hayatın anlamını sormak zorunda olan insan değil, diyorduk, aksine, insana bu sorunun sorulduğunu; insanın hayatının ona yönelttiği sorulara cevap vermek zorunda kaldığını söylüyorduk. Yalnız buradaki her cevap “eylem” dir: “hayat soruları” yalnız davranışlarla samimi olarak cevaplandırılabilir; bu cevaplar bizim varlığımızın sorumluluğundadır. Ve varlığımız yalnız sorumlu bir varlık ise “bizim”dir.

Varlık sorumluluğumuz yalnız “eylemdeki” sorumluluğumuz değil, aynı zamanda “şimdi ve buradaki”, söz konusu kişinin ve olayın somutlaşmasındaki sorumluluğumuzdur. Bizim için varlık sorumluluğu her zaman “kişiye” ve duruma bağlı bir sorumluluktur.

Varoluş analizi eğer psikoterapik bir metot olmak istiyorsa özellikle nevrotik varlık durumuna yönelir, “çöküş”, yani nevroz durumuna bakar. Nihai hedefi, insanı (özellikle nevrotik insanı) taşıdığı sorumluluğa yöneltmek veya varlığın sorumluluğunu bilincine taşımaktır.

Burada bir durmamız gerekir. Bu noktada görülüyor ki varoluş analizinde de bir şeyler bilince taşınmalıdır. Öyleyse varoluş analizinin çabaları psikanalize benzer bir yere mi varıyor? Tam da öyle değil; çünkü psikanalizde içgüdüsel bir şey bilince taşınıyor, varoluş analizinde ise bambaşka bir şey, içgüdüsel değil tinsel bir şey bilince taşınıyor. Sorumlu olmak, sorumluluk taşımak insanın sadece içgüdüsel değil, tinsel varoluşunun temeli olduğuna göre; varoluş analizinde insanın varoluş sadece sürüklenmek değil, sorumlu olmaktır, —tinsel!— varoluştur. 

Varoluş analizinde bilincime taşınan içgüdüsel olan, İd olan değil, Egomdur: Burada söz konusu olan Ego’nun bilincine İd’in çıkması değil, daha çok Ego’nun kendi bilincine varması, kendi kendinin farkına varmasıdır. 

Tinsel Bilinçdışı

Burada bilinç ve bilinçdışı arasındaki sınırın çok geçişken olduğunu da görüyoruz: Bir taraftan diğer tarafa pek çok geçiş var. Yapmamız gereken şey, psikanalizden beri bastırma olarak tarif edilen gerçekliğe tutunmaktır: Bastırma eyleminde bilinçli olan bilinçdışına itilmektedir; aynı şekilde bastırma kaldırılırken de bilinçdışı olan tekrar bilince çıkarılır. Daha önce “bilinçdışının rehabilitasyonu” olgusuyla karşı karşıya iken, şimdi de yeni bir olguyla, bilincin göreceleşmesi ile karşı karşıyayız: bilinç bundan böyle artık başlıca ölçüt olarak kabul edilemez.

Bilinç ve bilinçdışı arasındaki sınır bize şimdi ‘geçişken” olarak görünürken, tinsel ve dürtüsel olan arasındaki sınır artık yeteri kadar keskin çizilemiyormuş gibi durur. Bu durum en özlü şekilde M. Boss “dürtü ve tin ölçülemez olgulardır” cümlesinde bulabiliriz. Ama bildiğimiz gibi, insan olma aslında tinsel oluştur. Bu durumda bilinç ve bilinçdışı arasındaki ayrımda artık ne görece ne de insan varoluşu açısından bir ölçütümüz vardır; bu ayrım bize hiçbir ölçüt sunmaz, çünkü esas olanın ölçütüne sahip değildir. Esas olanın ölçütünü insanda herhangi bir şeyin tinsel mi yoksa dürtüsel mi olduğu kararında bulabiliriz ki, bunun da bilinçli mi yoksa bilinçdışı mı olduğu burada hiç önemli değildir. Çünkü esas insan olma hali, psikanalitik anlayışın zıttı olarak, sürüklenme değildir; daha ziyade, Jaspers’e kulak verecek olursak, “karar verici olan”dır; veya Heidegger’de ve Binswanger’de de olduğu gibi “varoluş”tur; bizim varoluş analizindeki anlamıyla sorumlu olmaktır, yani varoluşsal bir var olmadır.

Yani insan bilinçdışı olduğu halde pekâlâ “esas” da olabilir; ama yalnız sürüklenmediği, sorumlu olduğu anda “esas”tır. Esas insan olma sürüklenme olmadığı yerde başlar ve sorumluluğun bittiği yerde biter. Esas insan olma insanın İd tarafından yönlendirilmediği, Ego’nun karar verdiği yerde vardır.

Diyebiliriz ki, psikanaliz, bunu şimdi daha iyi anlıyoruz, insanın varoluşunu “İd”leştirmiş, “benlik”ten çıkarmıştır.

Önceleri tinsel olan, yani insana ait olan ile dürtüsel olan arasındaki sınır yeteri kadar keskin çekilemez deniyordu. Gerçekten de burada insan doğasının yapısını temelde farklı iki alana ayıran ontolojik bir boşluk görmekteyiz: bir tarafta varoluş, diğer tarafta olguya ait her şey. Ama bildiğimiz gibi, varoluş, doğası gereği tinsel bir şey iken, olgu hem psikolojik hem de fizyolojik öğelere sahiptir; hem ruhsal hem de bedensel “olgu”lara sahiptir, Varoluş ve olgu arasındaki sınır, o ontolojik boşluk, ancak olağanüstü bir keskinlikle çizilebilirken, psikofiziksel olan, fiziksel olandan pek de kolay ayrıştırılamaz. 

Psikoterapi aslen, bizim gözümüzde özgür bir sorumluluk anlamına gelen tinsel varoluşu her daim yeniden çağırmak ve onu psikofizik olgu tarafından sözde yazgısal koşulsallığının karşısına çıkarmaktır. Bu olgu karşısında özgürlük bilincini, yani esasen insan olmayı belirleyen, özgürlük ve sorumluluğu uyandırmalı, canlı tutmalıyız…

Hâlâ tüm ontolojik sınırlamalarımıza rağmen insan oluşun sadece “karar veren olma” olmadığını, aynı zamanda “ayrılmış olan olma” olduğunu dikkate almadık: insan oluş bireysel oluş dışında bir şey değildir. Bu haliyle de her zaman yoğunlaşmış, merkeze, kendi merkezine yoğunlaşmıştır. Peki bu merkezde ne vardır? Bu merkezi dolduran nedir? Max Scheler’in kişi tanımını hatırlayalım:

Kişiyi tinsel bir eylemin taşıyıcısı ve “merkezi” kabul eder. Eğer kişi tinsel eylemin yaratıcısı ise, aynı zamanda psikofiziğin kümelendiği tinsel merkezdir. Bu şekilde merkezileşen insan varoluşu için, daha önceki tinsel var olma ve psikofizik gerçeklik yerine, tinsel kişi ve “onun” psikofiziğinden bahsedebiliriz. Ama “onun“ derken kişinin bir psikofiziğe “sahip olduğunu” ve aynı anda tinsel “olduğunu” göz ardı edemeyiz. Gerçekten de ciddi olarak “benim kişim” diyemem, bir kişim “yok”, ama ben bir kişiyim. Aslında “benim Egom” da diyemem; çünkü ben benim ama bir “ben”im yok. Ancak “benim” psikofizik gerçekliğim anlamında bir İd’e “sahip” olabilirim.

İnsan varoluşu, (tinsel, varoluşsal merkez olarak) bir kişi etrafındaki bireysel merkezileşme ile ve sadece bu şekilde entegre olur. Sadece tinsel kişi insan doğasının birliğini ve bütünlüğünü oluşturur. Bedensel-ruhsal-tinsel bütünlüğü oluşturur. Ancak bu üçlü bütünlüğün bütün bir insanı oluşturduğunu ne kadar çok vurgulasak azdır. Çünkü genellikle yapıldığı gibi, bir insanın “bedensel-ruhsal bütünlüğü”nden bahsetmek yeterli değildir. Beden ve ruh bir bütünlük oluşturabilir ve bu “gerçek” psikofizik olacaktır, ama hiçbir zaman bu bütünlük insanın bütünlüğünü oluşturmaz. Tinsel olan da tüm insana aittir ve en esas olan olarak aittir. Sadece beden ve ruhtan söz ettiğimiz sürece kendiliğinden bütünsellikten söz ediyor olmayız.

Dikey katmanlar (“bilinçdışı, bilinçöncesi bilinç”) yerine eş merkezli katmanları koyarak insan doğasının ontolojik yapısı hakkında, kademeli bir yapı yerine katmanlı bir yapıya öncelik verirseler bir şey daha yapabiliriz: Katmanlı resmi bir üç boyutlu genel yapının planı olarak kabul edip, katmanlı yapı resmini kademeli yapıyla birleştirebiliriz. Şimdi sadece, psişik veya fiziksel olanların çevresel katmanlar halinde etrafında toplandığı tinsel varoluşsal merkez olan kişisel çekirdeğin uzantısını düşünmemiz gerekir. Artık kişisel çekirdek yerine etrafındaki psikofiziksel katmanlarla birlikte bilinç, bilinçöncesi, bilinçdışının içinden geçen kişisel eksenden bahsetmemiz gerekir. Bu kavram sayesinde artık gerçek uygun, kullanışlı bir resim elde edebiliriz. Hem kişisel eksen hem psikofizik katmalar içindeki her bir ifade, ister tinsel, ruhsal veya bedensel olsun, hem bilinçli, hem bilinçöncesi hem de bilinçdışı kademede ortaya çıkabilir.

Analitik tedavi yöntemleri bağlamında söz ettiğimiz “derinlik psikolojisi” terimini yeniden gözden geçirmemiz gerekir: Derinlik psikolojisi şimdiye kadar insani dürtüleri sadece bilinçdışı derinliklerinde takip etti ama insanın tinselliğine, kişinin bilinçdışı derinlerine pek bakmadı, diğer bir deyişle derinlik psikolojisi bilinçli Ego’nun değil az çok bilinçdışı İd’in psikolojisi olarak kaldı. Araştırmasının öğesi böylelikle, psikofizik olgu anlamında, sadece derin insan olmuştu; tinsel varoluşun merkezi olan esas kişiyi ise göz ardı etmişti. Ama artık biliyoruz ki, özellikle tinsel olarak var olan kişi, sadece Id değil, Ego da bilinçdışı bir derinliğe sahiptir.

Kişi tinsel eylem sırasında o denli açılır ki (çiçeğin açması gibi) gerçek varoluşu hiçbir şekilde yansıtılamaz; bir yansıtmada zaten görünmez olur. Tinsel varoluş, yani asıl Ego, kendinde Ego, yansıtılamaz, sadece icra edilebilir, yalnız icrasında, icra gerçekliğinde “vardır”. Dolayısıyla esas varoluş yansıtılmamıştır, çünkü yansıtılmamış varoluştur ve bu nedenle de analiz edilemez.

Varoluş kendi içinde analiz edilemez, indirgenemez bir özfenomendir. Eski Hint deyişlerinde söylendiği gibi, “bir şeyi gören, görülemez; bir şeyi duyan duyulamaz; düşünen, düşünülemez.”

Ama tin sadece kökeninde değil, “son noktasında” da bilinçdışıdır; sadece derinde değil, en yukarılarda da bilinçdışıdır. Bilinç ve bilinçdışı hakkında karar verecek olan en üst merciin kendisi de bilinçdışıdır. 

Vicdanın Varoluş Analizi

Vicdan dediğimiz şey bilinçdışı bir derinliğe iner, kökeni bilinçdışı bir sebepte yatar. İnsan varlığının büyük, gerçek- varoluşsal anlamda gerçek, kararlı çoğu kez düşünülmeksizin alınmıştır, yani bilinçdışıdır; kökeninde vicdan bilinçdışına iner.

Bu anlamda vicdan aynı zamanda irrasyonel olarak adlandırılabilir; usdışı, veya daha iyi ifade etmek gerekirse mantık öncesidir. Nasıl ki bilim öncesi ve ontolojik olarak onun da öncesinde mantık öncesi bir varoluş anlayışı varsa, bir ahlak öncesi değerler sistemi vardır ki, her türlü görünür ahlakın öncesindedir; yani vicdandır.

Vicdanın etkisinin neden zorunlu olarak irrasyonel olduğunu soracak olursak, bilincin olanı gördüğünü düşünmemiz gerekir. Bilinç, olanı kavrar ama vicdan olanı değil, henüz olmayanı, önce-olması-gerekeni kavrar. Olması-gereken gerçek değildir, gerçekleşmesi gerekendir; gerçek değil, mümkün olandır (mümkün olan daha üstün anlamda zorunlu olandır). Vicdanın kavradığı, eriştiği şey daha gerçekleşecek bir şey olduğuna göre, akla şu soru geliyor: Tinsel olarak kavranmadan önce nasıl gerçekleşebilir? Bu kavrayış, bu tinsel ön kabul sezgi denilen şeyle olur. Tinsel ön kabul bakma eylemiyle gerçekleşir.

Dolayısıyla vicdanın sezgisel bir işlevi vardır, Gerçekleşecek olanı önceden görmek için vicdan bir ön kabul yapmak zorundadır; bu anlamda da vicdan, ahlak, gerçekten de irrasyoneldir ve sadece sonradan rasyonalize edilebilir. Benzer durumları biliyoruz; Eros da irrasyonel, sezgisel değil midir? Aşk da sezgiseldir; o da daha henüz var olmayana bakar: vicdan gibi “var olması gereken” değil, var olmayan, aşk ile olacak olan, var olması mümkün olan. Aşk, sevilen Sen’de mümkün olan değerler arar ve bulur. O da tinsel bakışında bir ön kabulde bulunur; bu, somut bir insanın, yani sevilen insanın içinde hangi gerçekleşmemiş olasılıklar barındırabildiğinin ön kabulüdür.

Vidacının irrasyonel ve o nedenle de tümüyle rasyonalize edilemeyen sezgisi sanatçı için esindir ve kökeni bilinçdışı tinselliktir. Sanatçı buradan ilham alır, esin kaynağı bilinç açısından hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamayan bir karanlıktır. Hatta aşırı bilinç, “biliçdışından” çıkan üretim ile zaman zaman çatışabilmektedir; zoraki içgözlem, bilinçdışı derinlerde gerçekleşmesi gerekenleri bilinçli olarak “yapmak” istediği, sanatçının önüne bir engel olarak çıkabilir. Her türlü gereksiz yansıma burada ancak zarar verir.

Yeniden hatırlatmak gerekirse: (Tinsel) Ego kendi zemini yerine bilinçdışı bir alan girdiğinde, duruma göre vicdan, sevgi (aşk) veya sanattır. Ama aksi durumda, psikofizik İd, bilince girdiğinde hastalık hikayesine göre, (nevrozda olduğu gibi) psikogenez veya (psikozda olduğu gibi) fizyogenez durumuna göre, nevroz veya psikozdan söz edilebilir.

Vicdanın Aşkınlığı

“Kendi iradenin efendisi ve vicdanın kölesi ol.” Bu etik talepten yola çıkarak vicdanın aşkınlığı dediğimiz şeyi aydınlatacağız.

“Kendi iradenin efendisi…” İnsan olduğum sürece, insanlığı doğru anladığım sürece, kendi irademin efendisiyim. İnsanlığı özgür olmak ve tüm varoluşumu sonsuz sorumluluk olarak anladığım sürece. Bunun ötesinde, “vicdanımın kölesi” olacaksam veya olabileceksem, bu vicdan kendimden daha fazla bir şey olmalı; insandan daha yüce bir şey, “vicdanın sesi”ni duyan, insanlık ötesi bir şey olmalı. Bir başka deyişle, vicdanımın kölesi olmam, ancak kendi algımda, vicdanı benim insan olmamı aşan bir fenomen olarak görürsem ve dolayısıyla kendimi, varoluşumu bu aşkınlık üzerinden tarif edersem mümkündür.

Bu durumda vicdan fenomenini sadece psikolojik bir olgu olarak değil, gerçek aşkınlığında anlamalıyız. Vicdanımla yaptığım konuşma gerçek bir diyalog olursa, yani kendi kendime konuşmaktan öteye geçer, vicdanım Ben’i aşarsa, başkasının sesi olursa “vicdanımın kölesi” olabilirim.

Dil, vicdanın sesi olduğunda yanılabilir mi? Vicdanın “sesi olmaz”, çünkü kendisi “sestir’, aşkınlığın sesi. Bu sesi insan duyar, ama bu ses insanın sesi değildir. Tam tersine vicdanın aşkın yapısı sayesinde insanı ve özellikle onun kişiliğini daha derinden anlarız. “Kişi” nitelemesi böylelikle yeni bir anlam kazanır; çünkü kişi vicdanı üzerinden kişi dışı bir merci canlanır diyebiliriz.

Bunun hangi merci olacağını buradan, vicdanın öz kaynağından yani aşkın kökeninden anlayamayız; ama bu kişi dışı merciin yine de kişisel bir varlık olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu ontolojik sonuçtan da insanoğlunun suretine varmamız gerekir.

Psikolojik olgu olarak vicdan, yapısı gereği aşkınlığa işaret eder; yalnız aşkınlık üzerinden, kendisi aşkın varlık olarak anlaşılabilir.

Vicdan aşkınlığın sesidir ve o nedenle de kendisi aşkındır. Dini inancı olmayan kişi de bu nedenle vicdanın aşkınlığını görmezden gelen kişidir. Çünkü dini inancı olmayan insanın da bir vicdanı “var” dur ve sorumluluk taşır; ama neye karşı sorumlu olduğunu ve vicdanın nereden geldiğini sorgulamaz. Buna şaşmamamız gerekir, çünkü: Vicdanından kendisine ulaşan sesin aşkın karakterini nasıl anlayabilir? Vicdanın ona hitap eden sesinin sadece kendi içinden çıktığını düşünmesine nasıl şaşırabiliriz?

Dini inancı olmayan insan, vicdanını psikolojik olgu olarak kavrayan insandır; bu olgu karşısında duraksar, çünkü vicdanın hesap vermesi gereken son nokta olarak görür. Ama vicdan hesap vereceğimiz son nokta değil, sondan önceki bir noktadır. Dini inancı olmayan insan anlam arayışı yolunda vicdanın ötesine geçmezse, vicdanın ötesini sorgulamazsa, erken bir noktada durmuş olur. Zirveden önceki noktada durmuş diyebiliriz. Ama neden ilerlememektedir? Bastığı “sağlam zemin”den ayrılmak istemediği için; çünkü esas zirve görüş alanı dışındadır’ bir sis perdesinin arkasında kalmaktadır ve sisin içine girmeyerek bilinmeze dalmaya cesaret edememektedir. Bu cesareti yalnız dindar insan gösterir. Bir insanın durduğu, diğerinin ise yolun son bölümünü kat etmek üzere yoluna devam ettiği noktada her ikisinin de birbirlerine kin duymadan vedalaşmaları neden mümkün olmasın?

Tam da dindar bir insan birlikte yaşadığı insanın bu negatif kararına saygı duymak zorundadır; bu kararı hem ilkesel bir olasılık, hem de hakiki bir gerçeklik olarak kabul etmelidir. Çünkü tam da dindar insan bilmelidir ki, bu özgür karar Tanrı tarafından istenilen, Tanrı’nın yarattığı bir karardır; insan onu yaratan tarafından özgür yaratılmıştır, özgürlük hayır demeye varan bir özgürlüktür ve yaratana karşı olabilen, Tanrı’yı da inkâr edebilen bir özgürlüktür.

Ama genelde insan sadece Tanrı’nın adını inkâr etmekle kalır; kibrinden “tanrısal” olandan veya “tanrılık”tan söz eder ve hatta ona bir özel isim vermek, her ne pahasına olursa olsun, onu müphem, anlaşılmaz panteist tabirler arkasına gizlemek ister. Çünkü nasıl ki bir kez varlığını kabul ettiğimiz bir şeyi tanımamız cesaret gerektirirse, onu insanlığın binlerce yıldır kullandığı kelime ile, en basit haliyle Tanrı olarak isimlendirmek de belli bir alçak gönüllülük gerektirir.

Yeri gelmişken aktarmam gereken önemli bir konu ise şöyle. Geçen gün blog bildirimi aldım. Kitap paylamışını beğenen sayfayı ziyaret ettim. Her sayfayı ziyaret ettiğim gibi, o sayfanın da paylaşımlarını tek tek gözden geçirdim. Jung’un eseriyle arasında nasıl bir bağ oluştu görmek istedim. Popüler kültürün çok rağbet gösterdiği bir konu hakkında paylaşım yaptığını gördüm. Umarım yukarıdaki açıklamalar yerini bulmuştur. Çünkü; benim için bilgi insanı ikna etmek için değildir… Her bilginin bir frekansı vardır. Bilgi insanın varlığına temas etmek içindir. İster negatif ister pozitif her bilgi kişi de bir açılım meydana getirir. Koçluk eğitiminin ilk dersi değerler, ardından inançlar gelir. Sizler değerlerinizle, neye inanmayı seçiyorsunuz bunları düşünün. Koçluğun Babası Sokrates, “Kendini Bilen, haddini bilir.” der İletişimin sağlıklı olmasını sağlayan unsur laf yetiştirmek değildir. Kendini geliştirmekle ne bilmediğini bilmekle, hiyerarşik değer ve inançlara saygıyla mümkün olur…

Anlam arayışında insanı yönlendiren vicdanıdır. Bir başka deyişle, vicdan bir anlama organıdır. Her durumda var olan, tek ve benzersiz anlamın izini sürmek ve bulmak yetisi olarak tanımlanabilir.

Yazarın Notu: “logoterapi” koçlar İçin güçlü bir araç

Kendi trajedimi nasıl bir zafere dönüştürdüm? Hayatın anlamı, öğrendiklerimi uygulama sahasına getirerek kendi üzerimde çalışmaktı. Kendini gözlem, yüksek farkındalık düzeyine geçişin anahtarıdır. İçimizden geçen duygu ve düşüncelere içsel bir yaklaşım geliştirdiğimizde, doğamız bizi sorunlu duyguların esaretinden korur. Doğru bir anlayış geliştiren insan dengeli, sabit ve dingin olur.

Bir unvan gerekiyorsa, ben “Mucize Koçu”nu seçerim. Çünkü mucize, bir idrak meselesidir.

Dr. Metin Çınaroğlu’nun sözleri hâlâ kulağımda: “Koçluk eğitimi alırken etrafınızdaki insanlara iyice bakın. Çünkü hepsi size koçluk yapmaya çalışacaklardır.” Gerçekten de öyle oldu…

Koçluk, psikoloji ve felsefeyi bir araya getiren insancıl bir yaklaşımdır. Psikoloji bize kimlik, ihtiyaçlar hiyerarşisi ve güçlü yanlar teorisini öğretirken; Felsefe doğruyu, etik değerleri ve bilginin kaynağını sorgulamayı hatırlatır.

Zamanla şu sorular zihnimde dönmeye başladı:

  • Aldığım eğitimler yazarlık gelişimime nasıl katkı sağladı?
  • Karakterleri yaratırken onların hikâyelerinde yürümelerini sağlayan unsurlar nelerdir?
  • İnsana yardımcı olma becerisi hangi alana sahiptir?

Bu soruların cevabı, “anlama isteği”ni gözden geçirmekten geçiyor.

Bugün inanıyorum ki logoterapi, koçlar için güçlü bir araçtır. Çünkü logoterapi, insanın en zor koşullarda bile yaşamına anlam katabileceğini gösterir. Ne yazık ki çok az koç bu tekniklerden haberdar. Oysa anlamı keşfetmek, hem bireysel dönüşümün hem de başkalarına rehberlik etmenin en temel yoludur. Bu yaklaşım üç temel ilkeye dayanır:

  • Yaşamın Anlamı: Anlam, evrensel bir reçete değildir; kişiden kişiye, durumdan duruma değişir. Her birey kendi yaşam koşullarında, kendi sorumluluğunu üstlenerek anlamı bulur.
  • Özgür İrade: İnsan, koşullar ne kadar zor olursa olsun, kendi tutumunu seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu, bireyin kendi yaşamına yön verme gücünü hatırlatır.
  • Anlam İstenci: İnsan davranışlarının en güçlü motivasyonu haz ya da güç değil, yaşamda anlam bulma arzusudur. Koçluk sürecinde bu, danışanın içsel motivasyonunu keşfetmesine yardımcı olur.

Psikoterapi ve Din, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Hayatın anlamı reçete ile verilmiyor. Ama yapabileceğimiz şey, hayatımızın her koşulda anlamlı olduğu ve sonuna kadar anlamlı kalma imkanının olduğunu kavratabilmektir.

Eserin Günümüz İçin önemi Nedir?

  1. Psikoloji ve Maneviyatın Kesişim Noktası
    • Frankl, Freud’un dini “süperego kurmacası” olarak görmesinden ve Jung’un dini içgüdüsel motiflerle açıklamasından farklı bir yol izler.
    • Ona göre dinsel inanç bilinçdışıyla bağlantılıdır ama yalnızca bilinçdışıyla açıklanamaz; bu, günümüzde psikoterapinin maneviyatı göz ardı edemeyeceğini gösterir.
  2. Anlam Krizi ve Kitle Nevrozları
    • Frankl, modern toplumda artan “kitle nevrozu”na dikkat çeker. Bugün depresyon, kaygı ve yalnızlık gibi sorunların yaygınlaşması, onun öngörülerini doğrular.
    • Psikoterapi, bireyin yalnızca zihinsel süreçlerini değil, anlam arayışını ve inanç boyutunu da dikkate almak zorundadır.
  3. Teoloji ile Psikoterapi Arasındaki Diyalog
    • Frankl, psikoterapinin teolojiyle çatışmasını görmezden gelmenin mümkün olmadığını söyler.
    • Günümüzde bu, farklı inanç sistemlerinden gelen danışanlarla çalışan terapistler için kritik bir hatırlatmadır: ruhsal boyut, tedavi sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.
  4. Varoluşçu Psikolojinin Katkısı
    • Frankl’ın logoterapisi, varoluşçu psikolojinin en önemli ekollerinden biridir.
    • Modern psikoloji, özellikle son yıllarda “pozitif psikoloji” ve “maneviyat” alanlarında Frankl’ın yaklaşımını yeniden keşfetmektedir.

Viktor Frankl

26 Mart 1905, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu. Yahudi bir ailede büyüdü; babası Sosyal İşler Bakanlığı’nda stenograf olarak çalışıyordu. Genç yaşta psikolojiye ilgi duydu; özellikle Sigmund Freud ve Alfred Adler’in yazılarıyla tanıştı. Viyana Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldı ve nöroloji ile psikiyatri alanında uzmanlaştı.

Logoterapinin Doğuşu:

Frankl, insanın temel güdüsünün “haz” (Freud) ya da “güç” (Adler) değil, anlam arayışı olduğunu savundu. Bu düşünce, onun kurduğu logoterapiye (Üçüncü Viyana Psikoterapi Okulu) temel oldu. Logoterapi, bireyin yaşamındaki anlamı bulmasına yardımcı olmayı amaçlayan varoluşçu bir psikoterapi yaklaşımıdır.

II. Dünya Savaşı ve Toplama Kampları:

  • 1942’de ailesiyle birlikte Theresienstadt’a, ardından Auschwitz ve Dachau dahil dört farklı toplama kampına gönderildi.
  • Kamplarda yaşadığı acılar, onun teorisini derinleştirdi: En zor koşullarda bile insan, yaşamına anlam katabilir.
  • Bu deneyimlerini 1946’da yayımladığı …trotzdem Ja zum Leben sagen (İnsanın Anlam Arayışı) adlı eserinde anlattı.

Akademik ve Mesleki Başarılar:

Savaştan sonra Viyana’ya döndü, profesör olarak dersler verdi. 30’dan fazla kitap yazdı; eserleri 40’tan fazla dile çevrildi. Psikoloji, felsefe ve teolojiyi birleştiren yaklaşımıyla dünya çapında tanındı.

Evrensel Etki:

  • Frankl’ın düşünceleri, yalnızca psikoloji değil; felsefe, etik, din ve eğitim alanlarında da yankı buldu.
  • “Anlam istenci” kavramı, modern psikoterapide ve kişisel gelişimde hâlâ temel bir referans noktasıdır.
  • Onun öğretileri, travma sonrası iyileşme, varoluşsal krizler ve ruhsal dayanıklılık konularında günümüzde de uygulanmaktadır.

Son Yıllar ve Miras:

2 Eylül 1997’de Viyana’da 92 yaşında vefat etti. Mezarı Zentralfriedhof’ta bulunuyor. Bugün Frankl, insanın en zor koşullarda bile yaşamı onaylama gücünü hatırlatan bir figür olarak anılıyor.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin