“Genişlemiş algı, işte sanatın ereği budur. Oysa böylesi bir amaca, algı hafızanın perçinlendiği kimliği kırarsa ulaşılabilir… “

— Gilles Deleuze

Merhaba

Sadece 52 yaşındaydım… Peki, bu yaşa gelinceye kadar ne gibi riskler almıştım. Ilıca sahilinde yürüyüş yaparken Dufourmantelle’in Riske Övgü, adlı eserinde “Hayatını riske atmak” bölümünde yer alan sözleri yankılandı düşüncelerimde. Dufourmantelle şöyle diyordu:

“Hayat biz canlıların pervasızca aldığı bir risktir…”

Zamanımız riskin damgasını taşır: Olasılık hesapları, kamuoyu yoklamaları, borsanın batması etrafında geliştirilen senaryolar, bireylerin psikolojik değerlendirilmesi, doğal afetlere hazırlık, kriz masaları, kameralar. Politik ya da etik söylemin hiçbir boyutu artık bundan kaçamaz. Bugün tedbir ilkesi norm haline gelmiştir. İnsanların yaşamları, kazalar, terörizm ve toplumsal talepler açısından risk, kolektif seferberlik ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket eden bir ibredir ve tam da bu nedenle tartışılmaz bir değer olmaya devam eder.

“Hayatını riske atmak” dildeki en güzel ifadelerinden biri. Bu ille ölümle karşılaşmak (ve hayatta kalmak) demek mi, yoksa bizzat hayatın içinde İkamet eden gizli bir tertibat, arzu dediğimiz cephe hattına varoluşu tek başına taşıyabilecek bir müzik var mı? Zira risk (hadi nesnesi hâlâ belirsiz olsun) bilinmedik bir alan açar. Canlı bir varlık olarak bizim için riski ölümden hareketle değil de yaşamdan hareketle düşünmek nasıl mümkün? Karar ânında, risk zamanla mahrem ilişkimizi sorgular. Rakibi tanıyamayacağımız bir kavga, hiç bilemeyeceğimiz bir arzu, yüzünü göremeyeceğimiz bir aşk, saf bir olaydır risk.

Riski kahramanca bir eylem, saf bir delilik, sapkın bir davranış haline getirmeden düşünemeyen bir kültürün neye dönüştüğünü sorgulamamak ne mümkün. Peki ya risk henüz bir edim bile gerçekleştirmeden bir bölgenin sınırlarını çizdiyse, dünyada belli bir varoluş tarzı varsaydıysa, bir ufuk çizgisi oluşturduysa? Hayatını riske atmak her şeyden önce, belki de ölmemektir. Vazgeçişin, boşluk depresyonunun, feda etmenin tüm biçimleriyle yaşarken ölmektir. Varoluşumuzun tayin edici anlarında, hayatını riske atmak, mahrem bir kehanet gibi, bizim için henüz meçhul bir bilgiden hareketle bize öne doğru iten bir eylemdir; bir dönüşüm anıdır.

Eurydike, zamansız ve aşırı çağdaş bu figür, aşk uğruna ta ölümde aranmış bir kadındır. Ölmeme riskini almak, bizi neyin canlı yaptığı, dahası, bizi neyin (tıpkı Eurydike gibi) çağırmaya muktedir varlıklar yaptığı sorusunu ortaya çıkarır. Mit Eurydike’nin çağrısından bahsetmez, buna rağmen bu çağrı ve Orpheus‘un ona cevap veren ölümcül dönüşü, bence, insani bağın özüdür. Çağırma cenin halindeki başlangıçtan ölüme değin, bizi kat eden ve bizi sadece akıllı bedenler olmaktan başka türlü (yani bu yıkıcı olaya, sevmeye, muktedir varlıklar olarak) kuran, başkasıyla ilk ilişkimizi temellendirir.

Mesele ölçüyü kaybetmek, geniş açıyı açmaktır. Yüz seksen derece dönmek ve geçmişle benzeri görülmemiş şekilde karşılaşmaktır. Işık çoğunlukla arkadan geliyormuş gibi algılanır, ölü denilen açıdan. Ya da “dön arkana!” diye fısıldayan bir sesten. Geriye dönüşün, isyanın bu sesi sizi mağaradan, depresyonla, her tür ihanetle ve aldatıcı kanılarla uyuşturulmuş uykudan çıkaran sestir, sadece bir düş olarak görünen şeye gidesiniz diye, çünkü hep şuna ‘inandınız: Oraya, duvara yansıtılmış gölge gerçektir, evet buna yemin edebilirdiniz. Başını duvardan çevirmek gerçek bir risktir. Vazgeçiş olarak görünen her şey, geriye dönmek, her şeye karşı dik başlılık felsefi bir hatırlamadır, psikanalizin izlediği bir yoldur, her dogmaya karşı, kendi “ardında” emsalsiz bir özgürlük rezervi olduğuna inanma deliliğidir. İşte orada; Eurydike fısıldar: Bu yolda, ölümle burun buruna geliriz; daha azı değil. Eurydike’nin etrafında mikro felsefeler küçücük düşünce fragmanları inşa etseydik, ölümden yaşama nasıl çıkılacağımı anlamak için yardımcı olur muydu bu?

İçimizde riske edilen ölümdür,  biliriz bunu. Onu hayali olarak görüş alanımızda tutmak bize ne daha canlı ne de daha müşfik olmayı garantiler. Risk bu “ölmeme”  olayıysa şayet, seçimin ötesindedir, meçhul olanın,  gecenin, bilgi-olmayanın yanı başında fiziksel bir bağlanmadır, tam da karar verilemez olanın yüzüne karşı bahse girmektir. Öyleyse umulmadık bir şeyin meydana gelme imkanının kapısını aralar.

İtaatsizlik, bizi vazgeçişe ve tavize çağıran kör sadakatlerden uzak, Kierkegaard’un anladığı anlamda, sadece ikinci bir itaat olamaz mı? Belki buradan başlamak gerek… Hayır demeye olanak tanıyan, bu kendine itaat doğrultusunda hareket etmek. Bizler insanız, çünkü dil kullanan ve söz veren varlıklarız, ama aynı zamanda kısmen dünyanın içkin deneyimine dalmış haldeyiz. İtaatsizlik, serapların boydan boya geçilmesidir. Islık çalarak baskıdan çıkmanın bir yoludur, çünkü her şeyi kaybetmeyi kabul etmiştir kişi, hayatı da dahil. Evet, küstahlığın yumuşaklığı bütün tiranlıklardan daha güçlüdür, ama onda aynı zamanda mizahın patavatsızlığı da vardır. Kaçınılmaz olan karşısında nükte bâki kalır. Başka bir cevap da mümkün, nerede olursa olsun insan bir adım yana atabilir. İtaat etmemek en büyük risklerden biridir, zira tetiklediği facia, karşı çıktığı şeyle kıyas kabul etmez. Tevekkülün talep edildiği yerde ayak uydurmak ya da tartışmak yerine sadece “yapmamayı ” tercih etmek hâlâ mümkündür.

İleride gördüğüm kafenin sandalyesine oturup bir türk kahvesi sipariş ettim. Seyir halinde mavinin tonlarından geçip yüzümü kitaba döndüm. İtaatsizlik bölümünden sonra sırada “Muallak” bölümü vardı. Foucault‘un Bilgi Üzerine Dersler bölümünden şu alıntı yapılmıştı:

“Arzu ertelenen, ancak içinde bulunduğu muallaklığın yarattığı sabırsızlıkta dahi görünür hale gelen bilgidir.”

  • Bir kararı askıya aldığımızda neyi riske atarız?

Zarlar atıldı ve kaderimizin elinden kurtulmayı, aldanmışlar dünyasında az çok neşeli kuklalar olmayı dileriz. “Muallaklık bizi kimliğimizden bile şüphe ettirir” der Descartes Meditasyonlar‘da. Şüphe muallaklığın yamağıdır onun mezarcısı, ulağıdır. Şüphe eden özne gördüğüne inanmama, tam da şüphe ettiği şeyi araştırma, düşman bölgeyi kuşatma hakkına sâhip çıkar. Yargılama yetisini askıya almak aynı sığınağı mı sunar, yoksa kesin ‘bir vadeyi ertelemek için bilinçdışı bir manevradan mı ibaretti!? Eğer şüphe bizzat düşüncenin gerçekleşmesiyse ve neyin muhafaza edilip, neyin muhafaza edilmeyeceğine karar verecek bir ayıklama istasyonundan ibaret değilse, o zaman daha da hafif, daha metafizik, her inançtan daha alt üst edici bir muallakta olma tarzını idrak etmeniz gerekir.

  • Aldatıcı olduğu varsayılan bir duyguyu harekete geçiren estetik idea doğru olanın askıya alınması mıdır?
  • Sadece vücut bulmuş bir İdea’da temsil edilen risk, umumiyetle gerçek diye adlandırdığımız şeyle farklı bir ilişkiyi kendi başına uyandırabilir mi?

Kendimizi eylemlerimizde, yargılarımızda, savlarımızda tanımayı o kadar çok isteriz ki. Oysa bizi en iyi tarif eden şey aslında metaforlar, bulanık imgeler, kesinsizliklerdir. Zira ona tutununca başka bir şey, başka bir sınır, başka bir kıyı görünür.

“Felsefe özü itibariyle sorgulamanın ilk alanı olduğundan bir muallaklık sanatıdır…”

  • İyi ama kaçınılmaz olduğu ortaya çıktığına göre tutku nasıl bir rsik olabilir?

Tesadüfe, şansa ya da öngörülemez olanın bambaşka bir yüzüne adanan tek taraflı bir bahistir o. Bu bahis, karşılığında, onda var olmaya davet eder sizi, yani sizi ele geçirir, benzersiz bir yoğunlukta bütünüyle toplandığınız bir var olma hali, bir zaman ve eylem hızlanmasıdır.

“Tutku riskin tözüdür…”

Tutku bizi eski doğa-kültür karşıtlığına, Kierkegaard‘un tanımladığı haliyle ilkelliğe, sahipsiz, dili olmayan bir teröre, sanki cinayet ve tutku temelde hep birbiriyle bağlıymış gibi bir vahşiliğe döndürür. Peki ya tutku tam tersine bizi özgür kılsaydı, break us free? Ya da tersine, bizi (ruhun paradoksal bir eğitimi anlamında) yükseltseydi ve bu da son derece tedirgin edici olsaydı? Ya bizi inceliğe, sevilir olana, âna, bedenin bilgeliğine, borçlu olunandan ziyade verilen için müteşekkir olmaya davet etseydi, ya değeri kaygıdan ziyade yoğunlukta, günışığından ziyade alacakaranlıkta yatsaydı? Tutkunun en acı verici yanı bizi yeminlerimizi, bağlılıklarımızı, ahlaki ilkelerimizi çiğnemeye götürmesi, bizi sevdiklerimizi yaralamaya sürüklemesidir. Bu yüzden çoğu kez [tutkudan] vazgeçmeyi ve çark etmeyi tercih ederiz.

Risksiz yoğunluk isteriz. Olanaksızdır bu. Yoğunluk boşluğuna atlamaktı, kendimizin henüz yazılmamış ama yine de içimizde (tam olarak bunu) beklemekte olan bilinmez parçasıdır. Tutku çocuklukta içimizde doğan, arttırılabilecek ya da azaltılabilecek, ama asla bütünüyle değiştirilmeyen bir yatkınlıktır.

Sandalyede arkama yaslanıp, türk kahvesinden bir yudum aldım. Yaşamı izlerken hangi riskleri aldığımızı tekrar düşündüm. Bir zaman geliyor artık hiçbir risk almaz oluyor insan… Bu insanlar “Yaşayan Ölü”lerdir. Kuleler inşa etmişlerdir kendilerine… Bu noktada cesaret bir şey ifade etmeli! Tekrar oraya götürecek bir bağlantı ipidir belki de..

Gelip dayandığımız sıfır risk ölümcüldür. Özneden eylemin sorumluluğunu alır, onu içeriden ne olursa olsun her şeyi riske eden, dolayısıyla kendi rızasıyla ya da zorla kendine karşı korunması gereken bir itki varlığı ile asla yeterince mantıklı olmayan bir akıl varlığı ile ikiye böler.

Şüphesiz gelecekte, savaşlarda yaşanacak soykırımların ağırlığı altında insanlığımız kökten sınanacak ki bunları henüz tasavvur bile edemiyoruz. Tehlikeyle karşı karşıya gelerek yüzleşmeliyiz. Bizi kurtarabilecek en küçük cesaret gösterisi bu. Bütün acıları, felaketleri, yasları, atlatabiliriz, ama kötülük her zaman payına sahip çıkacaktır. Asla peşinden kurtulamayacağız.

Dufourmantelle eserinde şu soruyu yöneltiyordu okuruna:

  • Algılamak aynı anda hem hissetmek hem de görmek midir?

Algı bizi çoğul varlık gibi açığa vurur, kendimize dair taşıdığımız imgeyle tam olarak örtüşmemize mani olur. Algılamak bizi mahveder, her duyum onu ihtiva eden yargı kadar meşru olduğundan bizi sandığımız kadar korumayan düşünceyi başarısızlığa uğratır. Kendi varlık sebebinden, egemenliğinden birazcık vazgeçmeden bu algı riskine atılmak, sanıyorum imkânsız. V. Woolf, Dalgalar‘da, yaşamın ilk yıllarında, ama dünyanın saf bir algısı temelinde içimizde yaşayan büyülenmeyi ve dehşeti çağrıştıran bir dile geri götürür bizi. Novalis bunu şöyle ifade ediyordu: “İnsan düşünmeye başladığı andan itibaren her duyuma başka bir duyum katar.” Ve Merleau-Ponty hemen savaşın bitiminde aynı düşünceyi yankılar: “Şimdide, algıda, varlığım ve bilincim birdir; varlığım, ona dair sahip olduğum bilgiye indirgendiğinden ve açık bir şekilde önümde yayıldığından değil; bilakis algı opaktır; algı, bildiğim her şeyin altında, duyusal alanlarımı, dünyayla kurduğum ilkel suç ortalıklarını devreye sokar; varlığım ve bilincim birdir çünkü burada “bilincine sahip olmak”, “-da olmak”tan başka bir şey değildir ve benim var olma bilincim, fiili “dışarıda var olma” jestiyle karışır. Kendi kendimizle şüphe götürmez şekilde iletişim kurmamız, dünyayla iletişim kurarak olur. Zamanı bütün olarak elimizde tutarız ve kendi kendimize şimdi mevcut oluruz çünkü dünyada şimdi mevcuduzdur.

Bir gün Freud’un bilinçdışı diye adlandırmaya karar verdiği içimizdeki “o” bizim için, bizim yerimize her şeyi hatırlar, geri çağırır. Bazı zamanlar, bu algı kırıntılarının bilincin çatlaklarında meydana geldiği ve bizi eli kulağında bir tehlikeyle tehdit ettiği olur; ego, bilinç tarafından sindirilemeyen, adeta hiçbir yerden bizim terra incognita [bilinmeyen toprak] olduğumuz içimizdeki bir bölgeden gelen bu algı akışıyla baş edemez. Risk bu özgürleştirici genişliğe açılmaktır… Ve kontrolü kaybetmektir.

“Oldum olası bildiğimiz gibi, en büyük risk sevgidir…”

Zira sevgi ne narin yuvadır, ne de ince dalları birbirinin içine çöreklenmeye çalıştığımız nefret ve hasetin dolaşıklığı. Hayır, sevgi bazen buz gibidir. Onarılamaz olanla, yaralarla, ısırıklarla, kıskançlıkla ve bağışlamayla birlikte gelir, sevgi diye adlandırılan şeyin tam tersi de sevgiyle doğar…

Sokrates Delphi kahini rahibe Pyhtia’ya soru sorduğundan ondan şu sözü duyar: “Kendini bil!” Bu türden bir kendilik kastettiği küçük bir egoist bir aygıt değil, idrak edilebilir olandan ayrılmayan bir algı kapasitesinin dayanak noktası olduğu bir kendine doğru olma kapasitesidir. Gilles Deleuze şöyle yazar: “Duygu ‘ben’ demez. Siz kendiniz söylüyosunuz, kendimizin dışındayız. Bir olayı kavramak çok zordur, fakat bu kavrayışın birinci tekili içerdiğine inanmıyorum.”

Kendi “haline gelme”mek, ama aşkla buluşmaya gider gibi kendine doğru gitmek. Işıkla beyazı korumak, çocukluğun borçlarını, üstlendiğimiz rollerin şikeli kurallarını ve arzunun yerine ihtiyacı koymak isteyen bütün bir ekonomiyi terk etmek. “Bütün duyuların düzeninin bozulması”nı hissetmek diye yazar Rimbaud. Kendi kimliğinin hudutlarını yitirmek pahasına algının hudutlarını geçmek, kim yapabilir bunu yüreğindeki neşeyle?

Gilles Deleuze şöyle yazar: “Genişlemiş algı, işte sanatın ereği budur. Oysa böylesi bir amaca, algı hafızanın perçinlendiği kimliği kırarsa ulaşılabilir… ” Algıyı genişletmenin anlamı, genellikle algılanamaz olan işitsel (ya da görsel) güçleri hissedebilir kılmaktır.

Her şeye yön veren budur, mutlak arzusu… Saf algı basit bir mevcudiyet hali değildir; artık kendiyle dingin bir denklik sağlayacak “kimse”nin olmamasıdır.

Yaratımda mesele hep kendinden önde yer alan, ama bizi bir şekilde haberimiz olmadan bilgilendiren ve bilinç düzeyine ulaşmadan tuvalde, partsiyonda ya da sayfada ortaya çıkan bu tertibattır; ancak yeniden okuyunca bilinç onu fark eder.

“Hayatını riske etmek” demek, “kendi” yaşamında canlı olmak ve onu, felaket ya da harika bir olay olarak tasavvur etmek, yani ölümün onu gömme, örtme, kendinden ve bizden başka tarafa yöneltme olasılığını göze almaktır. Mesele, en bize has olan, yani “benim” hayatımın tasarrufunda olana ilişkin belli bir riskin gayri şahsiliğini riske etmektir; zaten kendi hayatımdan başka neyim var ki? Geriye kalan her şey benden alınabilir: Değer verdiğim varlıklar, nesneler, bedensellik (en azından bedenim yaşamsal olmayan bazı parçaları, ki zaten bu bakımdan bedenim sadece tamamen benim hayatım değildir.)

Yine de bu risk bütünüyle, öznel kişisel hatta iradi değildir, kendimizi durmadan aşmamamızı sağlayan şeydir. İçinde kendimizi kaybettiğimiz ve arzuyu keşfe çıkmanın mümkün olduğu bölgelerde hareket halinde kalma arzusu karşılığında onulmaz kayıp duygusunu değiştirdiğimiz şeydir. Bize ait olmayanı nasıl kaybederiz?

Fransız filozof ve psikanalist Anne Dufourmantelle’in bu usta işi eseri, tedbir ve güvenliğin temel değer kabul edildiği modern dünyada risk almaya bir övgü. Dufourmantelle özenle ördüğü metninde felsefi düşünceyle bir psikanalist olarak biriktirdiği zengin vaka örneklerini harmanlayarak son derece özgün ve eleştirel bir dünya kuruyor. Bağımlılık, dil, unutuş, aileyi terk etme, yalnızlık, kayıp, kaygı ve itaatsizlik gibi hayatımızın önemli bahislerine bakışımızı sarsacak sorular yöneltiyor. Yazara göre risk dışımızdaki bir tehditten ziyade hayatın içinde bilinmedik bir alan açan, tutumlarımızı, varoluş tarzımızı belirleyen bir dönüşüm ânı, şimdide olma imkânı. Artırılmış güvenlik önlemleri, sınır duvarları, tetiklenen kötü hatıralar ve sonu gelmez davalarla kendini gösteren bir çağda Dufourmantelle, Yaşamı riske atmak, yani sahiden yaşamanın riskini almak ne demektir? sorusunun peşinden gitmeyi öneriyor.

Riske Övgü, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Riske Övgü günümüzün “güvenlik takıntılı” çağında bir içsel devrim çağrısıdır. Anne Dufourmantelle, bu eserinde risk kavramını yalnızca tehlike değil, varoluşsal bir dönüşüm alanı olarak ele alır. Ve tam da bu yüzden, kitap bugün her zamankinden daha anlamlıdır.

eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  • Güvenlik kültürüne karşı bir felsefi direniş: Modern toplum, riskten kaçınmayı bir erdem gibi sunar. Dufourmantelle ise riskin, yaşamın kendisi olduğunu savunur. “Hayat biz canlıların pervasızca aldığı bir risktir” diyerek başlar.
  • Riskin yaratıcı gücü: Ona göre risk, bilinmeyenle kurulan kasıtlı bir etkileşimdir. Bu etkileşim, bireyin dönüşümünü başlatır. Risk, sadece ölümle değil; yaşamla, arzuyla, karar anlarıyla ilgilidir3.
  • Travma ve özgürlük arasında bir köprü: Kitapta risk, nevrozun kalıplarını kıran bir “olumlu travma” olarak tanımlanır. Risk almak, geçmişin tekrarını durdurur ve yeni bir zaman başlatır.
  • İtaatsizlik ve özgünlük: Dufourmantelle, gönüllü kulluk kavramını sorgular. Ona göre gerçek özgürlük, risk alma cesaretiyle başlar. İtaatsizlik, özne olmanın ilk adımıdır.
  • Muallakta kalmanın yaratıcı potansiyeli: Karar verilmemiş ama verilmiş gibi duran anlar, düşüncenin en saf hâlidir. Dufourmantelle bu “askıda kalma” hâlini felsefenin özü olarak tanımlar.

Günümüzle Bağlantısı

Bugün insanlar:

  • Belirsizlikten kaçıyor,
  • Risk almaktan korkuyor,
  • Güvenlik duvarlarıyla çevrili hayatlar kuruyor.

Oysa Dufourmantelle, tam tersini öneriyor:

“Yaşamı riske atmak, yani sahiden yaşamanın riskini almak ne demektir?”

Bu soru, günümüzün en temel varoluşsal sorusudur. Kitap, bireyi konfor alanından çıkarıp kendilik alanına davet eder.

Anne Dufourmantelle Hayatı ve Kariyeri : Yumuşaklığın ve Riskin Filozofu

1964 yılında Paris’te doğan Anne Dufourmantelle, yaşamı boyunca hem düşüncenin hem duygunun sınırlarında yürüdü. Felsefeci, psikanalist, yazar ve yayıncı olarak çağının en özgün seslerinden biri oldu. Paris-Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe doktorasını tamamladıktan sonra Brown Üniversitesi’nde insani bilimler üzerine çalıştı. Akademik kariyerini Avrupa Mezunlar Okulu’nda psikanaliz profesörü olarak sürdürdü; aynı zamanda Libération gazetesinde düzenli yazılar yazdı2.

Felsefesi: Riskin Övgüsü, Yumuşaklığın Gücü: Dufourmantelle’in düşüncesi, “mutlak güvenlik bir yanılsamadır” diyerek riskin yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu savunur. Éloge du risque (Riske Övgü) adlı kitabında, gerçek tehlikeyle yüzleşmenin varoluşsal bir zorunluluk olduğunu dile getirir. Puissance de la douceur (Yumuşaklığın Gücü) ise onun felsefesinin kalbidir: yumuşaklığı zayıflık değil, dönüştürücü bir güç olarak tanımlar3.

Yayıncılık ve Yazarlık: Calmann-Levy ve Stock yayınevlerinde editörlük yaparak Jacques Derrida, Julia Kristeva, Noam Chomsky gibi düşünürlerin eserlerini yayımladı. Derrida ile birlikte kaleme aldığı De l’hospitalité (Konukseverlik Üzerine) kitabı, felsefi diyaloğun en zarif örneklerinden biridir.

Psikanaliz ve Düşünsel Derinlik: Lacan ekolüne yakın bir psikanalist olarak, Wilfred Bion ve Melanie Klein gibi isimlerin etkisiyle düşünceyi arzuyla buluşturdu. Ona göre düşünce, bastırılmış arzunun değil, arzunun kendisiyle mümkündü. Felsefe ile cinsellik arasında kurduğu bağ, düşüncenin kör noktalarını cesurca açığa çıkardı.

Yaşamın Son Anı: Felsefenin Eyleme Dönüşü: 21 Temmuz 2017’de Saint-Tropez yakınlarında, denizde boğulmak üzere olan iki çocuğu kurtarmaya çalışırken hayatını kaybetti. Çocuklar kurtarıldı, ama Dufourmantelle dalgaların arasında sonsuzluğa karıştı. Bu son an, onun yaşam boyu savunduğu “risk alma cesareti”nin en somut ve dokunaklı örneğiydi.

Anne Dufourmantelle’in yaşamı, yalnızca kitaplarda değil; cesaretle, şefkatle ve düşünceyle örülmüş bir varoluştu. Onun satırları hâlâ yankılanıyor:

“Yumuşaklık, ölümle doğumun imzaladığı geçişlerin eşiğinde belirir.”

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin