“Şüphesiz ki, öğretmek, bilgi edinme yolunda, en fazla dahil olmayı gerektiren, en fazla katılım gerektiren ve en aktif yöntemlerden biridir. Öğretmek bilgi dağarcığınızdaki boşlukları ortaya çıkartır…”

Peter Hollins

Merhaba

Eğer bir süreci birine anlatmaya çalışıyorsanız, bu hiçbir işe yaramayacaktır. Her bir adımı ve bu adımlar arasındaki ilişkilerin tümünü bilmeniz gerekir. Ayrıca öğrettiğiniz konu hakkında sorulan sorulara cevap vermek zorunda kalırsınız. Neler olduğunu açıklamak zorunda kalmak, temelde bilginizin test edilmesidir. Sorular sizin neyi bilip neyi bilmediğiniz konusunda bir ayna gibidir. Böyle bir sorgulama bir kendini düzeltme yöntemi olarak işimize yarar. Soralım:

  • O halde öğrenmek tam olarak nedir?

Öğrenmek, istediğiniz hayatı nasıl yarattığınızdır., kendinizin daha iyi bir versiyonunu oluşturmanın tek yoludur. Öğrenmek, sahip olabileceğiniz en temel yeteneklerden biridir çünkü eğer ona sahip değilseniz, varlığınız nasıl değişebilir ve gelişebilir?

  • Nasıl Öğreniriz?
  • Öğrenmek için verimli koşullar yaratıyor musunuz? Yoksa kendinizi sabote mi ediyorsunuz?

Sadece dikkatinizi verdiğiniz ölçüde öğrenebilirsiniz: bu sebeple öğrenme ve bilgiyi tutma konusundaki çoğu araştırma zaman algısı üzerine yoğunlaşır. Öğrenme aktivitelerimizi zamana göre sınıflandırarak, beynimize sıfırlanması ve tekrar enerjisini kazanmak için yeterince zaman vermiş oluruz ve daha uzun periyotlarda daha çok bilgi elde etmemizin önünü açarız. Dolayısıyla yeni öğrenme rutinine basitçe bir zaman programı yaparak başlamak iyi fikirdir.

Araştırmacı Roger Saljö, öğrenme işlemini birçok şekilde meyilli olduğumuzu ancak bunun genellikle iki kategoriye indirgenebileceğini bulmuştur: yüzeysel öğrenme ve derinlemesine öğrenme. Yüzeysel öğrenme bilgi edinme, gerçekler ve ezberleme ile ilgiliyken; derinlemesine öğrenme, anamı soyutlama ve gerçekliği anlamak ile ilgilidir.

“Yüzeysel” ve “derinlemesine” sözcüklerin kullanımı bize her koşulda ikincisinin ilkin den daha iyi olduğunu ifade ediyor gibi gözükse de, bu her zaman doğru değildir. Bazı şeyler en iyi şekilde, ek olarak altını doldurarak “anlamlar” aramakla ilgili değil, ezberlenerek öğrenilir. Eğer size rasgele otuz nesneden oluşan bir liste verseydim ve bunları hatırlamanızı isteseydim, muhtemelen bunların arasında bir düzen ya da ilişki bulmakla beyninizi yormanızın pek faydası olmazdı. Yapmanız gereken yalnızca bilgiyi zihninizde tutmak iken, bu zaman kaybı olurdu.

Ancak sıklıkla ezberlemek, gerçekleri bağlamaktansa onları izole etmeye yarar. Ezberlemek, gerçekleri tekil bilgi parçaları halinde, onları bağlayan bir anlam ya da daha büyük resimle bir ilişki yaratmadan, oluşturur. Bazen bu iyidir, ancak bunun sonucunda öğrendiğiniz şeyler kısa süreli hafızanızdan oldukça kolay biçimde silinir.

Öğrenme sırasında genel olarak izlenen yol, az detaylı büyük fikirlerin bir karışımını içerir. Bu bağlamda, büyük fikirlerle- küçük detayları birbirine bağlayan kapsayıcı kavramlarla- başlamak her zaman en iyi yoldur.

Bunun temel sebebi birçok küçük detayın ilk başta rasgele özelliklere sahip gibi gözükmesi, ancak daha büyük bir kavram aracılığıyla bakıldığında tüm bunların birleşerek bir bağlam oluşturmasıdır. Bu da bu küçük detayların beyin tarafından tanınmalarını ve hatırlanmalarını daha kolay hale getirir.

Bir şeyleri ezberleyerek hafızaya kaydetmeyi denemek yerine, bir kavramı sonuca varana kadar takip etmek, siz devam ettikçe gerçeklerin de birer birer ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Eğer bir şeyin etrafında dönen ana prensipleri anlarsanız, gerçekler doğal olarak peşinden gelirler.

Siz de, bir kez konunun altında yatan kavramları ve aralarındaki ilişkiyi anladığınızda, temel olarak gerçekleri makul bir isabet oranıyla tahmin edebilmeye başlarsınız. Bu kavram öğrenimi olarak bilinmektedir. Bu yöntem bize öğeleri belirli kritik özelliklerine göre kategorilere ayırmayı ve ayırt etmeyi gösterir. Bu öğrenme biçimi düzenleri hatırlamaya, yeni örnekleri ve fikirleri birleştirmeye yardımcı olur. Ayrıca kavram öğrenimi, ezberlemenin mekanik bir tekniği olmaktan çok, inşa edilmesi ve geliştirilmesi gereken bir yetidir.

Ancak her bir adımın amacını anlamak size talimatlarda verilen bir şey değildir…

Sezgisel öğrenme, kavram öğrenimine oldukça benzer. Sezgisel öğrenme bilginin kategorilerini ve bunlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir düşünceyi ya da davranışı tanımlar. Bu yöntem bizim dünya hakkındaki önyargılarımızı ya da fikirlerimizi alarak onları yeni bilgiyi anlamak ve sınıflandırmak amacıyla kullanılır.

  • Başarı, öğrenmekle mi yoksa akıllı olduğunuzu kanıtlamakla mı ilgilidir?

Bizler başarıyı galibiyet ile; olumlu sonuçlarla ve çözüm bulmakla ilişkilendiririz. Ancak öğrenmede, başarmanın anahtarlarından biri başarısızlıktır.

Kendine aşırı ebeveynlik yapıyor musunuz? Kendimizi başarısız olmamak için zorlar, istediğimiz sonucu elde etmek adına fazlasıyla sıkı çalışır ve sıkıştığımızda ya da sonunu getiremediğimizde hayal kırıklığına uğrarız. Peki başarısızlığın işimize yaramasını nasıl sağlarız?

Girişiğimiz iş her ne ise bu işten elde ettiğimiz şeyin sadece anlık başarılı bir sonuç değil, yeni bilgiler edinmek olduğunu en az sonuç kadar- mümkünse daha- önemli olduğu şeklinde yeniden şekillendirin.

  • Neden verimli öğrenmenin önşartıyla uğraşıyoruz ki ?

Böyle düşünüyorsanız eğer şunu söyleyebilirim; çoğu insan psikolojik ve hatta fiziksel seviyede neler olduğunu anlamadan öğrenme havuzuna dalıyor. Başka birçok insan da verimli öğrenmenin bir görevde kaç saat harcandığıyla ölçülebileceğini ancak hepimizin sınırları olduğunu ve bu sınırlar içinde çalışmanın sadece sizin öğrenmenizi hızlandıracağını; dikkat sürenizi ya da hafıza gücünüzü geliştirmeyeceğini düşünüyor.

Buraya kadar öğrendiklerimizden şu ortaya çıkıyor. Kestirme, öğrenilmiş çaresizliktir…

Hafıza, doğal olarak, öğrenme ile son derece bağlantılıdır. Eğer hafıza belirli sinirsel bağlantılar içerisinde var olan bir saklama sistemi ise, öğrenmek de bu sinir bağlantılarını birinin davranışına uyacak şekilde değiştirmek ve yeni bilginin önemini düşünmektir. İkisi de birbirine bağlıdır çünkü öğrenmenin amacı yeni bilgiyi hafızada özümsemektir ve hafıza yeni bilgi öğrenme yeteneği olmadan hiçbir işe yaramaz.

Öğrenmenizi hızlandırmak, bir diğer deyişle, hafıza kapasitenizi artırmakla ve hafızanızın ne kadar- bir süngerden daha çok-emici olmasıyla aynı şeydir.

  • Sabit kalmak mı Gelişime açık olmak mı? Doğru tavır nedir?

Stanford Üniversitesi’nden Dr. Carol Dweck on yıllardır öğrenmeye yönelik tavırları incelemekte ve kitabı tam da bu sebeple Aklını En Doğru Şekilde Kullan ismini taşımakta. Dweck insanların büyük çoğunluğunun iki tavırda toplandığını tespit etti: sabit kalmak ya da gelişime açık olmak.

Sabit tavra sahip insanlar yetenek ve zekânın doğuştan genetik olarak geldiğine inanırlar. Birinin yeteneği ya vardır ya da yoktur. Ya zeki doğmuşsundur ya da değilsindir. Bunu değiştirmek için yapabileceğin hiçbir şey yoktur çünkü bu senin kaderindir. Bu tavrın yeni bir şeyler öğrenmeye karşı duruşunuzu nasıl etkileyebileceğini tahmin edebilirsiniz.

Diğer taraftan gelişime açık tavra sahip olanlar, yeteneğin, zekânın ve kapasitenin geliştikçe artacağına inanırlar. Çalışma, çaba ve yeterince zorlanmayla bir insan yetenekli ya da zeki hale gelebilir. Gelişime açık tavırda başarısızlık ölümcül değildir; sadece öğrenme yolunda bir adımdır. Eğer ortada çaba varsa, orada mutlaka gelişim ve değişim de olacaktır.

Dweck sabit tavırlı insanların, “zeki görünmek” için başarı ihtimalleri yüksek olan görevlere odaklandıklarını tespit etti. Onlar çaba gerektiren tüm işlerden uzak durdular. Engellerden kaçındılar, eleştiriyi duymazdan geldiler ve başkalarının başarılarından dolayı tehdit altında hissettiler. Ayrıca yeni bir şeyler denemekten ve deneyler yapmaktan da başarısızlığın kaçınılmaz olduğunu hissettikleri için kaçındılar.

Dweck, gelişime açık tavırdaki insanların zorluklara karşı daha açık ve kapsayıcı olduklarını belirtti. Azim ve çabanın, onların öğrenme sürecinin sonucunu değiştirebileceğine inandılar. Engeller karşısında ısrarcı oldular, eleştirileri dinlediler ve başkalarının başarılarından kendilerine ilham çıkardılar.

Zorlukları, engelleri ve eleştirileri nasıl karşılayacağınız tamamen sizin seçiminizdir. Onları sabit bir tavırla yorumlayabilir ve başarılı olmak için gerekli yeteneğe sahip olmadığınızı söyleyebilirsiniz; ya da gelişime açık bir tavırla yaklaşarak o engelleri kendinizi esnetmek için birer açıklık olarak görebilir ve yeteneklerinizi geliştirebilirsiniz. Bunlardan hangi yaklaşımın hızlı öğrenme için daha yararlı olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sizce bunlardan hangisi öğrenmede yapılan hatalardan biridir?

Dweck’in konudaki araştırması bu tavırların nasıl oluştuğunu keşfetti. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bunların başlangıcının, hayatlarımızın ilk zamanları olduğu sonucuna vardı. Burada Sigmund Freud’un görüşleri gibi her şeyin çocukluğumuzdaki tecrübelerimizin bir ürünü olduğunu söylemeye kalkışmayacağım, ancak gözle görülenden daha fazla bağlantı olduğu da ortada.

Taslak bir çalışma esnasında Dweck ve çalışma arkadaşları, dört yaşındaki çocuklara iki Seçenek sundular: halihazırda yapılmış bir yapbozu tekrar yapmak ya da daha zor bir tanesini denemek.

Sabit tavırlı çocuklar güvenli tarafta kaldılar ve sahip oldukları yetenekleri doğrulayacak olan basit yapbozları seçtiler; bu sırada gelişime açık tavırdaki çocuklar önceki seçeneği garip buldular: Biri neden yeni bir şey öğrenmek varken aynı yapbozu tekrar ve tekrar yapmayı seçer ki?

Yeteneği övmek sadece bir insanın doğuştan gelen, değiştirilemez, statik ve sabit özelliği üzerinden onu başarılı ya da başarısız olarak nitelendirmeye yol açar. Gelişimi övmek ise çabayı ve çalışmayı- bir sonraki adıma götüren eylemi-alkışlar.

Yeteneğin bir önemi olmadığı ancak çabanın her şey olduğu fikrini aklınıza yerleştirmelisiniz…

  • İlişkiler neden farklıdır?

“Düşünce Tarzı”nızın bilincinde olmak ilişkileri farklı kılar. Peki, öyleyse sabitlenmiş düşünceyle yaşanan sorun nedir? Gelişme düşüncesi tarzında olan insanlar sihirli bir değneğin kendilerine ve ilişkilerine dokunmasını beklemez. Bitmeyen, başarılı bir ilişkinin çabalamadan ve kaçınılmaz farklar üzerinde çalışmaktan geldiğini bilirler. Sabit düşünce tarzında olanlar bunu anlamazlar. Hatırlayalım! Yeteneğiniz varsa çok çalışmanız gerekmez. Bu aynı düşüncenin ilişkilere uyarlanmış halidir.

Aaron Beck, bir ilişki için en yıkıcı inancın “Üzerinde çalışmamız gereken bir şeyler varsa, ilişkimizde yanlış giden bir şeyler vardır” demek olduğunu söylüyor. Kişisel başarıda olduğu gibi bu inanç- başarının çabalamaya ihtiyaç duymadığı inancı- ilişkilerinin gelişmesi için ihtiyaç duydukları temel şeyden insanları yoksun bırakır.

Sabitlenmiş düşünce tarzına sahip insanlar yaşadıkları çatışmalar hakkında konuştukları zaman, suçlu insanlar belirler. Rekabet, yeterlilik, akıllık konusunda bir mücadele içinde olmaktan hoşnut olanlarınızın isteyeceği bir ilişki tipi olabilir ancak.

İlişkiler için de gelişmek ancak aynı tarafta olduğunuzu hissetmekle olur… Güven atmosferi geliştikçe, insanlar birbirlerinin gelişimine daha çok ilgi gösterir hale gelir.

Arkadaşlıklar ise birbirlerine büyümeyi artırıcı kararları vermek için bilgelik ve cesaret verebilirler…

Bütün ilişkilerde olduğu gibi insanların kendilerini ispatlamaya olan ihtiyacı dengeyi yanlış yöne sürükleyebilir. Zorbalarda yüksek dozda sabitlenmiş düşünce vardır. Bazı insanlar üstündür, bazı insanlar değersiz ve zorbalar yargıçlardır.

Hızlı Öğrenme Bilimi, okumayanlara tavsiye okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Öğrenmenin kapılarını araladığımızda, önümüze akıcı biçimde istediğimiz konular ya da düşünceler çıkacaktır. Uzmanlık yolunda, ilk öğrenme tecrübelerimizde olduğu gibi kullanabileceğimiz birçok teori, yöntem ve felsefe bulunmaktadır. Sizin için işe yarayan yöntemi bulmanız burada son derece önemli olacaktır.

10.000 saat kuralı. Bilim insanı Anders Ericsson, notlarında 1993’te kemancılar üzerine çalışan bir grup Berlinli psikologdan bahseder. Araştırmada, kemancıların aralarındaki en iyilerinin her birinin 10.000 saatten fazla alıştırma yaptığı ortaya çıkmaktadır.

Yazar Malcolm Gladwell, kitabı Outliers (Çizginin Dışındakiler) de 10.000 saat kuralını dünyaya duyurmuştur. Bizi başarıya götüren şey, yeteneğimiz ya da zekamız değildir.

Okuduğum kitaplardaki hiçbir lider o noktalara anında mükafatlandırılarak gelmedi, o yüzden beklentilerinizi kontrol altında tutun, gereken zamanı harcayın ve süreç boyunca sabırlı olun. Yeni bir şey öğrenmek ve alıştırma yapmak aynı anlama geliyor olabilir ancak sonuçları oldukça farklıdır. Pasif öğrenme, alıştırma /çalışma değildir- yeni bir bilgi öğreniyor olmanız, onu nasıl uygulayacağınızı bildiğiniz anlamına gelmez.

Toparlayacak olursak, Dreyfus Modeli yeterliliğin dört aşamasını andıran bir modeldir. Yeterliliğin dört aşaması aşağıdaki gibidir:

  • Bilinçli yetersizlik : “Neyi yanlış yaptığımı biliyorum.”
  • Bilinçsiz yetersizlik : “Neyi yanlış yaptığımı biliyorum ancak buna engel olabilecek kadar iyi değilim.”
  • Bilinçli yeterlilik: “Eğer tüm gün odaklanabilir ve alıştırma yapabilirsem bir sorun olmaz.”
  • Bilinçsiz yeterlilik: “Bu konu hakkında düşünmeme gerek kalmadan doğaçlama bile yapabilirim.”

Michael Bungay Stainer (Koçluk Alışkanlığı; Daha Az Söyle, Daha Fazla Sor, Gösterdiğin Yolu Sonsuza Dek Değiştir) kitabında profesyonel koçluk ve öğretmenlik ortamında kendini gösteren yedi tane soruyu tanımlamıştır. Yedi sorudan birini seçerek soruyorum :

  • Senin için en çok ne yararlı oldu?

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin