“Normal koşullarda Stoacı bir bilge mutlu, neşeli ve sakindir ve psikolojik dinginlik içindedir. Ayrıca, bir bilge hiçbir tutkuyu ya da aşırı öfke gibi şiddetli duyguları deneyimlemez çünkü bu tür yoğun duygular hatalı iç yargılardan kaynaklanır…”

—Seneca

Merhaba,

Gördüğünüz gibi Stoacı bilge, son derece nadir görülen türden bir felsefi varlıktır. Seneca’nın tabiriyle bu öyle nadir görülen bir durumdur ki bir bilge, bir Mısır Zümrüdüanka’sı gibi beş yüz yılda bir görülür. Yanı sıra, neredeyse her Stoacı filozof bilge veya mahir kişiden bahsederken, içlerinden biri bile Staocı bilge olduğunu iddia etmemiştir. Geçmişi yüzyıllara dayanın Stoacı okulda, gerçek bir bilge olarak en çok tanımlanan kişi Sokrates’ti.

Seneca’nın yaşadığı çağ bizim çağımız… O bizim çağdaşımız ve aynı endişeleri derinden paylaşıyoruz. Seneca’nın çalışmasının başka bir yönü daha var; tüm zamanların en iyi yazı üsluplarından birine sahip ve düşüncelerini şunun gibi özlü, hicivli satırlarla özetliyor: “Güven eksikliğimiz güçlükten kaynaklanmaz; güçlük, güven eksikliğinden kaynaklanır.” Ralp Waldo Emerson da Seneca okumayı severdi, hatta onun tarzını taklit ederdi, diyor David Fideler.

Seneca felsefe ve arkadaşlığın nasıl bir arada yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu. Yazdığı gibi: “Gerçek felsefe vaadi başkalarıyla bir dostluk, duygudaşlık geliştirme ve topluluk duygusudur.” Seneca’nın başlıca eserleri mektuplar ve belirli Romalı arkadaşlar için samimi ve konuşma tarzında yazılmış denemeler olduğundan, yazılarına bir dostluk ruhu nüfuz eder.

Seneca’nın bazı mektuplarında paylaştığı kişisel yaşamına ilişkin ayrıntılar nedeniyle, modern okuyucular için de Seneca ile dostluk kurmak kolaydır. Hayatının son iki ya da üç yılında yazılan mektuplar pratik felsefeyi ve iyi bir hayat yaşamanın ne anlama geldiğini kapsasa da Seneca hakkındaki birçok kişisel ayrıntıyı arkadaşı Lucilius’a sundu, yaşlı olmanın nasıl bir şey olduğu, seyahatleri ve diğer rahatsızlıklarına ilişkin ayrıntılar, astım krizi sebebiyle neredeyse öleceği ve Roma toplumundaki insanların çılgın davranışları. (Roma’nın en zengin ve en güçlü insanları arasında yaşamış olan Seneca, *İmparator Neron’un başdanışmanıydı, bu yüzden siyasi suikastlar dahil her türlü kötü davranışı gördü.)

Bugün Stoacılığa yönelik ilgi düzeyi oldukça yüksektir, ancak Seneca “en fazla merak uyandıran ve en zekice yazan Stoacı yazar” kabul edilmesine karşın hiç kimse Seneca’nın öğretilerini ortalama okuyucu için açıklayan bir kitap yazmamıştır. Umarım bu kitap o boşluğu doldurur ve onun düşüncesine kuşbakışı bir bakış açısı sağlar. (Seneca düşüncesinde çok tutarlıdır, ancak belirli konular hakkındaki fikirleri yüzlerce sayfaya yayılmıştır.)

Bu kitap, bazı okurların Seneca’nın felsefesi hakkındaki tüm merakını giderebilir. Ancak Seneca’nın asıl yazılarına devam etmek veya kendi kahvaltılarını Seneca ile yapmak isteyenler için bu rehber bu arayışta yardımcı bir yol arkadaşı olabilir.

Atina’da Stoa okulu Seneca doğmadan yaklaşık üç yüz yıl önce açılmış olsa da Yunan Stoacılarının yazıları çoğunlukla kaybolmuştur. Sadece kısa alıntılar veya parçalarda varlıklarını sürdürürler. Bu, Seneca’yı felsefi eserleri neredeyse eksiksiz biçimde bize ulaşan ilk büyük Stoacı yazar yapar. Çağının en mahir ve meraklı beyinlerinden biriydi ve yazılarında cesur bir entelektüel özgürlük ve açık fikirlilik sergiledi. Onu modern gösteren, bu kalitedir.

Seneca’nın çalışmalarından yeni çeviriler içeren bu kitapta onun temel fikirlerini ve bilge öğretilerini mümkün olan en açık şekilde açıklanıyor. Bu aynı zamanda genel olarak Stoa felsefesine bir giriştir, çünkü Seneca’nın düşüncesini, dayandığı Stoacı fikirleri anlamadan tam olarak kavramak imkânsızdır. Seneca’nın fikirlerini daha fazla açıklamak ve bu fikirlerin kapsamını genişletmek için daha sonraki iki Roma Stoacısından, Epiktetos (MS 50-135) ve Marcus Aurelius‘tan (MS 121-180) alıntı  yapılıyor.

“Zihin kendini iyileştirmektense kendini eğlendirmeyi tercih eder, felsefeyi gerçekte bir tedaviyken, bir oyalamaya dönüştürür…” Seneca, Mektuplar 117.33

Stoacılığı keşfetmeye başlamadan önce, popüler bir yanılgıyı ortadan kaldırmalıyız. Stoacılığın, herkesin sağlıksız olduğunu bildiği “güçlükleri sogukkanlılıkla karşılamak” veya “duyguları bastırmak” ile hiçbir ilgisi yoktur. Seneca Stoacı bir filozoftur, ancak yüzyıllar içinde stoacı kelimesinin anlamının radikal biçimde değiştiğini fark etmek önemlidir; bugün küçük s harfiyle yazılan stoacı sözcüğünün antik dünyada büyük S ile yazılan Stoacılık’la hiçbir ilişkisi yoktur, Modern stoacı sözcüğü (“duygularınızı bastırmak” anlamına gelir, ancak antik Stoacılar bu doğrultuda hiçbir şeyi savunmamışlardır. Diğer herkes gibi, Stoacı filozofların da sevgi ve şefkat gibi normal, sağlıklı duygularla hiçbir sorunu yoktu. Filozof Epiktetos’un yazdığı gibi, Stoacı “heykel gıbi duygusuz” olmamalıdır. Bunun yerine Stoacılar, öfke, korku ve kaygı gibi kişiliği bastırabilecek aşırı, şiddetli ve olumsuz duyguları önlemeye yardımcı olmak için bir “tutku terapisi” geliştirdiler. Amaçları, bu olumsuz duyguları bastırmaktansa, onları anlamaya dönüştürmekti.

Bazı önemli Stoacı fikirler, “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” diyen ünlü Yunan filozofu Sokrates’e kadar uzanır (MÖ 470-39?), Diğer bir deyişle; “Kendini Tanı.” Mutlu bir yaşam sürmek için kendini bilmek esastır. Sokrates aynı zamanda jimnastik nasıl bedenlerimizi sağlıklı tutmak için tasarlanmışsa, ruhlarımızın sağlığını da önemseyen bir tür sanat olması gerektiğini öne sürüyordu. Sokrates “sanata” hiçbir zaman bir isim vermemiş olsa da açık ima “ruhu önemsemenin” felsefe ve filozofun rolü olduğuydu.

Bilginin mutluluk ve iyi bir hayat yaşamak için kritik olduğu ve felsefenin ruh için bir tür terapi olduğu şeklindeki bu iki fikir, Stoacılığın yola çıktığı temel dayanaklardı. Bir okul olarak Stoacılık, yaklaşık MS 300 yılında, Citiumlu filozof Zeno’nun (MÖ 334-262) Stoa Poikilâ veya “Boyalı Veranda”da (okulun adı da buradan gelmektedir) ders verdiği Atina’da
doğdu.

Dönemin diğer filozofları gibi, Stoacılar da “Mümkün olan en iyi hayatı yaşamak için ne gerekiyor?” sorusuyla yoğun biçimde ilgileniyordu. İnsanlar bu soruyu cevaplayabilirse, dünyanın kendisi çılgın ve kontrolden çıkmış gibi görünse bile gelişebileceğimize ve mutlu, sakin hayatlar yaşayabileceğimize inanıyorlardı. Bu Stoacılığı son derece pratik bir felsefe haline getirmiştir ve aynı zamanda bugün yeniden canlanmasını da açıklar, çünkü içinde bulunduğumuz zaman da -toplumsal, politik, ekonomik ve çevresel olarak— insanlara çılgın ve kontrolden çıkmış gibi gelmektedir.

Dünya kontrolden çıkmış gibi görünse bile, Stoacılar anlamlı, üretken ve mutlu hayatlar sürdürebileceğimizi düşünüyordu. Dahası, olumsuz durumlarda bile hayatlarımız sakin olabilir psikolojik ılımlılıkla karakterize edilebilir. Roma Stoacılığını Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius zamanlarında bir felsefi okul olarak bu kadar popüler yapan ve aynı zamanda bugün daha az stresli olmayan zamanlarda Stoacılığı popüler yapan şey, iyi, anlamlı ve sakin bir yaşam sürme projesine yapılan bu güçlü vurgudur.

İyi bir yaşam sürmeye yapılan bu vurgu aynı zamanda Stoacılığı çoğu filozofun fildişi kulesi dışındakiler için anlamsız olan soyut teorik konular lehine bu tür pratik insani kaygılardan vazgeçen modern akademik felsefeden ayırır. Ancak antik filozof Epikuros’un (MÖ 340-270) vurguladığı gibi, filozofun hiçbir insan ıstırabının terapötik olarak tedavi edilmediği yönünde argümanı boştur. Çünkü nasıl ki bedenlerin hastalıklarını dışarı atmayan bir tıp sanatının faydası yoksa, ruhu ıstırabından kurtarmayan bir felsefenin de faydası yoktur.

Benzer şekilde, Stoacılar “ruhun hastalıklarını” iyileştirmenin bir yolu olarak görüyordu. Bunu “tıbbi bir sanat”ın hatırlatıcısı olarak algılıyor, hatta filozof için “ruh doktoru” tanımını yapıyorlardı. Stoacılar felsefeyi, “yaşama sanatı” olarak da adlandırıyor ve Seneca kendi öğretilerini “tıbbi çareler” olarak tanımlıyordu. Bu “çareler”in kolluklarını iyileştirmede yardımcı olduğunu düşünüyor ve onları gelecek nesiller de dahil olmak üzere başkalarıyla paylaşmak istiyordu.

Tahmin edebileceğiniz gibi, Stoacı filozofların birçok konu hakkında farklı fikirleri vardı, ancak tüm Romalı Stoacı filozofların üzerinde uzlaştığı birkaç önemli nokta vardır. Onları başka bir felsefi okulun üyesi değil, Stoacı yapan da buydu. Stoacılığın bu temel fikirleri, Seneca’nın eserlerine de yansıtılmıştır ve çoğu ilk Yunan Stoacılarına kadar uzanır.

Stoacı düşüncenin bu sekiz anafikrinden bahsetmekte fayda var.

  1. Mutluluğu bumak için “doğayla uyum içinde” yaşa.
  2. Erdem veya kişinin içsel karakterinin mükemmelliği, tek gerçek iyiliktir.
  3. Bazı şeyler “bize bağlı” veya tamamen bizim kontrolümüz altındayken, diğerleri değildir.
  4. Dış dünyada başımıza gelenleri kontrol edemesek de içsel yargılarımızı ve hayattaki olaylara nasıl tepki verdiğimizi kontrol edebiliriz.
  5. Olumsuz bir şey olduğunda veya sıkıntılı bir durumla karşılaştığımızda buna şaşırmamalı, bunu daha iyi bir durum yaratmak için bir fırsat olarak görmeliyiz.
  6. Erdem veya mükemmel bir karaktere sahip olmak, kendi içinde bir ödüldür. Ama aynı zamanda “eudaimonai” veya “mutluluk” ile sonuçlanır. Bu bir zihinsel huzur ve içsel neşe halidir.
  7. Gerçek felsefe “ilerlemeyi” kapsar.
  8. Bireyler olarak topluma katkıda bulunmamız çok önemli.

Neron, Seneca’yı yaşlı bir adam olarak intihar etmeye zorladığında bile -ki bu mevcut alternatif infaz biçimlerine göre çok daha fazla tercih edilirdi- Seneca, orada bulunan birkaç arkadaşına felsefe hakkında son bir konuşma yapmak için kendi ölüm gerçeğinden yararlandı, tıpkı Sokrates’in baldıran zehri içmeye zorlandığında yaptığı gibi.

“Seneca, iyi bir Stoacı gibi” felsefi eğitiminin bir parçası olarak uzun yıllar boyunca kendini ölüme hazırlamıştı ve hayatını teslim ederken tek bir endişe ya da kaygı belirtisi göstermedi.

Oldukça gerçekçi biçimde, “Neron’un gaddarlığını kim bilmiyordu? Annesini ve erkek kardeşini öldürdükten sonra, ona vasisinin ve öğretmeninin öldürülmesini eklemekten başka yapılacak bir şey kalmamıştı” demiş olduğu bilinir. Seneca’nın felsefeyle ilgili son sözleri bize ulaşmamış olsa da Sokrates’in ölümüyle ilgili sözlerini tekrarladığı düşünülebilir: “Beni öldürebilirsiniz ama bana zarar veremezsiniz.” veya farklı biçimde de ifade edecek olursak: “Beni fiziksel olarak öldürebilirsiniz, ama içimdeki karakteri yok edemezsiniz.”

Seneca’nın yazılarını okursanız, fark edeceğiniz en çarpıcı şeylerden biri, iki bin yıl önce yazıyor olmasına rağmen günümüz dünyasını nasıl tam olarak tarif ettiğidir.

Roma’nın zengin yurttaşları; tüketiciliği bir sanata dönüştürmüşlerdi ve fiziksel lüks ve hedonizmden zevk alıyorlardı. Yaşadığımız çağda, nasıl kışın ortasında bir süpermarkete girip dünyanın dört bir yanında yetişen portakal ve avokadoları satın alabiliyorsak, Romalılar da uluslararası ticareti o kadar geliştirmişlerdi ki nadir bulunan mallar, yiyecekler ve lüks ürünler uzak ülkelerden Roma’ya akın ediyordu.

Üst sınıf Romalılar, zenginliklerini bir sosyal statü göstergesi olarak sergilemeyi saplantı haline getirmişti. Bugün “komşuyla aşık atmak” dediğimiz şey Antik Roma’da bile vardı. Seneca’nın tanımladığı gibi:

Ne kadar çok şeyi sadece başkaları satın aldığı ve pek çok evde olduğu için ediniyoruz. Pek çok sorunumuz başkalarının örnek aldığımız gerçeğiyle açıklanıyor. Aklın izini sürmek yerine gelenekler tarafından yanlış yönlendiriliyoruz. Bir şeyi yalnızca birkaç kişi yapsa onları taklit etmezdik. Ancak çoğunluk belirli bir şekilde davranmaya başladığında, sanki bir şey daha sık olduğu için daha onurlu olmalıymış gibi biz de onların izinden gidiyoruz.

Romalılar daha önceki zamanlarda mütevazı bir şekilde yaşarken, artık durum böyle değildi.

Son olarak, Seneca’nın döneminin yüksek meblağlarda harcama yapılan Roma kültüründe, bugünün ünlüleriyle ilişkilendirilen, bugün Hollywood tabloidlerinde ve ünlülerin dedikodu sitelerinde okuduğumuz türden aşırılıklar sergileniyordu. Seneca’ya göre:

Nefsine düşkün insanlar tüm yaşamları boyunca ilgi odağı olmak isterler. Dedikodu susarsa, kendilerini kötü hissedecek ve yeniden dile düşmek için bir şey yapacaklardır. Birçoğu büyük miktarda para kaybeder ve metres tutar. Bu kalabalığın içinde kendine bir isim yapmak için savurganlığı kötü şöhretle birleştirmeniz gerek. Böyle hareketli bir kasabada sıradan ahlaksızlıklar rapor edilmez.

Bunların bugün kulağa sıradan gelmesinin basit nedeni, insan doğasının değişmemiş olmasıdır. Bugün kültürümüz teknolojik olarak çok daha gelişmiş olsa da psikolojik anlamda Seneca’mn zamanının insanlarıyla tamamen aynıyız. Bizler açgözlülük, hırs, endişe, korku, keder, öfke, finansal kaygı, cinsel istek ve bağımlılıkların yanı sıra iyi insanlar olma ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirme arzusundan mustarip karmaşık yaratıklarız.

Seneca, felsefeyi zorlayıcı olmayan mantıksal argümanlara indirgeyen zamanının akademik filozoflarını defalarca eleştirdi. Yaklaşımları ikna edici görünmüyordu ve insan ihtiyaçlarını ele almaktan uzaktı. Seneca, “gerçek felsefe” ile kelime oyunu, salt bir entelektüel oyun olarak gördüğü alternatifi arasında güçlü bir ayrım yapıyordu. Zamanının birçok filozofunun, insan yaşamını iyileştirebilecek canlı fikirleri keşfetmek yerine, vurguları analiz etmeye ve kılı kırk yarmaya odaklandığını söylüyordu. Gerçek öğrenmenin sınıf için değil, yaşam için olduğu konusunda ısrar ediyordu. Seneca’nın felsefi fikirleri hem sistematik hem de tutarlıydı, ancak bir yazar olarak bu fikirleri çekici ve ilginç şekilde
sunmanın önemini anlıyordu. Felsefeyi edebi beceri ve dramatik etkiyle aktararak felsefeye hayat vermiş ve akılda kalıcı kılmıştır.

Lucilius, Seneca’yı hem yakın bir arkadaşı hem de felsefi akıl hocası ve danışmanı olarak görüyordu, bu Seneca’nın oynamaktan mutlu olduğu bir roldü. Bazen bir arkadaş mükemmel bir akıl hocası olabilir. Çoğu zaman, sizi iyi tanıyan biri, bir yabancıdan geldiğinde yersiz ve hatta düşmanca hissettirecek samimi geribildirimler sunabilir. Sonuç olarak, Mektuplarda, Seneca’nın (Stoacı bakış açısıyla) Lucilius’un zihinsel olarak kaygılanmasına yol açan türden yanlış fikirleri oldukça sert biçimde “geri ittiği” pek çok yer vardır.

Seneca, Lucilius’u iyi tanıyordu ve gerektiğinde, sorunlarının temelinde yatan inançlara ciddi biçimde yaklaşmasına yardımcı oluyordu. Seneca daha sonra Lucilius’u olaylara başka bir perspektiften bakması için cesaretlendirecek ve durumu yeni bir çerçeveye oturtmasına yardımcı olacaktı. Seneca’nın mektuplarından bazıları, bir terapistin danışanını kendi düşünce kalıplarını sorgulamaya zorladığı günümüz psikoterapi seanslarına çok benzer.

Bir arkadaşla vakit geçirmek, birbirinizin arkadaşlığından keyif almanın ve anlamlı sohbetler etmenin en iyi yoludur. Ancak bu her zaman mümkün olmaz. Antikçağda mektup, arkadaşlıklar kurmanın, sürdürmenin ve güçlendirmenin, ayrılık alanında köprü oluşturmanın bir aracıydı. Seneca’nın Lucilius’a yazdığı gibi: “Senden, anında yanında olduğumu hissettirmeyen hiçbir mektup almam.”4 Mektuplar yerini büyük oranda e-postaya bırakana kadar —ki bu da çok uzun zaman önce olmadı— bu işlevi yerine getirmeyi sürdürdü. Ne yazık ki e-postanın icadıyla hayati bir şeyi kaybettiğimizi düşünüyorum. E-postalar hızlı ve verimli olsa da sahipsizlik ve asılsızlık duygusu verme eğilimindeler. Mektup ve e- posta karşılaştırıldığında, iyi yazılmış normal bir mektup önemli ölçüde farklı, bireyin kişiliğini ve içsel düşüncelerini daha derinden yansıtan bir deneyim sunabilir. E-postaları çabucak unutsak da boş bir mektup tatmin edici olabilir ve özel bir yerde saklayabileceğimiz bir şeydir.

Mektup yazmanın modasının geçmiş olduğu gerçeğinin, hakkında çokça okuduğumuz “yalnızlık salgını”na en azından küçük bir katkı sağladığına inanıyorum. İronik biçimde, Facebook gibi sosyal medya platformları bizi yüzlerce kişiyle buluştursa da pek çok insan her zamankinden daha yalnız hissediyor. Sanırım bunun nedenini anlıyorum, sosyal medyada gerçekleşen iletişimin seviyesi, insanlar olarak mutlu olmamız ve gelişmemiz için gereken gerçek sohbetlere kıyasla oldukça sınırlı. Mektuplar süregelen konuşmaları içerebilse de sosyal medya öncelikle yorumlardan oluşuyor ve bunlar çok farklı iki şey.

Aristoteles (MÖ 384-322) YAKLAŞIK iki bin yıl önce üç farklı arkadaşlık biçimi olduğunu ve anlamlı arkadaşlıklar olmadan mutlu bir hayat sürmenin mümkün olmadığını yazarken arkadaşlığın önemini vurguluyordu. Bugün bir üniversitede felsefe dersinde arkadaşlık üzerine çalışmanız pek olası olmasa da bu Aristoteles için o kadar önemliydi ki etik üzerine yaptığı ana çalışmanın beşte birini etiğe, Nikomakhos’a Etik’e, arkadaşlığın doğasını ve önemini keşfetmeye adadı.

Aristoteles, arkadaşlığın en temel düzeyinin karşılıklı fayda sağlamaya dayandığını açıklar. Bu tarzda fayda sağlamaya yönelik arkadaşlıkların iş için bir çevre edinmeye yönelik bir etkinlikte kurabileceğiniz türden bağlantılara benzediğini görebiliriz. Bunlar en sığ ve kısa ömürlü arkadaşlık türleridir. Genellikle benmerkezci olduklarından birinin sunduğu avantaj ortadan kalktığında arkadaşlık da biter. Şahsen ben, bu insanlara arkadaş değil, tanıdık derdim. Seneca’nın sözleriyle: “İnsan sadece kişisel kazanımını artırmak için bir arkadaş edindiğinde, gerçek arkadaşlık itibarını kaybeder.”

Bir sonraki arkadaşlık şekli, karşılıklı zevke dayanır. Bu zevk arkadaşlıkları birbirlerinin arkadaşlığından zevk alan insanları kapsar. Bu birlikte içtiğiniz, sinemaya gitmekten veya vakit geçirmekten hoşlandığınız biri olabilir.

Ancak Aristoteles için en derin arkadaşlık düzeyi her kişinin diğer kişinin karakterinde hayran olduğu bir şey gördüğü karşılıklı hayranlığa dayanır. Bu karakter arkadaşlıkları başka bir kişide fark ettiğiniz iyi veya erdemli bir şeye dayanır. Karakter arkadaşlıkları, güven ve zaman yatırımı gerektiren, kolayca ömür boyu sürebilen bağ türleridir. Aristoteles bu türden bir arkadaşlığı “mükemmel” olarak adlandırır ve bu, iç hayatınızı başka biriyle paylaşmayı içerir. Tüm arkadaşlıklar gibi, diğer kişi için gerçekten iyi dileklerde bulunmayı kapsar. Ve zaman gerektirdiğinden, sahip olabileceğiniz gerçek arkadaş sayısı sınırlıdır.

Hem Aristoteles hem de Seneca için, başkalarının sevgisine ve bilgisine dayalı gerçek arkadaşlıklar olmadan hiçbir insan hayatı, yalıtılmışlık içinde tam olarak tatmin edici olamaz. Aynı derecede önemli biçimde, başkalarıyla zaman geçirerek ve diyalog kurarak içsel niteliklerimizi de geliştirebiliriz. Arkadaşlar birbirinin aynası gibidir, çünkü başka bir insanda kendinizde gelişmemiş olan iyi nitelikler gördüğünüzde, bu karakterinizi geliştirmeniz, daha iyi bir insan olmanız için size ilham verir.

Bu, Seneca ve Lucilius’un uyguladıkları, yalnızca felsefi olmayıp, aynı zamanda gerçek sevgiyle dolu arkadaşlığın kaybolan sanatıdır. Bugün pek çok kişinin hoş diyaloglar ve başka birinin esenliği için duyulan arzuya dayanan ama pek fazla iyi rol modelimizin olmadığı bu türden bir arkadaşlığın özlemini duyduğundan eminim. Elbette, içsel olarak anlamlı olduğu duygusunu veren bu ender, daha derin kalitedeki arkadaşlıklar, bizi daha insan ve daha canlı hissettirir. Bu tür arkadaşlıklar yalnızca yaşam kalitemizi iyileştirmekle kalmaz, aynı zamanda bizi daha iyi insanlar haline getirir.

Seneca’nın fark ettiği gibi, ancak hatalarınızın veya sizde eksik olabileceklerin farkına vardığınızda gerçek ilerleme kaydetmek mümkündür.

Bu fikir ilk olarak Sokrates ile ilişkilendirildi. Sokrates’in, bunu Diotima adındaki bilge bir rahibeden öğrendiği söylenir. Diotima’nın Sokrates’e söylediği gibi: “Tanrılar kusursuz bilgeliğe sahiptir, bu yüzden bunu aramazlar. Çoğu insan bilgelikten yoksun olduğunu bile bilmez, bu yüzden de onu aramaz. Nihayetinde, ancak bir şeyin eksik olduğunu fark ederseniz bilgelik aramak mümkündür.”

Diğer bir deyişle, hatalarınızın farkında değilseniz, kendi kendinizi sorgulamazsanız ve değerlerinizi ciddi olarak irdelemezseniz, gerçekte bunların farkında değilsiniz demektir veya çok az ilerleme kaydeder ya da hiç ilerlemezsiniz.

Seneca gibi Romalı Stoacılar için her şey bilgeliğe doğru ilerlemeye ve daha iyi bir karakter geliştirmeye odaklanmıştı, nihai hedef Stoacı bil bilge veya bilge kişi olmaktı.

Stoacılığın kurucusu Citiumlu Zeno Sokrates’in hayatından ve düşüncesinden güçlü biçimde etkilenmiştir. Ancak Zeno, başka bir Yunan felsefe okulu olan Kiniklerden de etkilenmiştir. Radikal bir özgürlük durumu arayan Kinikler, Atina sokaklarında dilenciler olarak yaşadılar ve toplumsal geleneklere açıkça meydan okuyan uç noktada söylemleri ve kişisel davranışlarıyla ünlendiler. (Platon’un Kinik filozof Diogenes’i “çıldırmış bir Sokrates” olarak tanımladığı iddia ediliyordu.) Zeno’nun daha radikal fikirlerinin neredeyse tamamı Kiniklere uzanıyordu. Benzer şekilde, erdemin ya hep ya hiç meselesi olduğu fikri (ve bilge fikri) Kiniklerden geliyordu.

Stoacı bilgenin temel fikrine dair kesinlikle yanlış bir şey yoktur. Aslında bu çok faydalı bir kavram. Sorun, erdemin ya hep ya hiç meselesi olduğu fikrindedir.

Seneca gibi daha sonraki Roma Stoacıları, bana asıl Yunanlılardan çok daha gerçekçi geliyor. Yunan Stoacıları bilgeyi mesafeli ve duygusal olarak bağımsız bir varlık türü olarak tanımlarken, Seneca bilgeyi daha insan gibi gösterdi. Ayrıca Stoacı bilgenin nasıl herkes gibi, normal insan duygularına tabi olduğunu vurguladı. En önemlisi, Romalı Stoacılar, erdeme doğru ilerlemeye veya karakterlerini geliştirmeye çalışan insanlara vurgu yapmışlardır. Bu, Stoa felsefesiyle ilgili olarak üç grup insan olduğu anlamına geliyordu; bilgeler, ilerlemeciler veya bilge olma yolunda ilerleme kaydeden insanlar ve ilerleme kaydetmeyen üçüncü bir grup insan. Biz bu üçüncü gruba ilerlemeyenler diyebiliriz, ancak Romalı Stoacılar bu gruba bir isim vermediler, hatta onları tanımlamadılar. Buna rağmen, Seneca’nın yazdıklarında açıkça görebildiğimiz gibi, bu grup yanlış ve sorgulanmamış inançlara bilinçsizce bağlanmış veya bu inançların kölesi olmuş insanlardan oluşur. Amaçlarımıza yönelik olarak, Sokrates’in “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” sözünü hatırlayarak bu grubu sorgulamayanlar olarak tanımlayacağız.

Normal koşullarda Stoacı bir bilge mutlu, neşeli ve sakindir ve psikolojik dinginlik içindedir. Ayrıca, bir bilge hiçbir tutkuyu ya da aşırı öfke gibi şiddetli duyguları deneyimlemez çünkü bu tür yoğun duygular hatalı iç yargılardan kaynaklanır. Stoacı bilgeyi olumsuz duygulardan uzak tutan şey sağlam kararlar vermesidir, bu nedenle şiddetli duyguların ortaya çıkma şansı bile yoktur. Stoacı bilge, son derece nadir görülen türden bir felsefi varlıktır. Seneca’nın tabiriyle bu öyle nadir görülen bir durumdur ki bir bilge, bir Mısır Zümrüdüanka’sı gibi beş yüz yılda bir görülür. Yanı sıra, neredeyse her Stoacı filozof bilge veya mahir kişiden bahsederken, içlerinden biri bile Stoacı bilge olduğunu iddia etmemiştir. Geçmişi yüzyıllara dayanın Stoacı okulda, gerçek bir bilge olarak en çok tanımlanan kişi Sokrates’ti.

  • Öyleyse, bilgelik imkansız değil de inanılmaz derecede nadirse bu fikrin pratik değeri nedir?

Sonuç olarak, bilge, öğrencilere hedefleyecekleri bir şey vermek ve onları doğru yönde hareket ettirmek için bir pusula veya kuzey yıldızı olan bir tür rol modeldir. Seneca’nın biyografisini yazan Emily Wilson’ın sözleriyle: “Mükemmel Stoacı bilge figürü Seneca’yı bir soyutlama olarak değil, okuyucularının birbirlerine karşı daha iyi davranmalarını sağlayan bir araç olarak ilgilendirir.”

Şu anda bu kitabı okuduğunuz gerçeği göz önüne alındığında, meraklı bir insan olduğunuz, yeni şeyler öğrenmeye ilgi duyduğunuz ve tam olarak aymaz olmadığınız (veya tam olarak mahir de olmadığınız), ama ortadaki “ilerlemeciler” dediğimiz gruba dahil olduğunuz neredeyse kesindir. Bir ilerlemeci, kendisinin halihazırda mahir olmadığını fark eden, dolayısıyla gelişme ve daha iyi bir insan olma kapasitesine sahip olan kişidir. Bu Seneca’nın yazılarının hedef kitlesidir ve kendisini ve Lucilius’u da bu kategoriye dahil etmiştir.

İlerlemeci, bir Stoacılık öğrencisi, bir prokopton veya “ilerleme kaydeden kişi” için kullanılan Eski Yunanca terimin bir çevirisidir. Stoacı filozofların hiçbiri kusursuz bilgeler olduklarını iddia etmedikleri ve her gün öz-yansıtma ve çeşitli alıştırmalar yoluyla ilerleme kaydetmeye çalıştıkları için, Stoacı filozofların tümü ilerlemeciydi.

Nihayetinde, bir insan olarak ilerleme kaydetmek için önce kusurlu olduğunuzu (veya gelişmek için bir nedeniniz olduğunu) anlamanız ve ikincisi, gelişme arzusuna sahip olmanız gerekir. Seneca’nın mektuplarında en sık kullandığı kelimelerden birinin “ilerleme” ya da bilgeliğe doğru ilerleme olması tesadüf değildir. Ve hükmettiği gibi: “İlerleme büyük oranda ilerleme kaydetme arzusuna dayanır.” Çünkü bu arzu olmadan ilerlemenin kendisi imkânsızdır.

Her gün karakterlerimizi küçük veya önemli şekillerde test eden, bize dikkatli, erdemli olmak ve mümkün olan en iyi (veya en akıllıca) değerlendirmeleri yapmak için sürekli fırsatlar veren yeni durumlar ortaya çıkar.

Günler boyunca aldığım notlar nasıl daha iyi hayat yaşanacağına dair düşünceleri içeriyordu. Bu notları kendime yazarak inanç ve değerlerimi gözden geçirmiş ve bunları yaşamda nasıl uygulayabileceğime dair düşünmüştüm. Her gün öz-yansıtma ve ilerleme için yeni bir fırsattı. “Yapılmakta olan çalışma” tıpkı kişinin karakterini geliştirmesinin yapılmakta olan bir çalışma olması gibi.

Gün içinde yaptığınız hataları inceleyerek ve gelecekte nasıl daha iyi hareket edebileceğinizi irdeleyebilirsiniz. “Artık bunu kesinlikle yapma, şimdi seni affediyorum” diyebiliyorsanız hatalarınızdan neden korkasınız ki?

Uygulama için birkaç soru:

  • Nerede yanlış yaptım?
  • Neyi doğru yaptım?
  • Neyi yarım bıraktım?
  • Gelecekte neyi daha iyi yapabilirim?

Tek “felsefi egzersiz” türü değil, istikrarlı ve kademeli bir ilerleme sağlamak için her gün davranışınızı gözden geçirmeye kendinizi teşvik edebilirsiniz. Günlük yaşamlarımız kusursuz olmaktan çok uzak gibi görünebilse de bazen doğada deneyimlenen, başka yerlerde ne kadar ıstırap veya kargaşa yaşanma ihtimali olsa da dünyanın yüce güzelliğini ve mükemmelliğini görebildiğimiz nadir anlar vardır. Ve ben böyle anlarda gökyüzüne açılan penceremden yıldızlara bakarak yüce yaratıcıya her şey için teşekkür ederim.

Hayatlarımız sınırlı olduğundan, her insanın sınırlı bir zamanı vardır. Bununla birlikte, birçok insan her ne sebeple olursa olsun zamanına değer vermez ve hayatını anlamsız uğraşlara harcar. Daha sonra, hayatlarının sonuna geldiklerinde, yaptıkları hatayı anlar ve derin bir pişmanlık duygusu yaşarlar. Seneca’nın “zamanın değeri” tüm yazılarının ana temasıdır. Seneca, “Hayat onu nasıl yaşayacağını bilirsen uzundur” diye yazar. “Yaşayacak kısa bir zamanımız yoktur, ama bu zamanın büyük bölümünü boşa harcarız. Hayat yeterince uzundur ve hayatlarımıza iyi yatırım yaparsak en büyük şeyleri bile başarmamıza yetecek ölçüde bize sunulmuştur. Ama hayat, dikkatsizlik ve lüks arayışıyla eriyip gittiğinde ve ölüm nihayet üzerimize çöktüğünde, biz onun geçtiğini anlamadan hayatın yanımızdan geçip gittiğini fark ederiz.”

Seneca’ya göre çalışırken temel görevlerimizi yerine getirmeli, önemsiz şeylerden kaçınmalıyız. Bu, onun tarif ettiği önemsiz “meşguliyetin” büyük bölümünü ortadan kaldıracaktır; üzerimize düşen görevler bitince de dinlenmeli ve aklımızı daha iyi şeylere vermeliyiz.

Seneca “yaşamayı öğrenmek bütün bir ömür sürer” der…

Seneca İle Kahvaltı, Yaşam Sanatı İçin Stoacı Bir Rehber, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Roma İmparatorluğu’nun en etkili felsefesi olan Stoacılık, öngörülemeyen bir dünya karşısında, karakterimizi güçlendirmek için canlandırıcı ve halen geçerliliğini koruyan etkili yollar sunar. Stoa geleneğinin en yetenekli ve insancıl yazarı olarak geniş çapta tanınan Seneca, özgürlük ve bizim için anlamlı olan bir amaçla yaşamayı öğretiyor.

Tüm arkadaşlıkların bir değeri olsa da en değerlileri, bize ve diğerlerine dünyayı ve kendimizi daha derinden anlamamız için yardımcı olanlardır.

Yakın bir arkadaşına yazdığı yüzden fazla mektubu içeren en kalıcı çalışması, zorluklarla nasıl başa çıkılacağının yol haritasını, “keder, kaygı ve öfkenin” üstesinden nasıl gelineceği, aksiliklerin nasıl büyüme fırsatlarına dönüştürüleceği ve arkadaşlığın gerçek doğasını tanımanın hayatımıza katacağı zenginliklerin neler olduğu” sorularına derin bir öngörü ile verdiği zamansız cevaplarıyla çiziyor.

Seneca ile Kahvaltı kitabında filozof David Fideler, Seneca’nın eserlerini, hayatın içinden pratiklerle inceliyor ve fikirlerini aşırı basitleştirmeden kaçınarak, anlaşılır bir şekilde açıklıyor. Stoacı felsefenin izinde, günlük ritüellerin keyifli yanlarını keşfettiğinizde, hayatınızın nasıl değiştiğine inanamayacaksınız.

Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin