“Önümüzdeki otuz yılda dünyanın oldukça huzursuz ve eziyetli bir yer olacağını düşünüyorum; bunun içinde olmak ve olmamak arasında çok fazla bir uzlaşının da mümkün olacağını sanmıyorum..”

J. Robert Oppenheimer, 10 Ağustos 1931

Merhaba,

Hocam bilgisayardaki yazı işlerini yaparken, kütüphanedeki kitapları incelemeye koyuldum. “Amerikalı Prometheus” adlı eser raftan göz kırparken hemen uzanıp yerinden aldım. Üzerinde “Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmine ilham veren eser” yazıyordu. 2023 yılında filmini izlemiştim. Kitabın mis gibi kokusunu içime çekerek Hocamın masasına döndüm. “Prometheus, önemli bir kelime…”dedim.

Prometheus, Hint-Avrupa dil ailesindeki “önce” öneki olan “pro” ve “metheus” olarak ayrılır. Metheus sözcüğünün yakın kökeni, “matematik” sözcüğünün bile dayanağı olan, Yunanca “öğrenmek” anlamındaki “math-”tır. Grekler, mitolojideki Prometheus’a “önceden öğrenen” anlamını yükleyerek onu bir kahin tanrı olarak nitelendirmişlerdir. Uzak kökeni ise Sanskritçeye dayanır. Prometheus, Hint mitolojisindeki ateş tanrısı Agni ile eşlenebilir. Sanskritçedeki “yakmak” anlamında kullanılan “mathaya” Grekçedeki “metheus” sözcüğünün mitolojik kaynağını böylece açıklar; Prometheus ateşi çalarak insanları yaratmıştır…

Prometheus, hem insanlık için bir kahraman, hem de bir uyarıcı. Ateşi çalarak, insanlara bir yandan yarar sağlamış, ancak buna karşılık Tanrıların öfkesini üzerine çekmiştir. Bu mitolojik öykü, insanlığın bilgiye ve güce ulaşma çabasıyla da derin bir bağlantı kurar. Ancak bu bilginin ve gücün, beraberinde büyük sorumluluklar getirdiğini unutmamak gerek.

Hocam bilgisayardaki işine bir süre ara verdi. “Kitap, hediye geldi. Okumak istersen al. Kitap paylaşımı yapmış oluruz.” dedi. Ve tekrar bilgisayara döndü. Sözleri kulaklarımda yankılanırken edebiyatın büyülü gücüyle üç boyutlu zihin yolculuğuna çıktım.

İstanbul’da, yaşarken evime ziyarete gelmişti. Kahvelerimizi içerken arkadaşım “Bu yaz okumak için müsait olacağım. Tavsiye edebileceğin kitap neler var?” diye sordu. Hemen kütüphaneye gidip kucak dolusu kitabı masaya bırakarak, anlatmaya başlamıştım.

Sonbahara doğru yine kahve eşliğinde sohbet ederken arkadaşıma “Sahi” dedim. “Kitapları okuma imkanı bulabildin mi?” Soru karşısında şaşırmış suratı kararmıştı. “Onlar mı?” “Kitaplar mı?” “Yok” dedi. Devamını soramayacağımı kullandığı dilden ve yüz ifadesinden anlamıştım. Kitapların insanlar arasında bir bağ oluşturması, paylaşılan anıların ve düşüncelerin bir ürünü gibi. Ancak, kitabın kaybolma veya başkalarına verilme ihtimali, her bibliyofili zorlayan bir durum. Çünkü her kitap bir “dost” gibidir, ona sahip olmak, ona dokunmak, onunla birlikte büyümek, bir anlamda bir tür güven verir.

Çok üzüldüğümü hatırlıyorum… Milat saydığım o günden beri “Kadim Dostlar”ımı kimseye emanet etmiyorum. Kitapların, özellikle de bir bibliyofil için, sadece bilgi taşıyan araçlar olmadığını belirmek isterim. Kitaplar, geçmişin ve anıların taşıyıcıları, hatta bazen bir dost, bir yol arkadaşı gibidir. Onları başka biriyle paylaşmak, bir anlamda bir parçamızı başkasına vermek gibi olur.

“Amerikalı Prometheus”un Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmiyle ilişkilendirilmesi, kitabın içerdiği derinlik ve tarihsel önemi bir başka boyutta ele alıyordu. Kitabı alıp almama konusunda biraz tereddüt yaşadım. Hocamın nazik teklifi karşısında “Okuyup hemen getirmek isterim.” dedim.

Amerikalı Prometheus, sadece Oppenheimer’ı değil, aynı zamanda 20. yüzyılın en kritik bilimsel ve politik dönemlerinden birini de yansıtıyor. Oppenheimer’ın hayatı, bilimsel başarıları ve ahlaki ikilemleri, özellikle atom bombasının yaratılması ve kullanımı konusundaki sorumluluğu üzerine düşüncelere dalmamızı sağlıyor. Bu kitap, bir yandan Oppenheimer’ın hayatını anlatırken, diğer yandan insanlık tarihinin en karmaşık ve çelişkili anlarını da gözler önüne seriyor. Kitap, bu yüzden sadece Oppenheimer’ın yaşamını değil, aynı zamanda bilim, etik, sorumluluk ve insanlık adına büyük sorular sormamıza neden oluyor. Nobel ödüllü bir bilim insanı olmadan önce Oppenheimer’ın içsel yolculuğuna ve karşılaştığı ideolojik çatışmalara da tanıklık ediyoruz. Bu, kitabı okuyan herkese farklı bakış açıları ve içsel keşifler yapma imkânı tanıyor.

Kitaplar, bize sadece bilgi değil, aynı zamanda hayatımızı yönlendirecek düşünceler, duygu ve deneyimler sunar. “Amerikalı Prometheus” gibi eserler, insanın içsel çatışmalarını, bilimsel buluşlarının insanlık için ne anlama geldiğini ve bu süreçteki sorumluluklarını anlamamıza yardımcı olur. Ve tüm bu süreçler, zaman zaman bir “bibliyofil” için bir tür “büyülü yolculuk” olur.

Robert’ın bilinmezlikten şöhrete, New York City’den New Mexico, Los Alamos’a giden yolculuğu, yirminci yüzyılın bilim, sosyal adalet, savaş ve Soğuk Savaş’ındaki büyük mücadelelere ve zaferlere onu da dâhil etti. Yolculuğunda olağanüstü zekâsı, ebeveynleri, Etik Kültür Okulu’ndaki öğretmenleri ve gençlik deneyimleri onun rehberleri oldu. Profesyonel olarak gelişimi 1920’lerde Almanya’da, sevdiği ve dünyaya tanıttığı yeni bir bilim olan kuantum fiziğini öğrendiği yerde başladı. 1930’larda, Berkeley, California Üniversitesi’nde, araştırmalar için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en önemli merkezi inşa ederken, yurt içindeki Büyük Buhran’ın sonuçları ve yurt dışındaki faşizmin yükselişi nedeniyle ekonomik ve ırksal adalete ulaşmak için verilen mücadelede, çoğu komünist ve sempatizan olan arkadaşlarıyla aktif olarak çalışmaya başlamıştı. O yıllar hayatının en güzel yıllarıydı. On yıl sonra sesini susturmak için bu kadar kolay kullanılmaları, savunduğumuz demokratik ilkelerin ne kadar hassas bir dengede durduğunu ve ne kadar dikkatle korunması gerektiğini hatırlatıyor. 

Oppenheimer’ın 1954’te çektiği ıstırap ve yaşadığı utanç, McCarthy döneminde benzeri görülmemiş bir şey değildi. Ama bir davalı olarak, kendisinin benzeri yoktu. Amerika’nın Prometheus’uydu o, “atom bombasının babasıydı.” Güneşin müthiş ateşini savaş zamanında ülkesi için doğadan çekip alma çabalarında öncü rol üstlenmişti. Daha sonra, bunun tehlikeleri hakkında temkinle ve potansiyel faydaları hakkında umutla konuşmuştu ve daha sonra, neredeyse umutsuzca, ordu tarafından benimsenen ve akademik stratejistler tarafından teşvik edilen nükleer savaş önerileri hakkında eleştirel bir şekilde şunları söylemişti:

“Etiği her zaman insan yaşamının temel bir parçası olarak gören [ancak] neredeyse herkesin öldürülme tehlikesi hakkında sadece ileriye dönük oyun kuramı terimleriyle konuşabilen bir medeniyet için ne söyleyebiliriz?” 

1940’ların sonlarında, ABD-Sovyet ilişkileri kötüleştikçe, Oppenheimer’ın nükleer silahlar hakkında sürekli çetin sorular sorma iştahı, Washington’ın ulusal güvenlik birimlerini büyük ölçüde rahatsız etti. Cumhuriyetçilerin 1953’te Beyaz Saray’a dönmesi, Lewis Strauss gibi büyük nükleer misilleme savunucularını Washington’da güçlü pozisyonlara yükseltti. Strauss ve müttefikleri, politikalarına meydan okuyabileceğine inandıkları tek adamı susturmaya kararlıydılar. 

1954’teki Oppenheimer eleştirmenleri, siyasetine ve mesleki yargılarına, daha doğrusu yaşamı ve değerlerine saldırırken, onun hırsları ve tedirginlikleriyle dehası ve naifliği, kararlılığı ve korkulan, stoacılığı ve şaşkınlığı gibi birçok kişilik özelliğini gözler önüne serdi. AEC’nin Personel Güvenlik Soruşturma Heyeti’nin, J. Robert Oppenheimer Meselesi Üzerine adlı bin sayfayı aşkın dökümlerinde çok şey ortaya serildi ama dökümlerde düşmanlarının, bu karmaşık adamın ilk yıllarından beri kendi etrafında inşa ettiği duygusal zırhı pek delip geçemedikleri de görüldü. Amerikalı Prometheus, Robert’ın yirminci yüzyılın başında New York’un Yukarı Batı Yakası’ndaki çocukluğundan 1967’deki ölümüne kadar bu zırhın ardındaki esrarengiz kişiliği keşfediyor. Bu kitap bir kişinin toplum önündeki davranışlarının ve politik kararlarının (ve Oppenheimer’ın durumunda belki de biliminin) bir ömür boyu yaşanan özel deneyimlerle şekillendiği inancıyla araştırılan ve yazılan, derinlemesine kişisel bir biyografidir.

Yirmi beş senelik bir çalışmanın eseri olan Amerikalı Prometheus, yurt içi ve yurt dışındaki arşiv ve kişisel koleksiyonlardan toplanan binlerce kayda dayanıyor. Oppenheimer’ın Kongre Kütüphanesi’ndeki büyük yazı koleksiyonundan ve çeyrek asırdan fazla süren gözetim boyunca biriken binlerce sayfalık FBI kayıtlarından yararlanıyor. Toplum hayatında çok az insan böyle bir incelemeye maruz kalmıştır. Okuyucular, Oppenheimer’ın FBI dinleme cihazları tarafından kaydedilen ve yazıya dökülen sözlerini de “duyacaktır” Ne var ki yazılı kayıtlar bile bir insanın gerçek yaşamının sadece bir kısmını anlattığı için, Oppenheimer’ın en yakın arkadaşlarından, akrabalarından ve meslektaşlarından neredeyse yüz kişiyle görüştük. 1970’li ve 1980’li yıllarda görüşülen kişilerin birçoğu artık hayatta değil. Ancak anlattıkları hikâyeler, bizi nükleer çağa götüren ve (bizim de daha sonraları sürdürdüğümüz gibi) nükleer savaş tehlikesini ortadan kaldırmanın bir yolunu bulmak için başarısız bir mücadele sergileyen olağanüstü bir adamın ayrıntılı bir portresini gözler önüne seriyor. 

Oppenheimer’ın hikâyesi aynı zamanda bize halk olarak kimliğimizin nükleer kültürle yakından bağlantılı kaldığını hatırlatıyor. E. L. Doctorow, gözlemini, “Bomba 1945’ten beri hep aklımızda,” diye aktarıyor.  “Önce silahımız, sonra diplomasimiz ve şimdi de ekonomimiz hâline geldi. Bu kadar güçlü bir şeyin, kırk yıl sonra, kimliğimizi şekillendirmediğini nasıl düşünebiliriz? Düşmanlarımıza karşı yaptığımız büyük golem mantığı, inancı, vizyonuyla kültürümüz, bomba kültürümüzdür.” Oppenheimer, serbest kalmasına katkıda bulunduğu nükleer tehdidi kontrol altına alarak bizi bu bomba kültüründen cesaretle uzaklaştırmaya çalıştı. En etkileyici çabası, Acheson-Lilienthal Raporu olarak bilinen (ancak aslında Oppenheimer tarafından tasarlanan ve büyük ölçüde yazılan) atom enerjisinin uluslararası kontrolü planıydı. Bu plan, nükleer çağda rasyonel davranmak adına hâlâ müstesna bir model olmaya devam ediyor. 

Ne var ki yurt içi ve yurt dışındaki Soğuk Savaş siyaseti planın elini kolunu bağladı ve Amerika, sayısı gitgide artan diğer uluslarla birlikte, gelecek yarım yüzyılda da bombaya kucak açtı. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, nükleer kıyım tehlikesi geçmiş gibi görünüyordu ancak başka bir ironik dönemeçte, yirmi birinci yüzyılda nükleer savaş ve nükleer terörizm tehdidi belki de hiç olmadığı kadar yakınlaştı. 

11 Eylül sonrası dönemde, atom bombasının babasının nükleer çağın başlangıcında bizi bunun Amerika’yı kontrolsüz saldırılara karşı daha savunmasız hâle getiren ve ayrım gözetmeyen bir terör silahı olduğu konusunda uyardığını hatırlamakta yarar vardır. 1946’da kapalı bir Senato oturumunda “üç dört adamın [atom bombası] parçaları New York’a sokup tüm şehri havaya uçurup uçuramayacağı” sorulduğunda, “Elbette yapabilir ve New York’u yok edebilirler” diye yanıt verdi. Dehşete kapılan bir senatörün, “Şehrin bir yerine saklanmış bir atom bombasını tespit etmek için ne kullanırsınız?” sorusuna Oppenheimer, “Tornavida [her sandığı ve valizi açmak için],” diye espriyle karşılık verdi. Nükleer terörizme karşı tek savunma nükleer silahların ortadan kaldırılmasıydı. 

Oppenheimer’ın uyarıları görmezden gelindi ve nihayetinde susturuldu. Zeus’tan ateş çalan ve onu insanlığa bahşeden asi Yunan tanrısı Prometheus gibi, Oppenheimer da bize atom ateşini verdi. Ama sonra, onu kontrol etmeye, bizi onun korkunç tehlikelerinden haberdar etmeye çalıştığında, Zeus’un karşılığı olan güçler, onu cezalandırmak üzere öfkeyle ayağa kalktı. Atom Enerjisi Komisyonu’nun soruşturma heyetinin muhalif üyesi Ward Evans’ın yazdığı gibi, Oppenheimer’ın güvenlik izninin iptal edilmesi “ülkemizin itibarına kara bir leke” çaldı. 

Sir Christopher Edward Nolan CBE (d. 30 Temmuz 1970; Londra), İngiliz film yönetmeni, senarist, yapımcı, görüntü yönetmeni ve editördür. Yönettiği filmler dünya çapında 6 milyar dolardan fazla hasılat elde etmiştir. Ayrıca 36 Oscar adaylığı ve 10 ödülü vardır. Oppenheimer filmiyle Altın Küre En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştır.

Sir Christopher Nolan şöyle der: “Bilim ve hükümetler arasında karmaşık bir ilişki vardır ve bu ilişki daha önce hiç Oppenheimer’ın hikayesindeki kadar açık şekilde gözler önüne serilmemiştir…”

Oppenheimer

Christopher Nolan tarafından yazılan ve yönetilen 2023 yapımı bir epik biyografik gerilim filmidir. Kai Bird ve Martin J. Sherwin tarafından yazılan 2005 yapımı American Prometheus kitabından uyarlanan film, Manhattan Projesi’nde ilk nükleer silahın geliştirilmesinde büyük rol oynayan Amerikalı teorik fizikçi J. Robert Oppenheimer’ın hayatını konu almaktadır.

Amerikalı Prometheus, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Kitap, yalnızca bir biyografi olmaktan çıkıp, derin bir insanlık ve bilimsel sorumluluk üzerine düşünme fırsatı sunuyor. Tıpkı Oppenheimer gibi, bu eser de kendi yolculuğuna çıkan herkesin düşüncelerini ve duygularını şekillendiriyor. Bu anlamda, kitap adeta bir yol haritası gibi. Oppenheimer’ın yaşadığı ikilemler, insanlık için önemli bir dönüm noktasını işaret ederken, her okurda farklı bir iz bırakıyor.

Oppenheimer, atom bombasını geliştirme sürecinde bilimsel bir deha olarak bir “başarı”ya imza atmıştı. Ancak bu başarının ne için kullanıldığı, onu hem tarihsel bir figür olarak hem de etik sorumlulukları açısından bir anlamda sorgulayan bir boyut oluşturuyor. Bilimsel bir başarı, doğru ya da yanlış bir şekilde kullanıldığında, sadece bireysel bir zafer ya da başarının ötesine geçer; toplumsal, etik ve insani sonuçları devreye girer.

Bir şeyi başarmanın ve bir yenilik yaratmanın sorumluluğu, genellikle o başarıyı nasıl kullandığınızla ilgilidir. İnsanlık için ilerlemeyi simgeleyen bir buluş, eğer kötüye kullanılırsa, o başarı karanlık bir hal alabilir. Oppenheimer’ın, atom bombasının ne gibi sonuçlara yol açtığını gözlemledikten sonra duyduğu pişmanlık ve “Şimdi dünyanın sonunu getiren bir güç yarattık” şeklindeki ünlü alıntısı, bu sorumluluğun ne kadar ağır olduğunu çok açık bir şekilde ifade eder.

O yüzden başarıları sadece elde etmek değil, o başarıyı kim için ve ne amaçla kullandığımıza odaklanmak çok önemli. Bir bilim insanı, sanatçı, lider ya da birey olarak bizler, başardığımız şeylerin sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Bu sonuçlar, hem kişisel hem de toplumsal düzeyde geniş yankılar uyandırabilir. Her zaferin, her başarının arkasında yatan niyet ve amacın da ne kadar önemli olduğunu görmek, insanlık için daha etik ve anlamlı bir ilerleme sağlamak adına kritik bir noktadır.

Belki de, Oppenheimer’ın yaşadığı içsel çatışmalar, başarılı bir buluşun insana değil, dünyaya ne kadar ağır bir yük getirebileceğini anlamasıyla şekillendi. Bu bakış açısı, sadece bilimle değil, tüm insanlıkla ilgili sorumluluklarımıza dair derin bir farkındalık yaratıyor.

Kai Bird  (d. 2 Eylül 1951) Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması, Amerika Birleşik Devletleri-Orta Doğu siyasi ilişkileri ve siyasi figürlerin biyografileri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Amerikalı bir yazar ve köşe yazarıdır. Amerikan Prometheus: J. Robert Oppenheimer’ın Zaferi ve Trajedisi ile Pulitzer Ödülü kazandı.

Martin Jay Sherwin (d. 2 Temmuz 1937 – ö. 6 Ekim 2021), ABD’li tarihçi. Bursu çoğunlukla nükleer silahların tarihi ve nükleer silahların yayılmasıyla ilgiliydi. Princeton Üniversitesi, Pennsylvania Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de öğretim üyesi olarak görev yaptı ve Tufts Üniversitesi’nde Walter S. Dickson İngiliz ve Amerikan Tarihi Profesörü olarak görev yaptı ve burada Nükleer Çağ Tarihi ve Beşeri Bilimler Merkezi’ni kurdu

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin