“Bana acıyla ilişkini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”

— Ernst Jünger

Merhaba,

Foucault’nun biyopolitika kavramı, bedenin yönetimi ve acının görünmezleştirilmesi üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum adlı çalışması, tam da bu noktada devreye giriyor: acının bastırıldığı, rahatsızlığın hızla giderildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu kitap, acının yok edilmesiyle birlikte düşüncenin de nasıl sığlaştığını gösteriyor.

Günümüzde Acı

Acının bastırılması, yalnızca bedensel değil, aynı zamanda etik bir sorundur. Günümüzde Acı, bu bastırmanın felsefi sonuçlarını sorguluyor. Han, acının anlamını ve görünürlüğünü tartışırken, Foucault’nun “kendilik teknolojileri”ne dair sorularla da örtüşüyor: Acı, öznenin biçimlenmesinde bir eşik olabilir mi?

Günümüzde acı kendini ifade edebilme imkanlarından tümüyle mahrum bırakılmıştır. Sesini kesmeye mahkum edilmiştir. Palyatif toplum acının canlanarak bir çile haline gelmesine, dillenmesine izin vermez.

Palyatif toplumu ayrıca bir beğendim toplumudur da. Bir beğeni çılgınlığına kapılmıştır. Her şey beğeni kazanana kadar düzleştirirler. “Like” günümüzün imi, hatta ağrı kesicidir. Sadece sanat değil, bizzat hayat instagramlanabilir olmak durumundadır; yani acı verebilecek keskin kenarlar, uçlar, çatışmalar, çelişkiler giderilmiş olmalıdır. Acının arındırıcı olduğu unutulur. Acı kathartik bir etki gösterir. Beğeni dünyası katharsis imkanından yoksundur. Bu da insanların beğeni kültürünün yüzeyi altında biriken olumluluk cürufunda boğulmasına yol açar.

Antik tragedya acıyı hakikat ve arınma için görünür kılarken, günümüzün palyatif toplumu acıyı yok ederek yüzeyselliğe sürüklüyor. Han’ın “acı katharsistir” vurgusu, Aristoteles’in tragedya anlayışının günümüzde kaybolmuş bir imkân olduğunu hatırlatıyor.

Aynılaşma : Herkesin benzer biçimde kendini anlatması, farklılıkların törpülenmesi, aslında gözetimi kolaylaştırır. Çünkü farklı olanın izini sürmek zordur; aynılaşan hayatlar ise kolayca ölçülür, sınıflandırılır, yönetilir.

Foucault’nun panoptikon metaforu

Gözetimin yalnızca dışsal bir baskı değil, aynı zamanda öznenin kendi kendini görünür kılmasıyla işlediğini anlatır. Modern gözetim, insanların gönüllü olarak kendilerini açmalarıyla daha da güçlü hale gelir. Sosyal medya bunun en açık örneği: insanlar kendi hayatlarını paylaşarak gözetim mekanizmasına katılır.

Özgürlük ve gözetim günümüzde birbirinden ayırt edilemez hale geliyor. Bu, çağımızın en büyük paradokslarından biri. Özgürlük ile gözetim arasındaki sınır silinmiştir; kendini açmak hem özgürlük hem denetimdir.

Bu satırları yazarken nutkum tutuldu. Felsefede buna bazen “aporia” denir: sözün tükendiği, düşüncenin derinliğinde bir duraklama anı. İşte bu andan doğan sorum ise şu oldu: Özgürlüğün gözetimle iç içe geçtiği çağda öznenin imkânı nedir?

Gözetim yalnızca aynılaşmayı değil, aynılaşmayanı da görünür kılmak ister. Çünkü farklı olan, zincirin dışında kaldığında özgürlüğün imkânını taşır.

Sanatta bu durumdan nasibini alır

Tüketim alanı sanat alanına müdahale eder. Böylelikle sanat ve tüketim alanları birbirine karışır ve bunun sonucu olarak da sanat tüketim estetiğini kullanmaya başlar. Beğenilirlik amaçlar. Bizzat sanatçılar bir marka olma baskısı altına girer. Piyasaya uygun ve beğenilir olmaya başlar. Ve böylelikle aynı olanın çeşitlemelerine gidilir. Tümüyle başka olana ulaşamaz.

Sanat alanının tüketim alanından keskin sınırlarla ayrılmış olarak kendi mantığını izlediği dönemde sanattan beğenilirlik beklenmiyordu. Bence, sanatı tanımlayan şey beğeni değil, içeriği ve onun yarattığı anlamdı.

Çünkü sanatta acı, farklı olanın giriş yaptığı yarıktır. Sanat, bu yarığı korur. Çünkü sanatın özü beğeni değil, hakikatle temas kurmaktır. Hakikat ise çoğu zaman acının içinden geçerek gelir.

Palyatif Kavramı

  • Latince pallium (manto) ve palliare (örtmek) köklerinden geliyor.
  • Tıpta, tedavisi mümkün olmayan hastalıkların acısını hafifletmeye yönelik yaklaşımları tanımlar.
  • Han’ın kullanımında ise bu, toplumsal düzeyde acının üzerinin örtülmesi, görünmez kılınması anlamına geliyor.

Palyatif Toplum Günümüzde Acı Bölümleri

Algofobi-Acı Korkusu: Algofobi, yalnızca acıdan kaçış değildir; aynı zamanda öznenin kendini uyuşturma biçimidir. Acıdan korkan toplum, düşüncenin derinliğini de kaybeder. Çünkü acı, öznenin kendini tanıdığı bir eşiğe dönüşebilir. Acıyı bastırmak, kimliği bastırmaktır.

Mutluluk Zorlaması: “Mutluluk, bireyin doğal bir deneyimi olmaktan çıktı; toplumsal bir norm ve yükümlülük haline geldi. Acıdan kaçış, mutluluğun zorunlu kılınmasıyla birleşti. Bu zorlamada, özne kendi içsel deneyimini değil, dışsal beklentileri yerine getirir. Mutluluk baskısı, acının anlamını silerken düşüncenin derinliğini de yok eder.

Oysa gerçek mutluluk kırılmış olarak mümkündür. Mutluluğu şeyleşmekten kurtaran bizzat acıdır. Ona sürekli kazandırır. Acıdır mutluluğu taşıyan. Derin mutluluğun içinde bir acı anı vardır. Acı ve mutluluk, Nietzsche’nin deyişiyle “ikiz kardeştirler, birlikte büyüyen[…] ya da güdük kalan.

Hayatta Kalma: Modern toplumda yaşamın amacı, hayatta kalmaya indirgenmiştir. Acıdan kaçış, yaşamı yalnızca biyolojik bir süreklilik olarak görmeye yol açar. Oysa yaşam, acıyla yüzleştiğinde anlam kazanır. Hayatta kalma dürtüsü, öznenin derinliğini değil, yüzeysel varlığını korur.

Acının Anlamsızlığı: Acı, öznenin biçimlenmesinde bir eşik olmasına rağmen günümüzde anlamsızlaştırılıyor. Tıbbi ve teknolojik araçlarla acı hızla bastırılıyor, görünmez kılınıyor. Bu bastırma, öznenin kendi sınırlarını tanımasını engelliyor. Acının yok edilmesi, kimliğin derinliğini de yok ediyor. Anlatım değildir hayatımızı belirleyen sayımdır. Ruhun, bedenin olumsallığını aşma yetisidir anlatı. Teste’nin “İnsan ne yapabilir?” sorusu, insanın yapabileceğinin en fazlasına değinen bir meydan okumadır.

Acının Kurnazlığı; Acı, yok sayıldığında ortadan kalkmaz; biçim değiştirerek geri döner. Bastırılan acı, öznenin bilinçdışında yeni yollar bulur. Bu kurnazlık, acının yalnızca bir bedensel deneyim değil, aynı zamanda bir etik ve varoluşsal güç olduğunu gösterir. Bastırılan acı, öznenin kimliğini gizli bir şekilde biçimlendirir.

Jünger’in acının kurnazlığına ilişkin koyutu akla yakın gelebilecek bir şeydir. Görünen o ki “Acı hayatın dışına atılamaz”. Hayata ilişkin haklarını her yoldan savunur, tıp alanındaki büyük ilerlemelere rağmen acıda azalma olmaz. Acı, en büyük ağrı kesici cephaneliğine bile yenilmez. Günümüzdeki kronik ağrı epidemisi Jünger’in tezini doğrular gibidir. Özellikle acıya düşman palyatif toplumda, anlamdan, dilden ve sembolden yoksunlukları içinde varlıklarını sürdürmekte olan sesi kesilmiş, kenara köşeye itilmiş acılar artmaktadır.

Acıların temelinde şiddetin farklı türleri yatar. Byung-Chul Han’a göre “aşırı olumluluk” de bir şiddet biçimidir çünkü acıyı ve olumsuzluğu dışlayarak özneyi içsel baskı altına sokar. Şiddet artık dışsal bir zorlamadan çok, içselleştirilmiş bir performans ve depresyon baskısı olarak görünür hale gelir.

Han, “Şiddetin Topolojisi” kitabında şiddetin tarihsel olarak biçim değiştirdiğini anlatır.

Hakikat Olarak Acı; Acı, öznenin kendisiyle karşılaştığı en çıplak deneyimdir. Mutluluk zorlaması yüzeysel bir tatmin yaratırken, acı öznenin hakikatini açığa çıkarır. Acı, kimliğin maskelerini düşürür ve öznenin varoluşunu çıplak bir şekilde görünür kılar. Bu nedenle acı, bir hakikat deneyimidir.

Acılar adlı denemesinde Viktır von Weizazcker “et olmuş hakikat”, “bir hakikatin et oluşu” diye tanımlar. Koğuşlar acı veriyorsa bağlar hakiki demektir. Sadece hakikatler acı verir. Hakiki olan her şey acı verir. Palyatif toplum hakikati olmayan bir toplumdur, aynının cehennemidir. Acı hakikatin güvenilir bir ölçütü “canlının görünümlerinde hakikat ile sahteyi birbirinden ayırmanın bir aracı”dır. Acı ancak gerçek bir aidiyetin tehdit altında olduğu yerde belirir. Yani acı olmadığında körüzdür, hakikate ve bilgiye ulaşamayız. Canlı bir birlikteliği ölü olandan ayırt eden acıdır.

  • Acı bağdır. Acı verici durumları bütünüyle reddeden biri bağ kurma yetisinden yoksundur.
  • Acı farktır. Hayatı eklemler. Acı sınırları belirler, farkları vurgular.
  • Acı gerçekliktir. Gerçekliği her şeyden önce acı veren direnciyle algılarız.

Acının Poetiği: Acı, yalnızca bedensel bir deneyim değil, aynı zamanda dilin ve sanatın kaynağıdır. Şiir, müzik ve masal, acının dönüştürülmüş biçimleridir. Acının poetiği, öznenin acıyı anlamlandırma ve paylaşma çabasından doğar. Böylece acı, bireysel bir yük olmaktan çıkar, kolektif bir anlam kazanır.

  • Han’a göre Kafka’nın dünyası, modern toplumun görünmez şiddetini açığa çıkarır.
  • Proust’un astım ve kırılgan bedeni, Han’ın gözünde acının üretkenliğini gösterir. Han için Proust’un yazısı, acının kurnazlığının bir örneğidir: bastırılan acı, edebi bir hafıza mekânına dönüşür.
  • Schubert’in kırılgan yaşamı ve erken ölümü, Han’ın “acı hakikattir” tezini müzikte somutlaştırır. Han’a göre Schubert’in müziği, acının estetik bir hakikat olarak varlığını sürdürmesidir.

Schubert, Mein Traum adlı eserinde şöyle der: “Yıllarca, yıllarca şarkı söyledim. Aşkı söyleyeyim dedim, aşk acı oldu bana. Acıyı söyleyeyim deyince de acı, aşk oldu.”

Güzel, acının tamamlayıcı rengidir. Ruh acı karşısında güzeli tahayyül eder. Acı hayal gücünü canlandırır. Nietzsche’nin gözünde sanat, varoluşun katlanılmazlığını ve dehşetini büyüyle yok eden “kurtarıcı, iyileştirici bir büyücü”dür.

Nietzsche de bizim toplumumuzu palyatif toplum olarak adlandırırdı. Nietzsche hayatın, aşırı acı ve eziyete rağmen hayatı olumlayan trajik öğesini yitirdiğini söylerdi: “Trajik, his kavramının anahtarını bana, içinde acının bile uyarıcı olarak etki gösterdiği coşkun bir hayat ve güç hissi olarak şölenin psikolojisi verdi […]”

Acının Diyalektiği; Acı, özneyi hem yıkar hem de yeniden kurar. Bu çift yönlü doğası, onu diyalektik bir güç haline getirir. Acı, öznenin sınırlarını zorlayarak kimliğini dönüştürür. Bastırıldığında özne yüzeyselleşir; yaşandığında ise derinleşir. Acının diyalektiği, varoluşun en temel çelişkisini açığa çıkarır.

Tin acıdır; ancak acıyla yeni bilgiye, daha yüksek bilgi ve bilinç biçimine ulaşır. Tinin temel özelliği “varlığını çelişkide, sonuç olarak acıda […] sürdürme yetisidir Hegel’e göre.

Tin acı veren çelişkiyi gelişip daha yüksek bir biçim alarak aşar. Acı diyalektik oluşumun motorudur. Tini dönüştürür. Dönüşümler acılıdır. Acı olmaksızın tin aynı kalır. Sadece acının olumsuzluğu tini canlı tutar. Acı hayattır.

Yapay zekâ: Han’a göre yapay zekâ yalnızca bir hesap aracıdır. Verileri işler, öğrenir, modeller kurar. Ama bu öğrenme, salt teknik bir işlevdir; acıdan, çelişkiden ve varoluşsal deneyimden yoksundur.

İnsan: İnsanı farklı kılan şey, acı deneyimidir. Acı, zekâyı tine dönüştürür. Yani salt hesaplama yetisini aşarak bilinç, anlam ve hakikat üretir. “Ancak büyük acı, zamana yayılan uzun, yavaş acı tinin nihai özgürleştiricisidir.” der Nietzsche. Bu acı “biz filozofları en derin noktalarımıza ulaşmaya ve muhtemelen şimdiye dek insanlığımızın mekanı olan tüm güveni, iyi niyeti, örtücülüğü, ılımanlığı, orta yolu terk etmeye zorlar.”

Acının Ontolojisi: Acı, yalnızca bir duygu ya da bedensel deneyim değildir; varoluşun temel koşuludur. Ontolojik olarak acı, yaşamın içkin bir parçasıdır. Acı olmadan özne kendini tanıyamaz, sınırlarını bilemez. Bu nedenle acı, varoluşun kaçınılmaz eşlikçisidir. Onu yok etmek, yaşamın kendisini eksiltmektir.

“Acı, iyileştirici gücünü hiç ummadığımız bir yerde gösterir.” der Heidegger. Heidegger acı sorununa varlık üzerinden yaklaşmak ister. Ancak varlıktır acının “öz”üne, “sır”rına ulaşmamızı sağlayacak olan. Hatta şöyle bile diyebilir: Varlık acıdır. Bu insanın varoluşunun özellikle acılı olduğu anlamına gelmez. Kafasındaki daha çok acının ontolojisidir.

Dijital düzen anestetiktir. Belli zaman ve algı biçimlerini ortadan kaldırır. Heidegger bunu bizi varlık unutkanlığına götürdüğünü söylerdi. Sabırsızlık, hemen elde etme baskısı, uzun süren ve yavaş olanın kaybolmasına yol açar.

Acının Etiği; Acı, yalnızca bireysel bir deneyim değil, aynı zamanda etik bir sorudur. Öznenin acıya karşı tavrı, onun etik duruşunu belirler. Bastırmak, sorumluluktan kaçıştır; yüzleşmek ise öznenin kendini ve başkasını tanıma biçimidir. Acının etiği, dayanışmayı ve anlamı yeniden kurar. Acıya karşı etik bir tavır, toplumsal bir bilgelik üretir.

Son İnsan: Acının bastırıldığı çağda özne, kendi sınırlarını tanıma imkânını yitirir. Derinlik, acıyla yüzleşmenin getirdiği dönüşümden doğar; acı yok edildiğinde özne yüzeysel bir varlığa indirgenir. Byung-Chul Han’ın ‘son insan’ı, Nietzsche’nin uyardığı figürle de örtüşür: acıdan kaçan, yalnızca konfor arayan, derinliksiz bir özne. Bu figür, düşüncenin sığlaşmasını ve toplumun ruhsal olarak tükenmesini simgeler. Son insan, acıyı bastırarak kendini de bastırır.

Yazarın Notu:

Han’ın düşünce dünyasında yürümek, beni yalnızca onun kavramlarıyla değil, Kafka, Proust, Schubert, Nietzsche, Hegel, Heidegger gibi düşünürlerle de buluşturdu. Tanıdığım düşünürlere farklı bir perspektiften bakarak, onların sözlerini yeniden anlamlandırdım. Okumanın en büyük gücü: anlamı sürekli yenilemek. Artık sadece okuyucu değil, düşüncenin içinde yeniden yazan, yeniden kuran bir özne oldum. Mutluluğun kaynağı tam da burada benim için.

Bu satırların kendisi bir aforizmaya dönüşebilir: Okuma, anlamı yeniler; özneyi yeniden kurar; mutluluğun kaynağı da tam burada saklıdır.

Byung-Chul Han, “Eros’un Istırabı” eserinde Eros’u, öznenin kendini aşma arzusu olarak tanımlar; ancak günümüzde bu arzu, tüketim nesnelerine indirgenmiştir. Böylece öznenin derinliği, arzunun yüzeyselleşmesiyle zayıflar.

Eros’un Istırabı erosun kaybını tartışırken, Palyatif Toplum acının bastırılmasını tartışır. İki eser birlikte, öznenin derinliğini kaybettiği bir çağın iki yüzünü gösterir: arzu ve acı.

Arzunun ve acının bastırıldığı bir çağda, anlatının da krize girmesi kaçınılmazdır. Çünkü anlatı, öznenin acı ve arzu deneyimlerini dile getiren bir formdur. Byung-Chul Han’ın “Anlatının Krizi” adlı çalışması, tam da bu sessizleşmeyi ve dilin tükenişini tartışır.

Palyatif Toplum, Günümüzde Acı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum, Günümüzde Acı eseri günümüz için önemlidir çünkü modern toplumda acının bastırılması, mutluluk zorlaması ve tartışma kültürünün zayıflaması gibi olguları felsefi bir çerçevede görünür kılar. Bu kitap, acının yok edilmesinin bireysel derinliği ve toplumsal canlılığı nasıl azalttığını gösterir.

Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  • Acının bastırılması: Han, çağımızda acının hızla giderilmesi ve görünmez kılınmasının öznenin derinliğini kaybettirdiğini vurgular. Acı, öznenin kendini tanıdığı bir eşik olabilir; bastırıldığında kimlik yüzeyselleşir.
  • Algofobi (acı korkusu): Günümüzde acıya karşı genel bir korku hâkim. Bu korku, bireylerin tartışmalardan, fikir ayrılıklarından ve hatta aşk acısından bile kaçmasına yol açıyor. Böylece toplum sürekli bir “anestezi” haline giriyor.
  • Mutluluk zorlaması: Acının yok edilmesiyle birlikte mutluluk bir görev haline geliyor. Bu zorlamada birey, kendi içsel deneyimini değil, toplumsal beklentileri yerine getiriyor.
  • Siyaset ve demokrasi: Han’a göre algofobi siyasete de yansıyor. Çatışma ve tartışmaların yerini uyum baskısı alıyor. Bu durum, “palyatif demokrasi” olarak adlandırılabilecek bir yüzeysellik yaratıyor; yani demokrasi tartışma ve canlılığını kaybediyor.
  • Dijitalleşme ve kültür: Dijital kültür, acının görünmezleşmesini hızlandırıyor. Sosyal medya ve kitle kültürü, acıyı paylaşmak yerine hızla örtüyor; bu da toplumsal hafızayı zayıflatıyor.

Byung-Chul Han

Güney Koreli yazar ve kültür kuramcısı. 1959’da Seul’de doğdu. 1980’lerde Almanya’ya taşınarak felsefe, Alman edebiyatı ve Katolik teolojisine yoğunlaştı. 1994’te Heidegger üzerine yazdığı “Heideggers Herz. Zum Begriff der Stimmung bei Martin Heidegger” (Heidegger’in Kalbi: Martin Heidegger’de Duygu Durumu Kavramı) tezi ile doktora derecesini tamamlamıştır. 2000 yılında Basel Üniversitesi’nin felsefe departmanına dahil olarak fenomenoloji çalışması “Tod und Alterität” (Ölüm ve Ötekilik) ile habilitasyonunu almıştır. 2010 yılında Karsruhe Sanat ve Tasarım Üniversitesi’nde çalışmaya başlamıştır. 2012’den itibaren de Berlin Sanat Üniversitesi’nde felsefe ve kültür eleştirisi alanlarında dersler vermiştir. Berlin’de yaşamaktadır.

Yakın zamana kadar radyo veya televizyon röportajı vermeyi reddeden Han, doğum günü gibi biyografik ya da kişisel detaylara değinmekten de kaçınmıştır. 2015’te hayatını ve düşüncelerini anlattığı “Fatigue Society – Byung-Chul Han in Seoul / Berlin” (Yorgunluk Toplumu – Byung-Chul Han Seul / Berlin’de) adlı belgesel gösterime girmiştir.

Byung-Chul Han’ın Eserleri:

  • Yorgunluk Toplumu Modern bireyin kendi kendini sömüren bir “başarı öznesi”ne dönüşmesini ve bunun sonucunda ortaya çıkan burnout (tükenmişlik) sendromunu analiz eder.
  • Şeffaflık Toplumu Han, şeffaflık ideolojisinin aslında bir denetim ve performans baskısı aracı olduğunu savunur. Her şeyin görünür olması, özgürlük değil, yeni bir tür baskıdır.
  • Psikopolitika Modern iktidarın artık dışsal değil, içselleştirilmiş bir kontrol biçimi olduğunu; bireyin kendi kendini denetleyerek sisteme hizmet ettiğini anlatır.
  • Şiddetin Topolojisi Günümüz toplumunda şiddetin artık fiziksel değil, yapısal ve görünmez biçimlerde tezahür ettiğini savunur. Performans, başarı, şeffaflık gibi pozitif görünen kavramlar bile şiddet içerir.
  • Eros’un Istırabı Aynı’nın Cehennemi”, “atopos”, “Başka’nın kaybı”, “narsisist depresyon” gibi kavramlar bu kitabın özüdür.
  • Güzeli Kurtarmak Güzelliğin artık bir “beğeni nesnesi”ne indirgenmesini ve estetik deneyimin derinliğini kaybetmesini eleştirir.
  • Zen Budizm Felsefesi Sessizlik, içsel boşluk, doğu felsefesi.
  • Hiperkültürellik Küreselleşme, kültürel erozyon.
  • Zamanın Kokusu Bulunma sanatı, zamanla ilişki.
  • Enfokrasi Bilgi iktidarı, dijital denetim.
  • Ritüellerin Yok Oluşuna Dair Ritüel kaybı, anlamın çözülmesi.
  • Ötekini Kovmak Başka’nın dışlanması, narsisizm.
  • Sürünün İçinde Toplumsal konformizm, bireyselliğin kaybı.
  • Vita Contemplativa Eylemsizlik, düşünsel varoluş.
  • Yeryüzüne Övgü – Bahçelere Yolculuk Doğa, güzellik, yavaşlık ritüeli.
  • Palyatif Toplum, Günümüzde Acı Günümüzü “palyatif toplum” olarak tanımlar. Bu toplumda acı bastırılır, uyuşturulur, görünmez kılınır. Gerçeklik, bir tür “anestezi” ile örtülür.
  • Anlatının Krizi Günümüzde “anlatı” kelimesi her yerde ama gerçek anlatılar yok. Anlatı enflasyonu, anlam ve istikamet eksikliğiyle bir anlatı boşluğuna dönüşüyor.

Günümüzde sınıf mücadelesinin Marx’ın kavramsallaştırdığı gibi toplumsal değil bireyin kendine dönük içsel bir mücadele olarak yaşandığını söyleyen Han, artık herkesin kendini çalıştırıp yine kendini sömüren işçi-patronlar olarak “girişimci” haline geldiğini, başarısız olduklarında veya problem yaşadıklarında toplumu değil kendilerini sorumlu görüp suçladıklarını ve bu nedenle de “yorgun”, bitkin ve tükenmiş hale geldiklerini iddia etmiştir.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin