Bu dağınık yazılara, bu parçalanmış cümlelere, bu eksik sözcüklere anlam ve yaşam vermeyi o kadar çok isterdim ki…
—Victor Hugo
Merhaba
Tabii! Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü (Fransızca: Le Dernier Jour d’un Condamné) adlı eseri, 1829 yılında yayımlanmış olan kısa bir romandır. Hugo, bu eserinde idam cezasını ve insan hakları konusundaki derin eleştirilerini ortaya koyar. Roman, bir idam mahkumunun son gününü anlatan bir iç monolog biçimindedir ve toplumsal adalet, insanlık ve ölüm cezası gibi ciddi temaları işler. Hugo’nun bu eseri, idam cezası karşısındaki insani duyguları ve moral sorunları ele almasıyla dikkat çeker.
Eser, isimsiz bir idam mahkumunun hikayesini anlatır. Mahkum, suçsuz olduğuna inanmakta ve her geçen saatle birlikte ölümüne yaklaşmaktadır. O, cezasının son anlarını yaşarken, hem içsel bir hesaplaşmaya girer hem de toplumu, cezaların insan ruhuna etkilerini sorgular. Mahkumun, ölümün ne kadar yakın olduğu bilinciyle, son bir kez yaşamına, topluma ve cezasına dair düşüncelerini yazıya dökme fırsatını bulması, romanın temel temasını oluşturur.
Mahkum, roman boyunca gerçekten suçlu olup olmadığını ve ölüm cezasının insana nasıl bir acı verdiğini sorgular. Eserde, mahkumun psikolojik durumu, fiziksel korkuları, geleceğe dair belirsizlikleri ve toplumsal adalet hakkındaki düşünceleri, derinlemesine bir şekilde anlatılır.
İdam Cezasına Karşı Eleştiri: Hugo’nun en önemli amaçlarından biri, idam cezasının insanlık dışı bir uygulama olduğunu vurgulamaktır. Eser, idam cezasının hem toplumsal hem de bireysel açıdan ne kadar vahşi, haksız ve acımasız olduğunu anlatır. Mahkum, ölümün yaklaşmasıyla birlikte, öldürülmenin insan hakları ihlali olduğuna dair derin düşüncelere dalar.
Bireysel Özgürlük ve İnsan Hakları: Eser, insan hakları savunusunun güçlü bir ifadesidir. Mahkum, son gününde özgürlüğün değerini derinden kavrar ve toplumsal adaletin ne kadar önemli olduğunu sorgular. Hugo, idam cezasının insanın en temel hakkı olan yaşamı elinden alırken, aynı zamanda insan onurunu da zedelediğine dair güçlü bir mesaj verir.
Toplumsal Adalet ve Haksızlık: Roman, sadece bir bireyin son gününü değil, aynı zamanda toplumun adaletsizliğe nasıl tepki verdiğini de ele alır. Eserde toplumun yapısı, cezaevinin baskıcı ortamı ve ceza sisteminin işleyişi üzerine yoğun bir eleştiri bulunur. Mahkum, son gününde toplumsal adaletin eksikliklerini, yargılama süreçlerini ve toplumun vicdanını sorgular.
Varoluşsal Sorgulamalar ve Ölümle Yüzleşme: Mahkum, ölüm cezasının ne kadar yakın olduğunun farkında olduğu için hayatını ve yaşadığı dünyayı sorgular. Hayatın anlamı, insan olmanın doğası ve ölümün gerçekliği üzerine varoluşsal sorular sorar. Ölümle yüzleşen bir insanın, hayatın anlamına dair düşündükleri eser boyunca derinleşir.
İçsel Düşünceler ve Monolog: Eserin en önemli özelliklerinden biri, içsel monolog biçiminde yazılmış olmasıdır. Hugo, mahkumun düşüncelerini, duygusal halini ve ruhsal durumunu çok samimi bir şekilde okura aktarır. Bu içsel bakış açısı, okurun mahkumun acısını ve sıkıntılarını daha derinden hissetmesini sağlar.
Eserin, yazar ismi olmaksızın yayımlanan ilk baskılarının başında yalnızca aşağıdaki satırlar mevcuttu:
“Bu kitabın meydana geliş süreci iki farklı şekilde değerlendirilebilir. Ya hakikaten bütün metin sefil bir yaratığın son düşüncelerini bire bir aktardığı, dağınık bir sarı kâğıt tomarının bulunup kayda geçirilmesiyle ortaya çıktı ya da kendini sanat için doğayı gözlemlemeye adamış bir adamın, bir hayalperestin, bir filozofun, bilemiyorum belki de bir şairin kapıldığı fanteziler, fantezi olmanın ötesine geçerek bu adamı ele geçirdiler ve bu adam ancak onları bir kitabın içine atarak kendini kurtulabildi.”
Okuyucu, bu iki ihtimalden arzu ettiğini seçebilir.
Görülebileceği üzere, yazara göre, bu kitabın yayımlandığı dönemde çağ düşündüklerini özgürce ifade edebilmesine uygun durumda değildi. Anlaşılmayı ve anlaşılmasının mümkün olup olmadığını görmek için beklemeyi tercih etti. Öyle de oldu. Yazarın masum ve samimi edebi kimlik maskesiyle halkın dikkatini çekmek istediği politik ve sosyal fikirler, günümüzde anlaşılabilmektedir. Nitekim yazar açıklamakta hatta daha doğrusu itiraf etmektedir ki Bir İdam Mahkûmunun Son Günü ölüm cezasının kaldırılması için, doğrudan veya dolaylı olarak -okurun takdirine kalmış- yapılan bir savunma konuşmasından başka bir şey değildir. Kendisinin aslında niyetlendiği ve gelecek nesillerin eserlerinde görmesini dilediği nitelik, şu veya bu suçlunun ya da herhangi bir zanlının özel savunması değildir -bu tarz bir yaklaşım kolay olduğu kadar geçicidir- bilakis suçlanan ve suçlanacak olan günümüzdeki ve gelecekteki tüm zanlılar için genel ve aynı zamanda daimî bir savunmadır; insan haklarının en yüksek mahkeme olan toplumun huzurunda öne sürülebilecek ve yüksek sesle müdafaa edilebilecek en yüksek değer olduğudur; dava reddinin en yüce hâli olan “abhorrescere a sanguine”nin her türlü ceza davasından evvel uygulanması gerektiğidir; kanlı söylemleri kralın halkı tarafından benimsenmiş, retorik üçgen kisvesi altında, tüm idam nedenlerinin özünde belirsizce kendini gösteren kasvetli ve vahim sorundan ibaret olduğudur; ben diyorum ki ölüm yaşam meselesi alenen ortaya atılmış, çırılçıplak resmedilmiş, mahkemelerin bayağı tutumuysa dehşetle aşikâr edilmiş, gerçekte olması ve görünmesi gereken yere konmuş, mahkemede değil darağacında bulunan, hakim yerine cellâdın ellerinde olan gerçek ve korkunç ortamı açığa vurulmuştur.
İşte, gerçek niyeti tam da buydu. Eğer gelecek, ona bir gün ulaşmayı umduğu ama ümit etmeye cüret edemediği zaferi bahşederse, başka bir taç istemeyecekti.
Masum veya suçlu, tüm muhtemel zanlıları, bütün mahkemeler, mahkeme salonları, jüriler ve adalet huzurunda temsil ettiğini açıklıyor ve tekrar ediyor. Bu kitap, herhangi bir hâkime hitaben yazılmıştır. Ve yazar, savunmanın, konunun kendisi kadar geniş çaplı olabilmesi için Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nün konusunun her parçasını; mevcut koşulları; olayları; özeli; kendine özgü, alakalı, değiştirilebilir olanı, bölüm, anekdot, olay, özel isim gibi parçaları hariç tutarak ve herhangi bir günde infaz edilen öylesine bir idam mahkûmunun davasını savunmakla kendini sınırlayarak (eğer buna kendini sınırlamak denebilirse) kaleme almıştır. Fikirlerinden başka bir araç kullanmaksızın, hâkimin üç kat zırhın altına gömülmüş kalbini kanatacak kadar didikleyebildiyse ne mutlu! Adalet duygusuna sahip olduğunu zannedenlerde de merhamet uyandırdıysa ne mutlu! Hâkimin iç dünyasına ulaşmayı başarıp da bir de orada bir insan bulabildiyse ne mutlu!
Üç yıl önce, bu kitap ilk ortaya çıktığında, birtakım insanlar yazarın bu fikrine karşılık vermeye değmeyeceğini tasavvur ettiler. Bazıları bunun İngiliz bir kitap, diğerleri ise bir Amerikan kitabı olduğu sanısına kapıldı. Şeylerin köklerini kilometrelerce uzaklarda aramak ve sokağınızı yıkayan derenin kaynağını ta Nil’e dayandırmak ne tuhaf çok yazık! Burada ne İngiliz bir kitap ne bir Amerikan kitabı ne de bir Çince kitap söz konusu. Yazar Bir İdam Mahkûmunun Son Günü fikrini bir kitaptan almadı; o, fikirlerini o kadar uzakta aramaya alışkın değildi, aksine onları hepinizin rastlayabileceği, belki de zaten yanından geçip gittiği (çünkü kim Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü zihninde canlandırmadı ve hükümlüyü infaz etmedi ki) doğrudan devletin meydanından, Greve Meydanından aldı. Bir gün orada yürürken, giyotinin kırmızı direklerinin altında birikmiş kan gölünde yatan bu ölümcül fikir, onun zihninde tecelli etti.
O zamandan beri, Yargıtay Mahkemesinin uğursuz perşembelerde düzenlediği her cenazede, Paris’te bir ölüm cezası beyan edildiğinde, penceresinin altında çatallaşmış sesleriyle ağlayıp geçip giderek dikkatleri Greve’e yönlendiren çığlıkları duyduğu anlarda, bu hüzünlü fikir yazarın aklına tekrar düşüp onu baştan çıkardı; zihnini jandarmalarla, cellâtlarla ve kalabalıkla doldurup keder dolu bir sefilin son acı çekişlerini saat saat betimledi: şu anda ona günah çıkarttırılıyor, şimdi saçları kesiliyor, ardından elleri bağlanıyor. Zavallı şair, bütün bunları topluma anlatmak için, bu canavarca görev yerine getirildiği esnada onu nasıl bastırdıklarını, ittiklerini, sarstıklarını, zihnindeki mısraları ondan nasıl kopardıklarını, bunu yaparken taslaklarını neredeyse yok ettiklerini, tüm eserlerini sabote ettiklerini, her şeye taş koyduklarını, onu tahakküm altına alıp itaat ettirerek beynini yıkamaya çalıştıklarını sadece kendi işine bakan topluma anlatmak istedi. Bu bir iş kenceydi, güneşin doğuşuyla başlayıp aynı anda işkence gören sefilinki gibi saat dörde kadar sürüyordu. Sadece o zaman, bir kez için ponens caput expiravit saatinin uğursuz sesiyle çığlık attı, fail bir miktar huzur buldu ve dinginleşti. Sonunda Ulbach’ın infazının ertesi günü, bu kitabı yazmaya başladı. İçi ancak o zaman rahatladı. Adli infazlar denilen bu devlet suçlarından biri işlendiği zaman, vicdanı onu suça ortaklıktan azat eyledi; artık Greve Meydanında toplumun her üyesinin başına damlayan kanlardan birini kendi alnında hissetmiyordu.
Ancak, bu yeterli değildi. Ellerini yıkamak makul olsa da kanın akmasını önlemek daha iyi olacaktı.
Ayrıca daha yücesini, daha kutsalını, daha azizini tanımadığı bir amaç söz konusuydu: ölüm cezasının kaldırılmasına katkıda bulunmak… Köklerinden devrimlerin büyümediği tek ağacı, darağacını yıkabilmek için yıllardır çalışan her milletten dürüst adamların dilekleri ve çabaları için desteğini canı gönülden bir şekilde dile getirdi. Kökleri Hristiyanlığın yüzyılları üzerinde güçlenen darağacına altmış altı yıl önce Beccaria’nın vurduğu darbeyi genişletme görevine bu önemsiz adamın nail oluşu gurur vericiydi.
İdam sehpasının, devrimlerin yıkmadığı tek yapı olduğunu belirttik. Gerçekten de devrimlerin insan kanına bulaşmadan gerçekleştiği nadirdir ve idam, toplumu budamak için kullandıkları makaslardan biri olduğundan rahatsız olduklarını kesme, kırpma, yontma işlemleri için oldukça işlevlidir.
Bir İdam Mahkumunun Son Günü, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü, hem edebi bir başyapıt hem de toplumsal bir eleştiridir. İdam cezası, insan hakları ve toplumsal adalet gibi evrensel temaları işleyerek, okuyucuya güçlü bir ahlaki mesaj verir. Hugo, bu eserinde insanın ölüm karşısındaki çaresizliği, varoluşsal sorgulamaları ve insan onurunu savunma çabalarını derinlemesine işler. Sonuç olarak, Hugo’nun bu eseri, toplumsal değişim ve insanlık için bir çağrı niteliği taşır.
Notre Dame Kamburu
“Gündüz herkesindir. Beni neden hep geceye mahkum ediyorlar?”
Notre-Dame de Paris eserine benzer şekilde, toplumsal dışlanmışlık ve bireysel özgürlük temalarını güçlü bir şekilde dile getiriyor. Quasimodo’nun veya Esmeralda’nın karakterlerinin yaşadığı karanlık dünyalar ile ilişkili bir duygu taşıyor. Toplumun dışladığı, kabul etmediği birinin yaşadığı geceye mahkûmiyet, toplumsal normlar ve insanın içsel çatışmalarıyla ilgili derin bir anlam barındırıyor.
Notre Dame de Paris, ilki 18 Eylül 1998’de, Paris’te bulunan Paris Kongre Sarayı’nda oynanan bir müzikaldir. Victor Hugo’nun aynı adlı romanından esinlenerek oluşturulan müzikalin sözlerini Luc Plamondon yazmış, bestelerini Richard Cocciante yapmıştır.
“1. Perde 20.Şarkı”
Victor Hugo’nun Notre-Dame de Paris (Türkçeye Notre-Dame Kamburu olarak çevrilmiştir) adlı eseri, 1831 yılında yayımlanmış olan ve Fransız edebiyatının en önemli başyapıtlarından biri olarak kabul edilen bir romandır. Eser, Orta Çağ Paris’i, toplumsal adalet, aşk, kader ve insan doğasının karmaşıklığı gibi temaları derinlemesine işler.
Notre-Dame de Paris, 15. yüzyıl Paris’inde geçer ve hikayesi, Paris’in ünlü katedralinin etrafında döner. Eser, birçok karakterin hayatını iç içe geçirir, ancak ana karakterlerden biri, Quasimodo adı verilen çirkin ve deforme olmuş bir kambur çan kulesi bekçisidir. Quasimodo, toplum tarafından dışlanmış ve acımasızca hor görülmüş bir figürdür. Onun hikayesi, hem içsel hem de toplumsal bir kurtuluş arayışı etrafında şekillenir.
Eserin bir diğer önemli karakteri ise Esmeralda adındaki güzel ve saf bir çingene kızdır. Esmeralda, Paris sokaklarında dans ederken Quasimodo’nun ilgisini çeker, ancak Esmeralda’nın kalbi, Claude Frollo adlı bir rahibe aittir. Claude Frollo, katedralin başrahibi olan, tutkulu ve takıntılı bir adamdır. Frollo’nun Esmeralda’ya duyduğu aşk, onun hem ruhsal hem de toplumsal çöküşüne yol açar. Aynı zamanda, Frollo’nun Esmeralda’ya olan takıntısı, hem kişisel hem de toplumsal trajedilere neden olur.
Notre-Dame de Paris, romantik bir başyapıt olarak kabul edilir. Eserin en önemli katkılarından biri, Hugo’nun toplumsal eleştirisi ve insan doğasına dair derin bakışıdır. Hugo, eserde sosyal sınıf farklarını, toplumsal dışlanmayı, aşkın ve zaafların insan hayatını nasıl şekillendirdiğini tartışır. Ayrıca, toplumun ve dinin insan hayatındaki etkisini de sorgular.
Bu eser, aynı zamanda Paris’in tarihi ve mimarisine dair çok değerli bir belgeseldir. Hugo, Notre-Dame Katedrali’ni romanında sadece bir mimari yapı olarak değil, aynı zamanda bir toplumsal simge olarak kullanır. Hugo’nun mimarlıkla ilgili yazdığı bölümler, dönemin Paris’inin toplumsal yapısını yansıtan ve ona dair önemli fikirler veren bölümlerdir.
Notre-Dame de Paris, birçok kez sinemaya ve tiyatroya uyarlanmıştır. En bilinen uyarlamalardan biri, 1939 yapımı Fransız filmi ve 1996’daki Disney animasyonudur. Ayrıca, Hugo’nun eseri 1980’lerde büyük bir müzikal haline getirilmiştir. Bu müzikal, hem Fransa’da hem de dünyada büyük bir popülerlik kazanmıştır.
Bir İdam Mahkumunun Son Günü, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Victor Hugo’nun Notre-Dame de Paris adlı eseri, sadece bir aşk hikayesi ya da dramatik bir roman değil, aynı zamanda toplumsal eleştiri, aşk, sadakat, dışlanmışlık ve kader üzerine derinlemesine düşünmeyi sağlayan bir başyapıttır. Hugo’nun eşsiz anlatımı ve insan ruhunun karmaşıklığına dair sunduğu gözlemler, eserin zamansızlığını ve evrensel etkisini perçinler.

Sefiller
“Beni mahkûm eden insan, bana bir ders vermek istedi. Ama ben o dersi aldım ve hayatım değişti.”
Bu alıntı, Jean Valjean’ın rahip Myriel’den aldığı bağışlama ve ikinci bir şans sayesinde hayatını değiştirmesini simgeler. Valjean’ın, geçmişindeki suçlara ve toplumun ona biçtiği kimliğe rağmen, toplumdan dışlanmak yerine insanlık ve merhamet yoluyla değişime uğraması romanın ana temalarından birini yansıtır. Bu, aynı zamanda bağışlama ve insanın yeniden doğuşu fikrini güçlü bir şekilde dile getirir.
Victor Hugo’nun Sefiller (Fransızca: Les Misérables) adlı eseri, yazarın en önemli ve en etkileyici başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. 1862 yılında yayımlanan bu eser, toplumsal adalet, ahlak, insan hakları ve bağışlama gibi temaları derinlemesine işler. Hugo, bu romanında Fransız toplumunun en alt sınıflarını, yoksulluğu ve toplumsal adaletsizliği sorgular, aynı zamanda insanın içsel dönüşümünü ve toplumsal reform arayışını anlatır.
Les Misérables, farklı karakterlerin hayatlarının kesiştiği bir hikâyeyi anlatır. Roman, Jean Valjean adlı eski bir mahkumun hayatını merkeze alır. Jean Valjean, yıllarca hırsızlık yüzünden hapiste kalmış ve serbest kaldığında, toplum tarafından dışlanmış bir adamdır. Ancak onun yaşamı, karşılaştığı rahip Myriel sayesinde değişir. Rahip ona bağışlama ve insanlık dersi verir ve bu, Jean Valjean’ın hayatını tamamen dönüştürür.
Jean Valjean’ın yaşadığı dönüşüm, eserin ana temalarından biridir. Romanın hikâyesi, onun toplumdan dışlanma, yeniden başlama ve adalet arayışı yolculuğunu izler. Hugo, Valjean’ın hayatını ve değişimini anlatırken, toplumsal yapılar, yoksulluk, adalet ve ahlaki değerler gibi konuları da derinlemesine sorgular.
Toplumsal Adalet ve Sınıf Ayrımları: Hugo, Sefiller’de toplumsal adaletsizliği ve yoksulluğu eleştirir. Roman, toplumun en alt sınıflarındaki insanları insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkûm eden bir düzeni sorgular. Yoksulluk, sınıf ayrımcılığı ve sosyal adaletsizlik, romanın temel meselelerindendir.
Bağışlama ve İkinci Şanslar: Jean Valjean’ın yaşamı, bağışlama ve insanın içsel değişim geçirme gücüne dair derin bir mesaj verir. Valjean, hapis hayatından sonra ikinci bir şans elde eder ve insanlığını yeniden kazanır. Bu bağışlama teması, hikâyenin merkezine yerleşmiş ve toplumun dışladığı bir kişinin de değişebilme kapasitesine sahip olduğuna dair bir umut mesajı taşır.
İdealizm ve Devrim: Marius ve arkadaşları, romanın devrimci karakterleri, toplumsal değişim arayışıyla savaşırlar. Hugo, 1830’lar Fransa’sındaki toplumsal çatışmaları, devrimci fikirleri ve adalet arayışını işler. Devrimci mücadele, özellikle Paris’in sokaklarında geçen bölümlerde belirginleşir.
Aşk ve Fedakârlık: Aşk, Sefiller’de önemli bir yer tutar. Cosette ve Marius’un aşkı, fedakârlık ve özveri temasını işler. Aynı şekilde, Fantine’in kızına duyduğu sonsuz sevgi ve fedakârlık da kitabın önemli duygusal unsurlarından biridir.
Kanun ve Ahlak: Javert karakteri, kanun ve ahlak arasında sıkışmış bir figürdür. O, kanuna olan sadakatiyle bilinir, ancak son derece katı bir şekilde adaletin peşinden gider. Hugo, onun aracılığıyla kanun ile ahlak arasındaki farkı sorgular.
Les Misérables, sadece bir toplumsal roman değil, aynı zamanda felsefi, politik ve ahlaki bir tartışma sunar. Hugo, yoksulluk, adalet, insan hakları ve toplumsal eşitsizlik gibi evrensel temaları işlerken, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığına dair derin bir bakış açısı sunar. Eser, kötülük ve iyilik, suç ve ceza, insanlık ve değişim gibi ikilikler üzerine yoğunlaşır.
Les Misérables, aynı zamanda bir tarihsel panorama sunar. Fransız Devrimi, Napolyon sonrası Fransa’daki toplumsal yapılar ve Paris’in 19. yüzyıldaki sosyal yapısı gibi tarihsel arka planlar, romanın derinliğini artırır.
Les Misérables, tiyatro, sinema, müzikal gibi birçok farklı formatta uyarlanmıştır. Özellikle 1980’lerdeki müzikal versiyonu, dünya çapında büyük bir popülarite kazanmış ve geniş bir izleyici kitlesine ulaşmıştır. Eserin çeşitli film uyarlamaları da, Hugo’nun toplumsal mesajlarını sinemada ve tiyatroda yansıtmıştır.
Sefiller, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Les Misérables, insanlık, adalet, toplumsal eşitsizlik ve bağışlama üzerine düşündüren bir başyapıttır. Hugo’nun eşsiz anlatımı, romanı zamanla evrensel bir klasik haline getirmiştir. İnsan ruhunun derinliklerine inmeyi başaran bu eser, yalnızca edebi bir eser olmanın ötesinde, toplumsal değişimin, ahlaki sorumlulukların ve insan haklarının savunucusu olarak da büyük bir öneme sahiptir.
Victor Hugo hayatı ve Kariyeri
1830 dolaylarında siyasi adaletsizlikler ve toplumdaki sefalet, Hugo’nun daha siyasi bir kimlik edinmesine vesile oldu. 1929’da hümanist bir tutumla ölüm cezasını eleştirdiği Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eserini ortaya koydu. Bu eser Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi önemli edebiyatçıların da beğenisini kazandı. 1831 ‘de yayımlanan ünlü romanı Notre Dame’ın Kamburu büyük bir başarı elde etti ve politik içerikli romanlarının öncülüğünü yaptı. Ardından çeşitli kitaplar ortaya koyan Hugo’nun büyük eseri Sefilleri tamamlaması 17 yıl sürdü ve basılması 1862’de mümkün oldu.
1841 yılında Fransız Akademisi’ne girdi ve aynı yıl asilzadelik unvanı aldı. Cumhuriyetçi hükümeti destekledi ve meclise seçildi. Ancak rejimdeki değişiklikler, hükümetle arasında anlaşmazlık yaratınca sürgün hayatı başladı. Bu süreçte hükümete karşı çeşitli hicivler kaleme aldı. Üçüncü Cumhuriyet’in ilanı ile tekrar vatanına dönerek meclise girdi. Hayatının son yıllarında eşinin ve iki çocuğunun ölümü onda derin bir hüzün yarattı. 80. yaş günü Fransa’da büyük törenlerle kutlandı. Üç yıl sonra hayata gözlerini yumduğunda çok sevilen bir yazar olmanın ötesinde, cumhuriyet ve demokrasiye yön veren önemli bir figürdü.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın