Her birimizin içinde dile getirilmeyi bekleyen güçlü bir yaratıcı enerji var ve onu ortaya çıkarana kadar rahat etmeyeceğiz.
— Krishnananda
Merhaba
Bu kitap bir yolculuğu tarif ediyor -karşılıklı bağımlılıktan sevgi ve meditasyona yapılan bir yolculuk bu. Korkunun pençelerinden kurtuluş yolculuğu. Harvard´lı Psikiyatr, “Onu anlatırken kendi içimde yaşadığım süreç ile verdiğim semineler de çalıştığım materyali temel aldım.” diyor. İçsel gelişimimin önemli bölümünün korkularımdan arınarak gerçekleştiğini fark ettim. Yaşamımdaki önemli olaylara bakınca, bana öyle geliyor ki, her biri bir şekilde korkularımla başetmek üzerine kurulu- yaratıcılığımı ortaya koyma korkusu, kaybetme korkusu, cezlandırılma korkusu, eleştiriye uğrayıp yargılanma korkusu, reddedilme ve yalnızlık korkusu, hayatta kalma, ortada kalma, başarısız olma, yakınlaşma, yüzleşme, öfkelenme korkuları, ve kontrolü yitirme korkusu. Her önemli bir korkunun üstesinden gelip de rahatlayışımda kendimi keşfetme sürecinde önemli bir aşama kaydettiğimi görüyorum.
Korku temel bir meseledir, belki de hepimizin yaşamındaki ama mesele. Reddedilip görmezden gelindiğinde beynimizin bodrum katına atılır ve çoğu kez yaşamımızı negatif olarak temelden büyük bir güçle sarsar. Biz etkisini türlü çeşitli bağımlılık ve alışkanlıklarla etkisiz kılmaya çalışsak da bu güç gizli kaldığı sürece kronik anksiyete yaratabilir. Yaratıcılığımızı sabote edebilir, bizi gergin, şüpheci ve emniyetsiz kılabilir ve aşk yolundaki arayışlarımızı yok edebilir. Ama korkumuzla dost olup onu açığa çıkarabilirsek, bizi temelden olumlu yönde değiştirebilir- kırılganlığımızı kabullenip kendimizle barışmamız için önümüzde yepyeni ufuklar açar.
Harvard´lı Psikiyatr şöyle devam ediyordu sözlerine:
Batı psikolojisi çok ilgimi çekiyordu. Psikayatr olma kararım bunun bir parçasıydı. İhtisas dönemimde asistanlığını yaptığım uzman, yıllarca Frits Perls ile geştalt psikolojisi çalışmış ve multiple sclerosis yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş bir psikiyatrdı. Kendi terapime onunla başladım-neredeyse bir yıl boyunca haftada dört defa. Geriye dönüp baktığımda bu psikiyatrı bulmamın içsel bir yönlendirme sonucu gerçekleştiğine inanıyorum. Benimle çalışması boyunca beni formel psikiyatri eğitimine temellenen bir teşhis çerçevesinde değerlendirmek yerine hakikati arayışımı kabullenip doğruladı. İlk kez kendimi ve içimde bastırdığım acıyı derinlemesine anlamamı, çocukluğumda yaşadığım olaylar neticesinde- nasıl duygusal olarak böylesine donuk kaldığımı kavramamı sağladı; Hasta-terapist ilişkimiz sona erdikten sonra bile bana yol göstermeye devam etti. Bioenerji, geştalt, primal ve yeniden-doğma gibi değişik terapi yöntemlerini inceleyip öğrenmem konusunda bana ilham ve cesaret verdi. Hatta öğretileri ilgimi çeken bir guru ile tanışmak üzere Hindistan’a gideceğimi söylediğimde bile beni destekledi. Yıllarca birçok farklı terapi yaklaşımını denedim, incelediklerimin arasında Batı’ya ait belki de en etkili terapi çalışması içimizdeki çocuk ve karşılıklı bağımlılık üzerine yapılan çalışmalar oldu.
Hepimiz kendi kişisel çocukluk deneyimlerimizden kaynaklanan bir sürü korkularımız var- suistimal edilip aşağılanmak yüzünden geçirdiğimiz travmalardan, ana babalarımızın dile getirilmemiş ve çözülememiş korkularından, geçmişimizdeki miras aldığımız kolektif korkulardan. Bunlardan daha da derini ise kendi ölümlülüğümüz ile ilgili varoluşsal korkularımızdır.
Bu çalışma aynı zamanda kabul edilmeyen korkuların tüm yakın ilişkimizi zehirlediğini görmeme yol açtı. Karşılıklı bağımlılığı ilk duyduğumda harika bir ilişki yaşamakta olduğumu ve bu konuda hiçbir sorunum olmadığını sanıyordum. Gerçek şuydu ki bilmeden tamamen bağımlı olmuştum ve yakınlık hakkında hiçbir fikrim yoktu. ilişkilerimi korku yönetiyordu. Bilinçsiz bir ‘bakıcı, ulaşılmaz bir anti bağımlı olmuştum, böylece çocukluğumda şahit olduğum kalıplara göre davranıyordum. Aslında açılmaktan, reddedilmekten, görülmekten, sevmekten ödüm kopuyordu. Görmezlikten gelme, dram, çelişki veya diğer insanı değiştirme üzerine kurulu olmayan bir ilişkiye girme cesaretini daha yeni yeni gösterebiliyorum. Böylesine açılınca en derin korkularımla yüz yüze geliyorum —terk edilmek ve yalnız kalmak. Açılmaya cesaret edene kadar ne kadar yalnız olduğumu ve bir başkasının bana yaklaşmasından ne kadar korktuğumu göremiyordum. Batı’ya ait terapi yöntemlerini araştırırken belli bir noktada kısıtlamalarının da bilincine varmaya başladım. Bana daha spiritüel ‘bir görüş sağlayacak bir şeylerin arayışındaydım ve doğal olarak rotamı Doğu spiritüalizmine ve meditasyona çevirdim. Bir süre Amerika’daki Budist Vjpassana kamplarında İnzivaya çekildim ama yine de bir şeyler eksik gibiydi. Hindistan’da yaşayan ruhanî bir liderin öğretilerini okumuş, onun aşramı hakkındaki hikâyeleri dinlemiştim. Yeterince etkilenmiş olmalıyım ki California’daki Laguna Beach’de gelişmekte olan terapist kariyerimi yüz üstü bırakıp dönüş tarihi belirsiz bir Hindistan yolculuğuna çıktım, Çeşitli seyahatlerden sonra bu aşrama vardım.
Görüyorum ki kalbimizi sevgiye kapatan kabullenmediğimiz ve çözümlemediğimiz korkularımız- kendimizi ve başkalarını sevmemize engel olan onlar.
Pek çok ebeveynde olduğu gibi onların kendi iyileşmemiş yaralarının bilinçsizliği bende iyileştirmem için kurcalamam gereken yaralar açtı.
İçimdeki çocuğun yaşadığı acılar yüzünden duyduğum öfke ve üzüntü duygularına daldım ve en sonunda olaylara biraz tarafsız bakıp perspektife koymayı ve şükran duymayı öğrendim. Yaptığım çalışmalar annem ve babamla yepyeni, ödüllendirici bir ilişki kurmama yol açtı. Kitapta korkunun ilişkilerde oynadığı rolün üzerinde önemle duruyorum çünkü ilişkilerin en büyük öğretmen olduğuna inanıyorum. Hepimiz sevgiye açlık duyarız. Kendi yolculuğumda, korkularımla en fazla yüzleştiğim nokta bir başkasına yakınlaşma çabalarım oldu.
Model
Üç halkaya bölünmüş büyük bir dairenin içinde durduğunuzu hayal edin. Dış tarafta ve ortada birer halka, bir de iç merkez var. En dıştaki halkaya koruyucu katman diyoruz. Bu telâfi eden yetişkinin evi. İkinci halka duyguların ve kırılganlığın katmanı, savunmasız çocuğun evi. İç kısımdaki ise var olmanın merkezi ve şahidin evi. Burada doğal spontan akışkan enerjimizin içindeyiz ve hem içimizde hem dışımızda olup biteni ferah ve tarafsız bir halde izleyebiliriz. En gelişmiş formunda bu kendimizle ve yaşamla uyum halidir. Bu merkez , mistiklerin tarih boyunca varoluşla bir olmak şeklinde tarif ettikleri durumdur. Yolculuğumuz bu içsel merkeze geri dönmeyi içerir. Vaktimizin çoğunu dış katmanda geçiririz— koruyucu katmanda kontrol vardır ve korkularımızdan (bir yere kadar) korunuruz. Çoğu kez orada olduğumuzun farkına bile varmayız. Bunu adet edinmişizdir. Burada yaşamayı seçmeyiz, bunu bilinçsizce yaparız. İçsel çalışmayı yapmazsak kolaylıkla tüm hayatımızı burada geçirebiliriz; çoğu insan öyle yapar.
Koruyucu katmanda yaşam güvenli tanıdıktır ancak boştur ve önünde sonunda, öyle ya da böyle, yaşam bize bir şeylerin ters gittiğini hatırlatır. Kırılganlığın ve duyguların katmanına inmek savunmasızlığımıza saygı gösterilmeyen dönemlerin anılarını tazeler —ihanete uğradığımızı düşündüğümüz anı ve duygularımız. Bu anılar yüzünden oraya gitmeye korkarız. Bir yanımızla bu acı ve anksiyete duymamak ve güvenli, tanıdık sularda kalmak için elimizden geleni yaparız.
Bir diğer yönümüz de bilir ki merkeze geri dönüş yolculuğunu tamamlayabilmek için orta katmanda dolaşmaktan başka çaremiz yoktur. Kendi yüksek benliğimizden gelen çağrıya uyan bilinmeyen ve esrarengiz bir enerji bizi merkeze doğru çeker. Ve kırılganlığımızı geri kazanmamızı sağlamanın bir parçası olan korku ve acı ile yüzleşme cesareti de bu yönümüzde saklıdır. Bu birbirine ters iki güç arasında gider geliriz —biri bizi bilinçsiz ama güvenli tutar, diğeri de bizi gerçeğe ve bilinmeyene doğru çeker.
Değersizlik ve Yoksunluk Duygularının Açtığı Yaralar
Çoğumuz, hatta belki hepimiz, öyle ya da böyle bir şekilde olduğumuz gibi kabul göremeyeceğimiz mesajını aldık. Bu mesaj bize çeşitli yollarla geldi. En aşırı vakalarda cinsel, fiziksel ve duygusal taciz şeklinde ya da istenmeyerek, ihmal edilerek verildi. Hepimiz, veya en azından çoğumuz, bu mesajı görülmeyerek veya anlaşılmayarak ve kendi yapımıza ters düşen bir biçimde davranmamız tembihlenerek aldık. İlk başta mesaj dışardan yani ebeveynlerimizden, hocalarımızdan geldi ve sonra biz onu içselleştirdik. Mesaj enerjimizi, duygularımızı ve özgün bireyselliğimizi geçersiz kılarak bunlarla temasımızı kopardı. Böylece, temelde bir yanlışımız olduğu inancı ile büyüdük. Bu yanlış anlayışı değersizlik duygusunun açtığı derin bir yara olarak orta katmanımızda taşıyoruz.
Bununla yakın ilişkisi olan bir başka yarayı daha içimizde taşıyoruz. Bu da sevgi kaynağından mahrum veya ayrı kalmanın, kendini terk edilmiş hissetmenin acısıdır. İçimizde bu kaynaktan uzak kalmak ile ilgili müthiş bir korku var. Çoğumuz artık bu korku ile temasta değiliz ama bir başkasına yaklaşmak için kendimize izin verdiğimizde su yüzüne çıkıyor. Bazıları İçin bu acının kaynağı apaçıktır — ebeveynlerden biri onu terk etmiş, fiziksel veya duygusal hiç yanında olmamıştır. Geri kalanımız için bu o kadar da açık değildir. Muhtemelen bir vücut içinde doğmanın ve böylece yaradılışın bütünlüğünden kopmanın yarattığı travma olabilir. Çocukken maruz kaldığımız tüm reddedilme ve taciz olayları, dünyaya gelirken geçirdiğimiz o ilk ayrılık acısını pekiştirmeye yarar.
Her birimiz bu iki acıyı değersizlik ve yoksunluk – değişik şekillerde yaşadık, ama hepimiz bir şekilde bunları paylaşıyoruz. Çalışmalarım süresince bütünlüğüne, masumiyetine ve kırılganlığına bu darbeleri almamış birisine henüz rastlamış değilim. Etkilenme dereceleri değişse de hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Bu darbeler çok erken yaşlarda yaşandığından hayatta kalabilmek için üzerlerini örtmek zorundayız. Yoksa acısına dayanamayız. Bu yüzden bir koruma katmanı yarattık. Orta katmanda yaşam fazlasıyla acı verdiğinden bu dış katmana geçtik.
Meditasyon ve Varlık Merkezi
Benim meditasyon merkezi olarak adlandır lığım içsel bir alandır. Doğallığın, iç huzurunun, yaşamı olduğu gibi kabullenmenin ve insanı sarsan bir merhametin bulunduğu bir alan. Burada rahatlamak, güvenmek ve hareketsizlik var. Bu alana ulaşabilenler normalde gevezelik edip duran beynin sessiz kaldığı bir zamansızlık duygusu olarak tarif ediyorlar onu —belli bir kişilik çerçevesinde oluşmuş kimliklerinden sıyrılıyorlarsa endişe, planlama, güvensizlik ve şüpheden arınıp içinde bulundukları anın tadını sonuna kadar çıkararak yaşıyorlar. Yaşamları bir şey “yapmak” zorunda olmadan mükemmel bir şekilde akıyor, Sadece var olup izliyorlar.
Çocukken, bilincinde olmadan, bu alanda var oluruz kimliksiz, İsimsiz ve adressiz. Sadece var oluruz. Bozulmamış bir masumiyet ve güven İçinde var oluruz. Çocukluktan çıkarken elimizde olmadan bu durumla bağımızı koparırız ve edindiğimiz kişilik ile özdeşleşiriz. Merkeze geri dönüş yolculuğumuz bu duruma dönüş yolculuğudur, ama bir çocuğun bilinçsizliği ile değil tecrübeli bir yetişkinin bilinçli farkındalığı İle döneriz.
Evrenle bütünleşme ve zamanın dışında kalma duygusunu tekrar yaşadığımız anlar olabilir — örneğin meditasyonda, sevişirken, dans ederken, yaratıcı çalışmalar yaparken veya yoğun keder ve üzüntü yaşarken. Bunlar anlık durumlardır ve sonra, aklımız yerine gelir ve bununla birlikte tüm kimliklerimiz, ilişkilerimiz ve korkularımız geri gelir. Fakat bu dakikalar bize yolculuğumuza devam etmek için cesaret verebilir: Varacağımız noktanın güzelliğini gösterir bize.
Meditasyon merkezini günlük meditasyon egzersizleri ile geliştirebiliriz. Böylece bu tohumu besleyerek ona yer açmak için hiçbir işle meşgul olmadığımız ve izlemeye fırsat bulduğumuz sessizlik ve içe bakış dönemleri yaratabiliriz. Basit bir açıklama ile, bu İçimizde gittikçe artan bir ferahlama yaratır ve dış baskı ile İç gerilimlerden daha fazla uzaklaşırız. Benim tecrübeme göre daha fazla huzur isteği sadece tohumu sulayarak doğal şekilde gelişir. Zamanla, meditasyonun prensipleri çerçevesinde yepyeni bir yaşam tarzı geliştiririz ki, bu günlük meditasyon egzersizinden daha da önemlidir. Meditasyonun getirdiği duygu, anlayış ve huzur uçsuz bucaksızdır. Buddha meditasyonu tek sığınak olarak adlandırmıştır.
Harvard´lı Psikiyatr olan yazarın korkularımızla yüzleşerek ilişiklerimizi nasıl düzenlememiz gerektiğini paylaşmaya çalıştığı kitap oldukça akıcı ve okurlara çok farklı bakış açıları kazandırabilir. Psikoloji alanında kaynak arayanlara önerilebilir. Butik Yayınevi her zaman ciddi ve yararlı olacak eserlere imza atmakta. İlişkilerin ABC´si de bunlardan biri.
O zaman gelsin sorular:
- Aramızdan kaçı ilişkilerinde saf sevgi yaşadı?
- Aramızdan kaçı mutlu bir birlikteliği varmış gibi yapıyor?
- Aramızdan kaçının kendi hayatı ile ilgili partnerine söylediği yalanlar ve gizlediği şeyler var?
- Aramızdan kaçı ilişkisinde yakınlığı yaşadı?
- Aramızdan kaç kişi hayatında bir ilişkiye giremiyor?
- Aramızdan kaç kişi yıllardır istediğini hala arıyor?
- Aramızdan kaçı içindeki ürkmüş çocuk ile tanıştı?
- Aramızdan kaçı kendinde korku ile yüzleşme fırsatı ve cesareti buldu?
İçimiz ile dost olmadan yaşamamız asla coşku ve sevgi dolu bir deneyime dönüşemez. Panik içindeki çocuğumuz yüzünden çoğumuz bağımlı hayat yaşıyoruz.
Yakın ilişkiler kuramıyor kursak da sürdüremiyoruz. Neler mi yapmalıyız? İçsel gelişimin en önemli bölümünün korkularından arınarak gerçekleştiğini fark edenlerin çoğu, tüm soruların cevaplarını içinde bulurken, sevgiyle yükselmeyi seçiyor. Peki, nasıl?
İlişkilerin ABC’si, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. İlişkilerin ABC’si (ya da Face to Face with Fear), klasik bir kişisel gelişim kitabından çok daha derin bir metin. Krishnananda ve Amana, ilişkilerin yüzeyinde görünen davranışların altında yatan duygusal yaraları ve bilinçaltı korkuları cesurca ele alıyor. İşin özü şu: Bu kitap, ilişkilerde yaşadığımız çatışmaların genellikle partnerimizle değil, kendi geçmişimizle olduğunu söylüyor — ve bu, bence çok çarpıcı.
Korku ve Kaçınma Döngüsü: Kitap, korkularımızla yüzleşmeden sağlıklı bir ilişki kuramayacağımızı iddia ediyor. Çoğumuz, terk edilme korkusu, değersizlik hissi ya da kontrol kaybı gibi duygularla baş edemediğimiz için duvarlar örüyoruz ya da sürekli kaçıyoruz. Yazarlar buna “zırh” diyorlar. Ve biz bu zırhı taşıdıkça, gerçek bağ mümkün olmuyor.
İlişkinin Aynası: Bence en güçlü tarafı şu: Kitap, partnerin bir düşman değil, aynanız olduğunu savunuyor. Sizde bastırılmış ne varsa, karşınızdaki onu tetikliyor. Bu da, ilişkilerin bir nevi terapi alanı olabileceği anlamına geliyor — eğer gerçekten farkındalıkla bakabilirsek.
Çocukluk Temelleri: Her şeyi çocuklukla ilişkilendirmesi bazen fazla tekrar gibi gelse de, bu tekrarın bir işlevi var: Anlamadan geçip gidemiyoruz. Kendimizi “neden hep aynı tip insanları çekiyorum?” diye sorgularken, kökenin çocuklukta aranması gerektiği net şekilde gösteriliyor.
Duygusal Olgunluk: Kitabın temel önerisi, duygusal sorumluluk almak. “Senin yüzünden böyle hissediyorum” yerine “Bende bir şey tetiklendi, bu bana ait” diyebilmek. Bu, kişisel gelişim açısından çok güçlü bir dönüşüm
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın