“Çünkü insan ne kadar uzun yaşasa da, bölünmez şimdiki zamandan daha fazlasını algılayamaz: Ama bellek her gün unutma yoluyla büyüyerek kazandığından daha fazlasını yitirir…”
— Arthur Schopenauer
Merhaba
Nietzsche’yi derinden etkileyen Alman filozof Arthur Schopenhauer, düşünce tarihinin en önemli isimlerinden biridir. O her zaman kavramlarla yaşamı bir arada düşünmüştür; hisseden, düşünen, “etten kemikten” insanların olduğu bir felsefe geliştirmiştir. Hayata dair düşüncelerini yazarken, Antik Yunan filozoflarından etkilenerek geliştirdiği Eudaemonoloji kavramını kullanır. Bu kavram, iyi ve mutlu bir yaşam sürme sanatıdır.
Mülkiyet, onur, itibar ve şöhret gibi her insanın önem verdiği kavramlara farklı ve derin anlamlar yükleyen Schopenhauer, tüm bunları tekrar düşünmemizi istiyor. Yaşam Bilgeliği adlı kitabıyla, herkesi yaşamı yeniden ele almaya, iyi ve mutlu bir yaşamın imkânlarını bulmaya davet ediyor.
Birinci Bölüm, Temel Bölümlendirme
Aristoteles (Nikomakhosh Etik, l, 8) insan yaşamının mülklerini üç sınıfa ayırmıştı dışsal olanlar, ruha ait olanlar ve bedene ait olanlar. Bu ayırma üzerinde şimdilik durmayıp üç sayısını koruyarak, ölümlülerin yazgılarındaki farkların üç temel belirlenime dayandırılabileceğini söylüyorum. Bunlar:
- Bir kimsenin ne olduğu: Yani en geniş anlamda kişiliği. Buna göre, bir kimsenin sağlık, güç-kuvvet, güzellik, mizaç, ahlaki karakter, zekâ ve yetişme tarzı bu madde altında toplanabilir.
- Bir kimsenin neye sahip olduğu: Yani her anlamda mal ve mülkü.
- Bir kimsenin neyi temsil ettiği: Bu izlenimden, bilindiği gibi, o kimsenin başkalarının düşüncesinde ne olduğu, yani aslında onun başkalarınca nasıl tasarlandığı anlaşılır. Buna göre, bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşünden oluşur ve saygınlık, rütbe ve şan olarak ayrılır.
İlk madde altında incelenecekler bizzat doğanın insanlar arasında oluşturduğu farklılıklardır; buradan hemen, bu farklılıkların insanların mutluluğu ya da mutsuzluğu üzerindeki etkisinin, izleyen maddelerde verilmiş olan farklılıkların yol açtıklarından çok daha önemli ve çok daha derine işlediği sonucu çıkarılabilir. Tüm sınıfsal ya da kökensel üstünlükler, hatta asalet, zenginlik vb.; sahici kişisel üstünlükler karşısında, büyük bir zihin ya da büyük bir yürek karşısında, gerçek krallar karşısındaki rol icabı krallar gibidirler. Daha Epikuros’un ilk öğrencisi Metrodoros, bu konuda bir bölüm yazmıştır: “Mutluluğun içimizdeki nedeni, nesnelerden oluşan nedenden daha büyük olduğu için”. Ve elbette insanın esenliği için, varoluşunun tüm biçimi için esas olan, açıkça kendi içinde ne bulunduğu ya da ne olup bittiğidir. İlkin duyularının, istemesinin ve düşüncesinin bir sonucu olan, onun hoşnutluğu ya da hoşnutsuzluğu doğrudan doğruya burada yer alır; dışarıda yer alan her şeyin bu konuda ancak dolaylı bir etkisi vardır. Bu yüzden aynı dışsal olaylar ya da koşullar, herkesi bütünüyle başka başka etkilerler ve herkes aynı ortamda yine de başka bir dünyada yaşar. Çünkü ancak kendi tasarımlarıyla, duygularıyla ve istenç devinimleriyle doğrudan bir ilişki içimdedir; dışsal olaylar ancak içsel olayların izin verdiği ölçüde o kişiyi etkilerler. Herkesin içinde yaşadığı dünya, öncelikle kendi kendisini kavrayışına bağlıdır, bu yüzden kafaların farklılığına göre yönlenir; Bu farklılığa göre yoksul, dar sığ ya da zengin, ilginç ve anlam dolu olabilir. Örneğin biri, yaşamında karşısına ilginç olaylar çıkan bir başkasını bu yüzden kıskanırsa, onu daha çok, bu olaylara onun betimleyişi içinde sahip oldukları önemi kazandırmış olan kavrayış yetisinden ötürü kıskanmalıdır; Çünkü akıllı bir kafada böyle ilginç bir biçimde görülen aynı olay, sığ bir kafanın sıradanlığıyla kavrandığında, sadece günlük yaşamın yavan bir sahnesi olacaktır. Bu durum Goethe’nin ve Byron’ın temellerinde açıkça gerçek olayların yattığı gibi şiirlerinden en üst düzeyde görülmektedir; Budala bir okur bu güzel olay yüzünden, son derece sıradan bir olayı böyle büyük ve güzel bir şeye dönüştürme yeteneğinde olan, güçlü düşlemi kıskanmak yerine şairin kendisini kıskanabilir ancak. Her gerçekliğin, yani doldurulmuş her şimdiki anın özne ve nesne olmak üzere iki yarıdan oluşmasıdır; bu ikisi oksijen ve hidrojenin suda birleşmeleri gibi zorunlu ve sıkı bir bağ içinde olsalar da. Bu yüzden bütünüyle aynı nesnel yarının değişik öznel yarılarının olması durumunda ve hemen hemen tersi durumunda da, o anki gerçeklik bütünüyle başka başkadır; Ya da daha düz konuşmak gerekirse, herkes tıpkı kendi derisinin içinde olduğu gibi, kendi bilincinin içimdedir ve dolaysız olarak ancak kendi bilincinin içinde Yaşar; Bu yüzden dışarıdan pek de yardım edilemez ona. Ama bu farklılıklar yalnızca dış görünüştedir; iç dünyada böyle bir görünüşün çekirdeğinde, herkeste aynı şey yatar; eza ve cefa içinde yoksul bir komedyen. Yaşamda da böyledir. Rütbe ve zenginlik farklılıkları herkese oynayacağı rolü gösterirler; ama bunlara asla içsel mutluluk ve hoşnutluk farklılıkları karşılık düşmez; burada da herkesin içinde aynı zavallı saf adam vardır; ama elbette malzemesi herkeste farklı olan ama biçimi, yani asıl özü gereği herkeste hemen hemen aynı olan eza ve cefa içinde; derece farklılıkları bulunsa da, bunlar asla rütbeye ve zenginliğe; yani role göre ortaya çıkmazlar. Çünkü insan için var olan ve olup biten her şey, her zaman dolaysızca onun bilincinde vardır ve orada olup biter; bu yüzden önce önemli olan, açıkça bilincin niteliğidir ve çoğu durumda, içinde ortaya çıkan biçimlerden çok, bu niteliğin kendisi söz konusudur. Şimdiki zamanın ve gerçekliğin nesnel yarısı yazgının elindedir ve onun tarafından değiştirilebilir: Öznel yarı ise biz kendimizizdir; dolayısıyla bu yarı esas olarak değiştirilemez.
Goethe der ki:
Halk ve hizmetçi ve ermiş kişi,
Her zaman teslim ederler ki,
Yeryüzü çocuklarının en yüce mutluluğu
Sadece insanın kendi kişiliği
Batı Doğu Divanı
Mutluluğumuz ve zevkimiz açısından, öznel olanın nesnel olandan kıyaslanamayacak ölçüde daha özsel olduğu, açlığın bütün yemekleri güzel göstermesinden ve ihtiyarları da gençleri de aynı ölçüde etkilemesinden dâhilerin ve azizlerin yaşamına dek, her yerde kanıtlanır. Özellikle sağlık tüm öteki dışsal mülkler karşısında öylesine ağır basar ki, herhalde sağlıklı bir dilenci hasta bir kraldan daha mutludur. Eksiksiz bir sağlıktan ve kusursuz bir bedenden kaynaklanan sakin ve neşeli bir mizaç; duru, canlı, nüfuz edici ve doğru kavrayan bir zekâ; ılımlı, yumuşak bir istenç ve bunlara uygun olarak, iyi bir vicdan: bunlar, yerini hiçbir rütbenin ya da zenginliğin dolduramayacağı üstünlüklerdir. Çünkü bir kimse kendisi için neyse, yalnız başınayken ona eşlik eden ve başka birisinin ona veremeyeceği ve ondan alamayacağı şey neyse, açıkça bu, onun sahip olabileceği şeyden ya da başkalarının gözünde olabileceği şeyden daha önemlidir. İç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle eşsiz bir eğlence bulur; ruhsuz biri sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile, can sıkıntısından kurtulamaz. İyi, ılımlı, yumuşak bir karakter kısıtlı koşullarda hoşnut olabilir; öte yandan, hırslı, kıskanç ve kötü biri tüm zenginliğe karşıt hoşnut değildir. Ama ancak, sürekli sıradışı, zihinsel açıdan olağanüstü bir bireyselliğin tadına varan bir kimse için, genel olarak ulaşılmaya çalışılan hazlar bütünüyle gereksizdirler, hatta sadece rahatsızlık verici ve usandırıcıdırlar.
Sokrates, satılmak için sergilenen lüks mallara bakarak, “Gereksinmediğim ne çok şey var” demişti. Buna göre, yaşamımızın mutluluğu açısından en birincisi ve önemlisi ne olduğumuzdur, kişiliğimizdir- daha, kalıcı, her koşulda etkili olduğu için bile bu böyledir; ama ayrıca, öteki iki madde mülkler gibi yazgıya bağlı değildir ve bizden koparılamaz.
İkinci Bölüm, Bir Kimsenin Ne Olduğu Üzerine
Bir kimsenin ne olduğunun, onun mutluluğuna, sahip olduğu ya da temsil ettiği şeyden daha çok katkıda bulunduğunu zaten genel olarak kabul etmiştik. Her zaman, bir kimsenin ne olduğu ve buna göre kendinde neye sahip öldüğü önemlidir: Çünkü bireyselliği ona sürekli ve her yerde eşlik eder ve yaşadığı her şey rengini bireyselliğinden alır. Her şeyin içinde ve her şeyde öncelikle kendini tadar: Bu fiziksel hazlarda zaten böyledir; zihinsel hazlarda ise daha da geçerlidir. Bu yüzden, İngilizcedeki “To enjoy one’s self” sözü çok isabetli bir anlatımdır; bu sözde, örneğin, “He enjoys himselfat Paris” denilirken, “Paris’in keyfini sürüyor” denmez. “Paris’te kendi keyfine bakıyor” denilir. Ama bireysellik kötü bir nitelikteyse, tüm hazlar, safra bulaşmış bir damağın tattığı kaliteli şâraplar gibidirler. Bu yüzden, iyi günde de kötü günde de, ağır felaketler bir yana, insanın nasıl duyumsadığının, yani her bakımdan yatkınlığının türü ve derecesi karşısında yaşamında nelerle karşılaştığının ve başına neler geldiğinin pek önemi yoktur. Bir kimsenin kendi içinde ne olduğu ve kendinde neye sahip olduğu, kısacası onun kişiliği ve değeri, mutluluğunun ve esenliğinin biricik dolaysız nedenidir. Geri kalan her şey dolaylıdır; bu yüzden onların etkisi ortadan kaldırılabilir ama kişiliğin etkisi asla. Bundan dolayı, kişisel üstünlüklere yönelik kıskançlık, en özenli biçimde gizleneni olduğu gibi, en uzlaşmaz olanıdır da. Ayrıca, kalıcı ve dayanıklı olan sadece bilincin niteliğidir ve bireysellik sürekli kalıcı bir biçimde, az ya da çok, her an etki eder; buna karşılık, geri kalan her şey her zaman sadece ara sıra, fırsat buldukça, geçici olarak etki eder ve üstelik değişime ve dönüşüme uğrar; bu yüzden Aristoteles der ki: “Çünkü doğaya güvenilir, paraya değil”. Üzerimize bütünüyle dışarıdan gelen bir mutsuzluğa, kendi neden olduğumuz bir mutsuzluktan daha soğukkanlı bir biçimde katlanmamızın nedeni budur; Çünkü yazgı değişebilir ama kendi niteliğimiz hiçbir zaman değişmez. Demek ki soylu bir karakter, yetenekli bir kafa, mutlu bir mizaç gibi, neşeli bir ruh ve gerekli nitelikleri taşıyan, bütünüyle sağlıklı bir beden gibi öznel mülkler, yani mens sana in corpore şano, mutluluğumuz açısından en birinci, en önemli olanlardır; bu yüzden dışsal mülklere ve dışsal saygınlığa sahip olmaktan daha çok, bu içsel mülklerin geliştirilmesini ve korunmasını düşünmeliyiz.
Üçüncü Bölüm, Bir Kimsenin Neye Sahip Olduğu Üzerine
Mutluluk öğretmeni Epikuros, insan gereksinimlerini doğru ve güzel bir biçimde üç sınıfa ayırdı. Birinciler doğal ve zorunlu olanlardır: Bunlar, karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. O halde bu sınıfa salt victus et amictus (beslenme ve giyinme) girer. Bu gereksinimleri karşılamak kolaydır. İkinciler ise doğal ama zorunlu olmayanlardır: Bu da cinsel doyum gereksinimidir; Laertius’un kitabında, Epikuros bundan söz etmiyor olsa da (ben de onun öğretisini burada biraz düzelterek ve törpüleyerek veriyorum) bu gereksinimi doyurmak daha zordur. Üçüncüler, ne doğal ne de zorunlu olanlardır: Bunlar lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridirler: Sonsuzdurlar ve karşılanmaları çok zordur. Akla uygun arzularımızın sınırını mülkiyet açısından belirlemek, olanaksız değilse de zordur. Çünkü bu bakımdan, her bir kişinin hoşnutluğu mutlak bir büyüklüğe değil, göreli bir büyüklüğe, yani istekleri ve elindekiler arasındaki orantıya dayanır: Bu yüzden, elindekiler, kendi başına düşünüldüklerinde, bir kesirli sayıda paydası olmayan bir pay kadar anlamsızdırlar. Bir insan, istemeyi aklından bile geçirmediği malların yokluğunu kesinlikle duymaz, onlar olmadan da bütünüyle hoşnuttur; öte yandan, ondan yüz katı daha çok şeye sahip olan bir başkası, istediği bir şeyden yoksun kaldığında, kendini mutsuz hisseder. Bu bakımdan, herkesin kendine özgü bir ulaşılması olanaklı olan ufku vardır: İstekleri de bu ufkun ötesine gitmezler. Bu ufkun içinde yer alan herhangi bir nesneye ulaşabileceğine güveniyorsa, kendisini mutlu hisseder; buna karşılık, ortaya çıkan zorluklar bu umuduna gölge düşürürse, kendini mutsuz hisseder. Bu görüş ufkunun dışında yer alanların, onun üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu yüzden, zenginlerin büyük mülkleri yoksulları huzursuz etmez ve öte yandan, istekleri yerine gelmeyen bir zengini zaten sahip olduğu şeyler de avutmaz. (Zenginlik deniz suyu gibidir: Ne kadar çok içilirse, o kadar çok susanır – aynı şey ün için de geçerlidir.) Yitirilen zenginlikten ve refahtan sonra ilk sancı atlatılır atlatılmaz, yeniden önceki ruh halimize dönüşümüzün nedeni, yazgının mülkümüzün katsayısını küçültmesinden sonra, bizim de isteklerimizin katsayısını hemen çok azaltmış olmamızdır. Bir felaket durumunda asıl acı veren bu işlemdir: Bu işlem gerçekleştirildikten sonra acı giderek azalır, sonunda artık hiç duyumsanmaz olur; yara kabuk bağlamıştır. Tersine olarak, mutlu bir olayda isteklerimizin kompresörü yukarı itilir ve isteklerimiz genişler: Bu da sevinç kaynağıdır…
Dördüncü Bölüm, Bir Kimsenin Neyi Temsil Ettiği Üzerine
Bu konu, yani, bizim başkalarının görüşündeki varoluşumuz, doğamızın özel bir zayıflığı sonucunda, istisnasız bir biçimde çok abartılır; oysa en küçük bir düşünüş bile, kendi başına bunun bizim mutluluğumuz açısından önemsiz olduğunu gösterebilir. Buna göre, her insanın ötekilerin elverişli görüşlerini fark eder etmez ve gururu bir biçimde okşanır okşanmaz neden içten içe sevindiğini açıklamak zordur. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, iddialı olduğu alanda övülen bir insanın yüzünü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinç kaplar. Çoğun, onun gözünde mutluluğumuzun buraya kadar incelediğimiz iki ana kaynağının birlikte aktıkları gerçek mutsuzluk ya da yoksunluk karşısında, başkalarının beğenme işaretleri onu avutur ve tersine olarak, hangi anlamda, derecede ya da koşulda olursa olsun, yükselme hırsının her zedelenişinin, her küçümsenişinin, her önemsenmeyişinin, her görmezden gelinişinin onu şaşmaz bir biçimde incitmesi ve çoğu zaman derin bir acı vermesi şaşırtıcıdır. Onur duygusu bu özelliğe dayandığı ölçüde, bu özellik çoğu kimsenin koşullara uygun davranışı açısından, ahlaklılığın ikamesi olarak verimli sonuçlara sahip olabilir; ama insanın kendi mutluluğu üzerinde, öncelikle çok önem taşıyan iç huzuru ve bağımsızlık üzerinde geliştirici olmaktan çok, rahatsız edici ve zarar verici bir etkisi vardır. Bu yüzden, bizim bakış açımızdan, onu sınırlamak ve uygun bir düşünüş ve mülklerin değerinin doğru bir biçimde küçümsenmesi yoluyla, başkalarının görüşlerine karşı o büyük duyarlılığı olabildiğince hafifletmek tavsiye edilir, hem okşandığı yerde hem de incitildiği yerde: Çünkü her ikisi de aynı ipe bağlıdır. Ayrıca, başkalarının görüşünün ve düşüncesinin kölesi olarak kalınırsa:
Onu ezen ve yücelten ne denli azsa,
Övgü için o denli yanıp tutuşur
Buna göre, kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değerinin, o kişinin salt başkalarının gözünde ne olduğunun karşısında uygun bir biçimde küçümsenmesi, mutluluğumuza çok katkıda bulunacaktır. Kendi varoluşumuzun zamanının tüm dolduruluşu, bunun içsel kapsamı ve böylece “bir kimsenin ne olduğu ve “bir kimsenin neye sahip olduğu” başlıkları altında incelediğimiz tüm mülkler birinci gruba girerler. Çünkü tüm bunların etki alanlarının bulunduğu yer kişinin kendi bilincidir.
Beşinci Bölüm Bölüm, Öğütler Ve Özdeyişler
Burada, kusursuzluğu başka bir yerde olduğundan daha az amaçlıyorum; yoksa Theognis’ten ve Sahte-Salomon’ dan, Rochefoucauld’ya kadar tüm zamanların düşünürlerinin ortaya koydukları, bir kısmı mükemmel olan yaşam kurallarını burada yinelemiş olurdum; bu arada, şimdiden çok kullanılmış çok sayıdaki basmakalıp sözden de kaçınamazdım. Kusursuzluğu hedeflemeyişimle birlikte, sistematik düzenlemeden de büyük ölçüde uzaklaşıyorum, ikisi hakkında da, bu türdeki olaylarda sonuç olarak adeta kaçınılmaz bir biçimde can sıkıntısını doğurmadıkları düşünülerek avunulabilir. Bu sadece, aklıma o anda geleni, aktarmaya değer görüneni ve anımsadığım kadarıyla henüz söylenmemiş, en azından tam olarak ve bu biçimde söylenmemiş olanı verdim; yani bu uçsuz bucaksız alanda, başkalarının yapıtlarında ele aldıkları konulardan geriye kalanların bir derlemesini yaptım. Buradaki görüşlerin Ve önerilerin büyük çeşitliliğini yine de bir düzene sokabilmek için, onları, genel olanları önce kendimize, sonra başkalarına yönelik davranışımıza ilişkin olanlar ve son olarak da dünyanın akışı ve yazgıya ilişkin olanlar biçiminde bölümlere ayırmak istiyorum.
- Genel Olanlar
- Kendimize Yönelik Davranışımız
- Başkalarına Yönelik Davranışımız
- Dünyanın Akışına Ve Yazgıya İlişkin Tavrımız
Altıncı Bölüm, Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine
Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine
Voltaire son derece güzel bir anlatımla şöyle demişti:
Yaşının ruhuna sahip olmayan
Yaşının tüm sıkıntılarını yaşar
Bu yüzden, bu mutluluk öğretisi incelememizin sonunda, yaşadığımız yılların bizde yarattığı değişikliklere bir bakış atmak uygun olacaktır. Tüm yaşamımız boyunca sadece şimdiki anın farkında oluruz, asla daha fazlasının değil. Şimdiki zamanın özelliği ise, başlangıçta önümüzde uzun bir gelecek, ama sonlara doğru ise ardımızda uzun bir geçmiş görmemizdir; bundan dolayı, mizacımız -ama bununla birlikte karakterimiz değil- bildik bazı değişiklikler geçirir, böylelikle her defasında şimdiki zamanın bir başka rengi ortaya çıkar. Başyapıtımın 2. cildinde, 31. bölümün 394. sayfasında, çocukluğumuzda neden istekli değil de daha çok meraklı davrandığımızı ele almıştım. Yaşamımızın ilk çeyreğinin mutluluk içinde geçişi tam da bu nedene dayanır, bu yüzden, bu dönem daha sonra yitik bir cennet gibi ardımızda kalır. Çocukluğumuzda çok az ilişkimiz ve az sayıda gereksinmemiz vardır, yani istencimiz az heyecanlanır: Bu yüzden varlığımızın büyük bölümü bilgi edinmekle uğraşır. Anlama yetisi de, henüz olgunlaşmamış olsa bile, daha yedi yaşında tam büyüklüğüne ulaşan beyin gibi, erkenden gelişmiştir ve sürekli henüz yeni olan varlığın tüm dünyasında durmaksızın gıda arar, bu dünyada her şey, ama her şey yeni olmanın cazibesiyle parıldamaktadır. Çocukluk yıllarımızın sürekli bir şiir sanatı oluşunun nedeni budur. Çünkü tüm sanatlarda olduğu gibi şiir sanatının özü de, platonik idenin, yani esas bu yüzden her sanatta ortak olanın, her bireyde kavramasına dayanır; böylelikle her şey kendi türünün temsilcisi olarak görülür, bir olay bin olay için temsil edicidir. Çocukluk yıllarımızın sahnelerinde yalnızca o anki bireysel nesnelerle ya da olaylarla ve üstelik sadece o anki istemimizi ilgilendirdiği ölçüde ilgiliymişiz gibi görünüyorsa da, aslında durum değişiktir. Çünkü yaşam tüm önemliliği içinde, henüz karşımızda öyle yeni, öyle tazedir ve izlenimlerinin yinelenmesi yoluyla körelmiş olmaktan öyle uzak durmaktadır ki, çocukça çabalarımızın ortasında, sürekli sessizce ve açık bir niyetimiz olmadan, tek sahnelerde ve olaylarda yaşamın özünü, yaşamın biçimlerinin ve serimlenişinin temel tiplerini kavramakla meşgulüzdür.
Goethe’nin genel olarak söylediği gibi, her olayda, herkesin sonunda kendi sınırlarına çekileceği doğrudur; tıpkı Oliver Goldsmith’in söylediği gibi:
“Her yerde sadece kendimize emanet olduğumuzdan
Mutluluğumuzu da kendimiz yapar ya da buluruz.” Oliver Goldsmith
Yaşam Bilgeliği, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak için. Arthur Schopenhauer (22 Şubat 1788, Danzig – 21 Eylül 1860, Frankfurt), Alman filozof, yazar ve eğitmendir. Schopenhauer, Alman felsefe dünyasındaki ilklerdendir. Dünyanın anlaşılmaz, akılsız prensipler üzerine kurulu nedenselliklerinin olduğunu söyleyerek dikkat çekmiştir. Ayrıca Nietzsche’nin ilk akıl hocasıdır.
Friedrich Majer sayesinde Schopenhauer eski Hindistan felsefesini yani Brahmanizmi tanıdı. 1814’te annesiyle birlikte Dresden’e gitti ve orada edebiyatçılarla görüşüp paylaşımlarda bulundu, şehrin zengin kütüphanesinden faydalandı.
1815 yılında kendi renk bilgisi üzerine yoğunlaşarak yazdığı Über das Sehn und die Farben (Bakmak ve Renkler Üzerine) 1816 yılında basılan kitabı aynı zamanda Goethe ile aralarında bir mektuplaşma olarak nitelendirilmiştir.
Schopenhauer’in en önemli eseri olan Die Welt als Wille und Vorstellung İsteme Ve Tasavvur Olarak Dünya kitabı 1819 yılı başlangıcında Friedrich Arnold Brockhaus yayınevince basıldı ve yayımlandı. Daha sonra Schopenhauer’ın bu eserini oldukça genişlettiği varsayılmaktadır.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın