“Tin, maddeden algıları ödünç alır ve besinini bu algılardan çıkartır ve onlara hareket biçiminde geri verir; bu hareketleri özgürlüğüyle damgalar…”

— Henri Bergson

Merhaba

Madde ve Bellek, Fransız filozof Henri Bergson‘un temel yapıtlarından biridir. Sezgicilik ekolünün Batı felsefesindeki temsilcisi olan Bergson, aralarında Deleuze, Sartre, Heiddeger ve Tanpınar’ın da bulunduğu birçok düşünürü derinden etkilemiştir. Bu açıdan Bergson’u anlamak bu düşünürleri anlamaktır.

Henri Bergson 1910 yılında yazdığı yazıyla şu önemli bilgileri aktarıyor okuruna.

Bu kitap tinin gerçekliği ile maddenin gerçekliğini ortaya koymakta ve belirgin bir örnekten, bellek örneğinden yola çıkarak tin ile maddenin birbirleriyle ilişkisini belirlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla açıkça ikicidir. Diğer yandan, bedenle tini öylesine tahayyül etmektedir ki ikiciliğin daima yol açtığı teorik güçlükleri ortadan kaldıramasa da mümkün olduğunca azaltmayı ummaktadır. Nitekim ikiciliğin, dolaysız bilinç tarafından salık verilirken sağduyu tarafından benimsenirken filozoflar arasında pek de rağbet görmemesine yol açan şey bu güçlüklerdir.

Bu güçlükler, büyük ölçüde, madde konusundaki kâh gerçekçi kâh idealist kavrayışa bağlıdır. Birinci bölümümüzün konusu, İdealizm ile gerçekçiliğin aynı ölçüde aşırı iki tez olduğunu, maddeyi maddeye dair sahip olduğumuz tasarıma indirgemenin yanlış olduğunu, ama aynı zamanda maddeyi bizde tasarımlar üreten ama bu tasarımlardan tamamen başka nitelikte olan bir şey hâline getirmenin de yanlış olduğunu göstermektir. Bizce madde, ‘imgeler’ bütünüdür. ‘İmge’den bizim anladığımız şey ise bit tür varoluştur ve bu varoluş, idealistin tasarım olarak adlandırdığından daha fazlası, gerçekçinin şey olarak adlandırdığından ise daha azıdır: ‘şey’ ile ‘tasarım’ [repr6sentation] arasında yarı yolda duran bir varoluş. Bu madde kavrayışı, basitçe sağduyuya özgüdür. Felsefi spekülasyonlara yabancı birine, önünde duran nesnenin, gördüğü ve dokunduğu nesnenin yalnızca onun tininde ve tini için var olduğunu, hatta daha genel olarak, Berkeley’in ileri sürdüğü gibi, bir tin için var olduğunu söylersek çok şaşırır. Muhatabımız, nesnenin algılayan bilinçten bağımsız var olduğunu savunup duracaktır. Ama diğer yandan bu muhataba nesnenin görünenden tamamen farklı olduğunu, ne gözün ona atfettiği renge ne de elin onda bulduğu dirence sahip olduğunu söylersek onu daha da şaşırtırız. Çünkü o bu renk ile bu direncin nesnede bulunduğunu düşünmektedir: Bunlar bizim tinimizin durumları değildir, bunlar bizim varoluşumuzdan bağımsız bir varoluşu oluşturan ögelerdir. Dolayısıyla, sağduyu açısından nesne kendi başına mevcuttur ve diğer yandan nesne, bizim onu gördüğümüz hâliyle, kendi başına renkli ve özgündür: Bir İmgedir, ama kendinde mevcut bir imge.

‘İmge’ sözcüğünü birinci bölümümüzde özellikle bu anlamda kullanıyoruz. Filozoflar arasındaki tartışmaları bilmeyen birinin bakış açısına kendimizi oturtuyoruz. Bu kişi maddenin kendi algıladığı gibi var olduğuna doğal olarak inanır ve maddeyi bir İmge olarak algıladığından, onu, kendinde bir imge hâline getirir. Tek kelimeyle, biz maddeyi, İdealizmle gerçekçiliğin maddenin varoluşu ve görünüşü arasında yaptığı ayrımdan önceki hâlinde ele almaktayız. Ama elbette ki filozoflar bu ayrımı yaptığından beri, böyle bir ayrım yokmuş gibi davranmak güçleşmiştir. Bununla birlikte okurdan bu ayrımı unutmasını talep ediyoruz. Bu ilk bölümdeki tezlerimizden herhangi birine karşı okurun aklına İtirazlar gelirse bu İtirazların, onu üzerine çıkmaya davet ettiğimiz bu iki bakış açısından birini benimsemekten kaynaklanıp kaynaklanmadığını incelemesi gerekir.

‘Mekanikçi filozoflar’a karşı Berkeley’in, maddenin ikincil niteliklerinin en azından birincil nitelikler kadar gerçeklik taşıdığını ileri’ sürdüğü gün felsefede büyük bir ilerleme gerçekleşmiştir.. Berkeley’in hatası, bunu ileri sürebilmek için maddeyi tinin içine taşımak ve onu katışıksız bir idea hâline getirmek gerektiğine İnanmasıdır. Descartes’ın maddeyi geometrik uzamla karşılaştırırken onu bizim çok uzağımıza koyduğuna elbette kuşku yoktur, Fakat maddeyi bize yakınlaştırmak için tinimizle maddeyi çakıştırmaya kadar işi vardırmaya hiç gerek yoktu. Bu noktaya vardığına göre, Berkeley kendini fiziğin başarısını açıklayabilir durumda görmemiş demektir, Ayrıca Descartes fenomenler arasındaki matematiksel ilişkileri onların bizzat özü hâline getirmişken, Berkeley de evrenin matematik düzenini katışıksız bir ilinek olarak kabul etmeye kendini mecbur hissetmişti. Bu durumda, bu matematiksel düzeni haklı göstermek ve fiziğimize sağlam bir temel sağlamak için Kantçı eleştiri zorunlu bir hâl alır. Bunu başarabilmesi ise ancak duyularımızı ve idrakımızı [entendement] sınırlandırarak mümkündür. Descartes’ın maddeyi ittiği nokta ile Berkeley’in çektiği nokta arasında, yani kısacası, sağduyunun gördüğü yerde maddeyi bırakma kararı alınsaydı; bu durumda, Kantçı eleştiri, en azından bu noktada, gerekli olmazdı; insan tini, en azından bu yönde, kendi kapsamını sınırlandırmaya yönelmezdi; metafizik, fiziğe feda edilmiş olmazdı. Biz de maddeyi, burada, sağduyunun gördüğü yerde görmeye çalışıyoruz. Birinci bölümümüz maddeye bu şekilde bakma tarzını tanımlamaktadır; dördüncü bölümümüz ise bundan sonuçlar çıkarmaktadır.

Ama önceden belirttiğimiz gibi, madde sorununu, bu kitabın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ele alınan problemi —tinin bedenle ilişkisi problemini—yani bizzat bu incelemenin konusunu ilgilendirdiği ölçüde ele almaktayız.

Felsefe tarihi bu ilişkiyi her daim sorun edinmiş olsa da gerçekte pek az incelenmiştir. ‘Ruhla bedenin birliği’ni indirgenemez ve açıklanamaz bir olgu olarak saptamakla sınırlı teoriler ile bedenden ruhun bir aygıtıymış gibi yarım ağızla söz eden teorileri bir yana bırakırsak, psiko-fizyolojik ilişkiye dair tek anlayış olarak geriye ‘gölge-fenomenci’ hipotez ile ‘paralelci’ hipotez kalır. Bu iki hipotez de pratikte —yani tikel olguların yorumunda— aynı sonuçlara varır. Gerçekten de ister düşünceyi beynin basit bir işlevi olarak ve bilinç durumunu da beynin durumunun bir gölge-fenomeni olarak kabul edelim. İsterse de düşüncenin durumları ile beynin durumlarını, aynı orijinal dilin iki farklı dildeki iki tercümesi olarak görelim, her iki durumda da çalışan bir beynin içine nüfuz edebilseydik ve beyin kabuğunu oluşturan atomların sürekli yer ve durum değiştirmesine tanık olabilseydik ve diğer yandan psiko-fizyolojinin anahtarı da elimizde olsaydı, kural olarak bu duruma denk düşen bilincin içinde olup biteni tüm ayrıntısıyla bilebilirdik.

Doğrusu, filozoflar tarafından olduğu kadar bilginler tarafından da en yaygın kabul gören şey budur. Bununla birlikte, tarafsızca incelenen olguların gerçekten de bu türden bir varsayımı destekleyip desteklemediğini kendimize sormamız gerekir. Bilinç durumu ile beyin arasında zincirleme bir ilişki olduğu tartışmasızdır. Ama ceket ile asılı olduğu çivi arasında da bu ilişki görülür, çünkü eğer çiviye çıkarırsak ceket düşer. Bu durumda, çivinin biçiminin ceketin biçimini belirlediğini ya da bu biçime asla denk düşmediğini mi söyleyeceğiz? Dolayısıyla, psikolojik olgunun beynin bir durumuna bağlı olmasından, bu psikolojik ve fizyolojik iki dizinin ‘paralelliği’ sonucunu çıkartamayız. Felsefe bu paralellik tezini bilimin verilerine dayandırma iddiasında bulunduğunda gerçek bir kısır döngüye düşer. Çünkü bilimin, bir olgu olan zincirleme bağlantıyı, bir hipotez (hem de oldukça az anlaşılabilir bir hipotez) olan paralellik yönünde yorumlaması, bilinçli ya da bilinçsiz, felsefi düzene dâhil nedenlerledir. Çünkü bir kısım felsefe, pozitif bilimin çıkarlarına bundan daha uygun, daha makul bir hipotez olmadığına inanma eğilimindedir.

İmdi, sorunu çözmek için olgulara belirli bilgileri sorarsak, bellekle ilgilendiğimizi görürüz. Bu alanda rahatlıkla durabiliriz, çünkü anı, elinizdeki eserde göstermeye çalıştığımız gibi, özellikle tin ile madde arasındaki kesişim noktasını temsil etmektedir. Fakat neden o kadar da önemli değildir: Psiko-fizyolojik ilişkiyi herhangi bir şekilde aydınlatabilen olgular bütünü içinde belleği ilgilendiren olguların —ister normal durumda olsun ister patolojik durumda— ayrıcalıklı bir yer işgal ettiğini sanırım kimse tartışma konusu etmez. Bu konudaki belgeler son derece bol olduğu gibi (çeşitli afazi durumları üzerine derlenmiş gözlemlerin olağanüstü yığınını hatırlamak bile yeteri), anatomi, fizyoloji ve psikolojinin birbirlerine karşılıklı olarak destek olmayı en iyi başardıkları yer de burasıdır. Ruh ile beden ilişkileriyle ilgili antik sorunu, basmakalıp fikirlerden uzak, olgular zemininde ele alan kişiye, bu sorun, kısa süre içerisinde, bellek sorunu etrafında, hatta daha özel olarak sözcüklerin belleği sorunu etrafında sıkışıp kalmış gibi görünür: Sorunun daha karanlık yanlarını aydınlatabilen ışık hiç kuşkusuz buradan gelecektir.

Sorunu nasıl çözmeye çalıştığımız görülecektir. Genel olarak psikolojik durum, bize, çoğu örnekte, beynin durumunu büyük ölçüde aşar gözükmektedir. Demek istediğim, beynin durumu, psikolojik durumun ancak küçük bir bölümünü, devinim hareketlerinde ifadesini bulan bölümü ifade etmektedir. Bir dizi soyut muhakemeyle gerçekleşen karmaşık bir düşünceyi ele alın. Bu düşünceye imge tasarımları eşlik eder; bunlar en azından doğmakta olan tasarımlardır. İmgelerin kendisinin de bilinçte tasarlanabilmesi için bu imgelerin uzay içinde etkili olmalarını, yani bedene herhangi bir davranışın damgasını vurmalarını ve uzaysal hareket açısından zımnen sahip oldukları her şeyi ortaya koymalarını sağlayacak hareketleri, taslak hâlinde ya da eğilim olarak belirtmeleri gerekir. İşte, bizce, beynin durumunun her an gösterdiği şey, burada, gerçekleşen bu karmaşık düşüncede bulunmaktadır. Bir beynin içine nüfuz edebilecek ve orada olup biteni fark edebilecek olan kişi, muhtemeldir ki taslağı oluşmuş ya da hazırlanmış bu hareketler hakkında bilgilenmiş olur; başka bir şey üzerine bilgileneceğini kanıtlayan hiçbir şey yoktur. İnsanüstü bir zekâyla donanmış olsa ve psiko-fizyolojinin anahtarına sahip olsa bile, bu duruma denk düşen bilincin içinde olup bitene ‘dair bilebileceği tek şey, oyuncuların sahnede gidip gelmesine bakarak bir tiyatro oyunu hakkında ne kadar bilebilirsek o kadardır. Bu demektir ki zihin ile beynin ilişkisi sabit bir ilişki değildir, basit bir ilişki hiç değildir. Oynanan oyunun niteliğine bağlı olarak, oyuncuların hareketleri bize az ya da çok şey söyleyebilir: Eğer bir pandomimse aşağı yukarı her şeyi anlayabiliriz; alaycı bir komediyse neredeyse hiçbir şey anlayamayız. Dolayısıyla psikolojik yaşamımızı eylem olarak dışsallaştırmaya ya da katışıksız bilgi olarak İçselleştirmeye eğilim göstermemize bağlı olarak, beynimizin durumu da zihnimizin durumunu az ya da çok kapsar.

Sonuç olarak, zihinsel yaşamın farklı tonları vardır ve psikolojik yaşamımız, hayata ne ölçüde dikkat gösterdiğimize bağlı olarak, eyleme kâh daha yakında kâh daha uzakta, farklı yüksekliklerde etkide bulunabilir. Bu eseri yönlendiren fikirlerden bir hatta çalışmamıza çıkış noktası olarak hizmet etmiş olanı budur. Genellikle psikolojik durumun son derece karmaşık bir hâli olarak kabul edilen şey, bizim bakış açımızdan, bize, tüm kişiliğimizin son derece genleşmesi gibi gelir;’ Kişiliğimi, normalde eylem tarafından daraltılmış olduğundan, sıkıştırmasına izin verdiği kıskaç gevşedikçe kendini salar ve her daim bölünmez olarak, aynı ölçüde önem taşıyan bir yüzey üzerine yayılır; Genellikle psikolojik yaşamın bozukluğu olarak kabul edilen, içsel bir düzensizlik, bir kişilik hastalığı olarak görülen şey, bize, bizim bakış açımızdan, bu psikolojik yaşamı hareket ettirici eşlikçisine bağlayan zincirleme bağlantının bir sapması ya da gevşemesi olarak, dışsal yaşama yönelik dikkatimizin bozulması ya da azalması olarak görünür. Bu tez, tıpkı anımsanan sözcüklerin bir yerleri olduğunu inkâr etmekten ve afazileri de bu yerlerin saptanmasıyla değil başka türlü açıklamaktan ibaret tez gibi bu eserin ilk baskısı sırasında [1896] paradoksal kabul edildi. Bugün ise çok daha az paradoksal gelmektedir. O dönemde klasikleşmiş olan, herkesin benimsediği ve dokunulmaz kabul edilen afazi anlayışı, özellikle anatomik nitelikteki nedenler yüzünden, kısmen de o dönemden beri ortaya koyduğumuz nedenlerle aynı türden psikolojik nedenler yüzünden son birkaç yıldan beri oldukça saldırıya uğramıştır. Pierre Janet’nin nevrozlar hakkında yapmış olduğu gayet derinlikli ve orijinal inceleme, bu son yıllarda onu, tamamen başka yollardan, hastalığın ‘psikastenik’ biçimlerinin incelenmesi yoluyla, başlangıçta metafizik bakış açısal olarak nitelenmiş olan psikolojik ‘gerginlik’ ve ‘gerçekliğe dikkat’ mülahazalarını kullanmaya yöneltti.

Aslında bunları bu şekilde adlandırmak da tamamen hata değildi. Ne psikolojinin, hatta ne de metafiziğin bağımsız bilim olma hakkına itiraz edip bu iki bilimden her birinin bir diğerine sorular sorabileceğini ve belli ölçüler içinde, bu soruları çözmeye yardım edebileceğini düşünüyoruz. Psikolojinin konusu, pratiğe yararlı biçimde işleyen insan tininin incelenmesi ise ve eğer metafizik de yararlı eylem koşullarından kurtulmak ve kendini toparlayarak yaratıcı saf enerji olmak için çabalayan bu aynı insan tininden başka bir şey değilse, zaten başka türlü nasıl olabilir ki? Bu iki bilimin ortaya koyduğu terimlerin lafzına bağlı kalındığında birbirlerine yabancı gelen birçok sorun, içsel anlamları bu şekilde derinleştirildiğinde birbirlerine çok yakınmış gibi ve birbirlerinden yardım alarak çözülebilirmiş gibi görünür. Araştırmalarımızın başında, maddenin varoluşu ya da özü konusunda gerçekçiler ile idealistler veyahut mekanistler ile devinimselciler arasında gidip gelen sorunlar ile bellek incelemesi arasında herhangi bir bağlantı olabileceğine inanmamıştık. Bununla birlikte bu bağlantı gerçektir; hatta gayet yakın bir bağlantıdır. Bu bağlantı dikkate alınırsa, temel önemdeki metafizik bir sorun gözlem alanına taşınmış olur ve saf diyalektiğin kapalı alanında ekoller arası tartışmaları sonsuzca beslemek yerine, gözlemin bu alanında adım adım çözümlenir. Mevcut eserin bazı bölümlerinin karmaşıklığı, felsefeyi bu dolayımdan ele aldığımızda meydana gelen sorunların kaçınılmaz olarak iç içe geçmesine bağlıdır. Fakat bizzat gerçekliğin karmaşıklığına bağlı olan bu karmaşa dolayısıyla kolaylıkla işin içinden çıkacağımıza inanıyoruz; tabii eğer araştırmalarımızda bize de yönlendiricilik yapmış olan iki ilkeden vazgeçmezsek; Birinci ilke, psikolojik analizin, esasen eyleme dönük olan bizim zihinsel işlevlerimizin yararcı niteliğini kendine sürekli mihenk noktası olarak alması gerektiğidir. İkinci ilke ise eylem içinde edinilmiş alışkanlıkların spekülasyon alanına dek uzanarak orada yapay sorunlar yarattıkları ve metafiziğin de bu yapay karanlık noktaları bertaraf ederek işe başlamak zorunda kaldığıdır.

  1. İmgelerin Tasarım Amaçlı Ayıklanmasına Dair: Bedenin İşlevi
  2. İmgelerin Tanınmasına Dair: Bellek ve Beyin
  3. İmgelerin Hayatta Kalışına Dair: Bellek ve Tin
  4. İmgelerin Sınıflandırılması ve Sabitlenmesi: Algı ve Madde-Ruh ve Beden

Madde ve Bellek adlı eseril tinin gerçekliği ile maddenin gerçekliğini ortaya koyar; bellekten yola çıkarak tin ile maddenin ilişkisini ele alır. Bergson, tinin maddeye indirgenmesine karşı çıkar. Açıkça indirgemecilik karşıtı bir konumu savunarak, belleğin; beyin, algı, süre ve zaman ile ilişkisi bağlamında ele alarak tinselliğini ortaya koyar. Kendi sözleriyle:

“Tin, maddeden algıları ödünç alır ve besinini bu algılardan çıkartır ve onlara hareket biçiminde geri verir; bu hareketleri özgürlüğüyle damgalar…”

Madde ve Bellek, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Henri Bergson’un Madde ve Bellek adlı eseri, çağdaş düşünce için hâlâ sarsıcı derecede güncel bir metindir. 1896’da yayımlanan bu eser, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda zihin-beden ilişkisine dair radikal bir yeniden düşünme çağrısıdır.

Eserin Günümüz İçin önemi Nedir?

  1. Zihin ve beden ilişkisine yeni bir yaklaşım: Bergson, zihni bedene indirgemeyen bir bilinç anlayışı geliştirir. Ona göre bilinç, yalnızca beyin faaliyetlerinin sonucu değil, zamanla iç içe geçmiş bir “süre”dir. Bu yaklaşım, günümüz nörobilimi ve yapay zekâ tartışmalarında hâlâ canlılığını korur.
  2. Hafıza ve algının ayrımı: Bergson, belleği ikiye ayırır: alışkanlık belleği (otomatik) ve saf bellek (geçmişin bilinçli hatırlanışı). Bu ayrım, günümüzde travma çalışmaları, psikanaliz ve bilişsel psikoloji gibi alanlarda hâlâ etkili bir çerçeve sunar.
  3. Gerçeklik ve temsil sorunu: Ona göre madde, yalnızca dışsal bir gerçeklik değil, aynı zamanda bilinçle kurulan bir ilişkidir. Bu, sanal gerçeklik, yapay zekâ ve dijital deneyimlerin tartışıldığı çağımızda oldukça güncel bir felsefi sorudur.
  4. Hareket ve eylem merkezli bilinç: Bergson, bedeni bir “eylem merkezi” olarak tanımlar. Bu, günümüz felsefesinde bedenin pasif bir nesne değil, aktif bir özne olarak ele alınmasına katkı sunar.

Kısacası Madde ve Bellek, yalnızca bir felsefe klasiği değil, aynı zamanda çağdaş bilinci, teknolojiyi ve insan deneyimini anlamak için güçlü bir düşünsel araçtır.

Henri Bergson : Zamanın İçinde Akan Filozof

Zaman ölçülmez… yaşanır.” Henri Bergson için zaman, bir saat kadranında akmaktan çok, bir bilincin içinde titreşen derin bir deneyimdi. 1859’da Paris’te doğan Bergson, yalnızca Fransız felsefesinin değil, 20. yüzyıl düşüncesinin de akışını değiştiren bir sezgi ustasıydı.

Matematiğe olan yeteneği onu genç yaşta fen bilimlerine yönlendirse de, gerçek tutkusu düşüncenin iç ritmine kulak vermekteydi. 1889’da yayımladığı ilk büyük eseri “Zaman ve Özgür İrade” ile, bilinç akışının mekanik saatlere sığmayacak kadar karmaşık ve yaratıcı olduğunu ortaya koydu. Ona göre gerçek zaman—yani süre (durée)—yalnızca sezgiyle hissedilebilirdi.

Bergson’un yaşamı da bu içsel süreyi takip eder gibiydi: Üniversite kürsülerinde öğretmenlik yaptı, yazılarıyla yalnızca akademiyi değil, edebiyat dünyasını da etkiledi. 1907’de çıkan “Yaratıcı Evrim”, Darwin’in çizdiği evrim modeline yepyeni bir ruh üfledi. Evrim artık sadece biyolojik bir gelişim değil, hayatın kendini aşma arzusu haline gelmişti.

1911 yılında İstanbul’a yaptığı ziyaret, onun Doğu düşüncesine olan ilgisinin bir yansımasıydı. Bergson Doğu ile Batı’yı yalnızca coğrafi olarak değil, zihinsel olarak da birbirine yaklaştırmak istiyordu.

1927’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında, insanlar şunu daha net anladı: Felsefe de bir anlatı biçimiydi—kelimelerle düşünceye can vermekti.

Hayatının son yıllarında sessizleşti belki, ama felsefesi hâlâ ses veriyor: Zamanın ritmi, bilincin katmanları, sezginin bilgeliği… Hepsi Bergson’da bir araya geldi. O, düşünceyi yürüyüşe çıkaran, sessizliği çözümleyen bir filozoftu.

Henri Bergson’un Başlıca Eserleri:

  1. Zaman ve Özgür İrade (1889) Essai sur les données immédiates de la conscience Bilinçteki zaman deneyimini ve özgür irade kavramını ele alır. Mekanik zaman ile yaşanan zaman arasındaki farkı vurgular.
  2. Madde ve Bellek (1896) Matière et Mémoire Zihin ve beden ilişkisini inceler. Hafızanın yalnızca biyolojik değil, bilinçsel bir süreklilik olduğunu savunur.
  3. Yaratıcı Evrim (1907) L’Évolution créatrice Evrimi mekanik bir süreçten ziyade yaratıcı bir güç olarak yorumlar. “Élan vital” (yaşam hamlesi) kavramını ortaya koyar.
  4. Gülme: Komik Olanın Anlamı Üzerine Deneme (1900) Le Rire Mizahın toplumsal işlevini ve insan doğasındaki yeri üzerine felsefi bir çözümleme sunar.
  5. İki Kaynaklı Ahlak ve Din (1932) Les Deux Sources de la morale et de la religion Ahlakın ve dinin iki temel kaynağını—toplumsal zorunluluk ve mistik sezgi—ayrıştırır.
  6. Düşünce ve Hareket (1934) La Pensée et le mouvant Felsefi yöntem, sezgi ve bilimin sınırları üzerine denemeler içerir.

Bu eserler, Bergson’un sezgiye dayalı felsefesini ve “süre” (durée) kavramını merkeze alarak, modern düşünceye hem edebi hem de metafizik bir derinlik kazandırmıştır.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin