“Dünyanın değişmesini beklerken, istikrarımızı, dengemizi bozan bir gerçekliğe mümkün olduğunca olumlu bir şekilde uyum sağlamak için kendimizi nasıl değiştirebilir ve bakış açımızı nasıl dönüştürebiliriz?”
—Frederic Lenoir
Merhaba,
Zorluklarla baş etme gücü ya da esneklik kavramı, 1990’larda Fransız nöro-psikiyatrist Boris Cyrulnik tarafından geliştirilmiş ve popüler hale getirilmiştir. İngilizce resilience kelimesi, “geri sıçramak” anlamındaki Latince resilio’dan gelir; geri sıçrama, bir şoka direnme fikri buradan kaynaklanır.
Zorluklarla baş etme süreci pek çok araştırma ve teorinin konusudur, ancak şematik olarak travmadan sonra üç ana aşamadan söz edebiliriz: Direnç, intibak ve gelişme. İstikrarımız bozulduğunda veya ıstırap çektiğimizde, bizi etkileyen şeylerden kaçınmak için önce direnmekle, kendimizi korumakla başlarız. Bu ilk adım, kaygıyla ve travmanın yıkıcı etkisiyle mücadele etmek çoğunlukla gerekli olduğu için kurtarıcı olabilir. Ancak kişinin iyileşmesine yardımcı olmayacak aşırı savunma mekanizmalarına (inkara, bölmeye, koruyucu ruhsal bir balona sığınmaya vb.) yol açabilir. İlerlemek için gerçekle yüzleşmek ve duruma elimizden geldiğince uyum sağlamaya çalışmak gerekecektir. Bu aşama, zorluklarla baş etme sürecinde çok önemlidir, çünkü inkar içinde olmadığımız, gerçeği reddetmediğimiz, pasif bir tutum benimsediğimiz anlamına gelir. İçinden geçtiğimiz sınavın, yaşadığımız fiziksel ya da psikolojik acının kaçınılmazlığının farkında olarak hareket ediyor ve bu zor duruma ayak uydurmanın en iyi yolunu arıyoruzdur. Büyüme ve gelişme ise bizi daha da ileriye götürür: daha ileri gitmek için bu travmaya yaslanmaktır. Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı‘ndaki ünlü sözü bunu çok iyi ifade eder: “Beni öldürmeyen şey beni daha güçlü kılar.”
Zorluklarla baş etme sürecini sonuna kadar götüren bir kişi, sadece yaşadığı travmayı kabul edip ona sırtını dayamakla kalmamıştır. Bu şoku, kendini geliştirmek ve büyümek için bir sıçrama tahtası olarak kullanmak yolunda gerekli kaynakları kendi içinde nasıl bulacağını bilmiştir. Birdenbire a posteriori, maruz kaldığı travma ona, bu şok olmadan yapabileceğinden daha fazla gelişmesine imkan tanıyan bir fırsat olarak görünebilir. Boris Cyrulnik’in kitabının başlığı da bunu çok iyi ifade eder: Harika bir talihsizlik.
Ne yazık ki herkes zorluklarla baş edebilecek kadar esnek ve dayanıklı olamaz. İngiliz psikanalist John Bowlby, yaşamdaki travmatik olaylarla baş edebilme derecesinin erken çocukluktaki bağlanma kalıpları tarafından belirlendiğini göstermiştir. Aynı düşünsel çizgide, Boris Cyrulnik de bu baş etme sürecini başlatabilmek için sadece bir koşul gerektiğini iddia eder: çocukken, tek bir kişi tarafından veya sadece belirli bir dönem de olsa kayıtsız şartsız sevilmiş olmak. Bu gerçek ve derin sevgi, yaşamda ilerlememiz için ihtiyaç duyacağımız temel varoluşsal güvenliği bize sağlamış olacaktır.
Demek ki zorluklarla baş edebilmek için iki koşul vardır: yapılandırıcı bir sevgi deneyimi yaşamış olmak ve elbette baş etmeyi istemek. Zira derin travmalar yaşamış öyle kişiler tanıdım ki bunlar büyük ihtimalle yeterince sevgi görmüş oldukları halde bu durumdan çıkmak istemiyorlardı. Yol almak için mücadele etmektense şikayet etmeyi veya edilgin kalmayı tercih ediyorlardı. Belki de zorluklarla baş edebilmelerini sağlayacak motivasyonu arzuyu, doğru karşılamayı henüz bulamamışlardı. Yaşadığımız çetin bir sınav ya da sağlık krizi ve bunun sosyal ve ekonomik sonuçları nedeniyle sarsılmış, kaygıya kapılmış, dengemizi kaybetmişsek, bu zorluklarla baş etmek, duruma elimizden geldiğince uyum sağlamak ve hatta onu büyümek için bir fırsat olarak değerlendirmek isteyip istemediğimizi soralım kendimize.
- Bu imtihan düzelmeme nasıl yardımcı olabilir? Zararlı bir alışkanlığı bırakmamı mı sağlar? Yaşam tarzımda bir şeyleri değiştirmeme vesile olabilir mi? Meslek hayatımda yeni bir yön çizmeme yardım edebilir mi? Beni çevremdeki bazı insanlarla yakınlaşmaya mı tersine onlardan uzaklaşmaya mı iter? Kendi üzerimde çalışmaya ya da terapiye gitmeye mi sevk eder? Değerlerimi değiştirmeye ya da yaşamdaki önceliklerimi yeniden gözden geçirmeye mi götürür?
Çincede “kriz” kelimesi bir tehlike, diğeri fırsat anlamına gelen iki ideogramla temsil edilir. Yunancada ise “kriz” kelimesinin etimolojisi bir seçim yapma gereğini ifade eder. Her kriz ( kişisel ya da kolektif) bizi seçimler yapmaya ve önümüze çıkan yeni fırsatları yakalamaya yöneltmelidir. Derinlik psikolojisinin büyük öncülerinden biri olan İsviçreli psikolog Carl Gustav Jung’un dediği gibi: “Krizler, sarsıntılar, hastalıklar tesadüfen ortaya çıkmaz. Bu gidişatı düzeltmemiz, yeni yönelimler, keşfetmemiz başka bir yaşam yolunu deneyimlememiz için gösterge görevi görürler.”
Felsefe ve şiir kitapları okuyarak zihnini geliştirenler, düzenli olarak yoga veya meditasyon yapanlar, yaratıcı faaliyette bulunanlar, toplumla iç içe yaşayarak sevgi ve merhamet duygularını yeşertenler, varoluşlarına bir anlam vermeye çalışanlar, hayattaki zor zamanların üstesinden gelmek bakımından tartışmasız daha donanımlıdır. Gerçekten de böyle insanlar bedeni destekleyen ve duyguları (özellikle korkuyu) dengeleyen, duygusal ve toplumsal bağların kalitesini artıran, güveni ve yaşam sevgisi güçlendiren manevi nitelikler sergilerler. Şok ve derin istikrarsızlıktan sonra, toparlanma, kendi üzerinde çalışma, zorluklarla baş etme imkanını kolaylaştıran çok değerli niteliklerdir.
Şiddetli travma yaşayan ve bu direnci göstermeyi sürdürenler, dolu dolu yaşayamaz, sadece hayatı sürdürmeye çabalayabilir. İçsel olarak kendini yeniden inşa etmek, büyümek ve gelişip olgunlaşmak için maruz kalınan şok dalgasını tanımak ve ona bilinçli bir şekilde uyum sağlamak gerekir (direnç ise bilinçdışı uyum tarzıdır); şok dalgasına dayanmak ve hayatı sadece sürdürmek değil en iyi şekilde yaşamak, ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Taoculuk. MÖ. 6. yüzyılda Çin’de ortaya çıkan Taoizm, mizahı bir mesafe kazanma unsuru olarak değerlendirir. Gülme, zihnimizin gücüyle acılı, saçma, rahatsız edici bir duruma mesafe alabilmemizi sağlar: Geri çekilmek ve uyum sağlayabilme yeteneği sergilemek. M.Ö. 4. yüzyılda yaşayan Zhuangzi’ye göre, iyi yaşamak için geliştirilmesi gereken temel özellik esneklik veya yumuşaklıktır. Bu nitelik, şartları zorlamaya çalışmaktansa, onlara uyum sağlamamıza ve her zaman kontrol edemediğimiz dış olaylara göre dönüşmemize, evrilmemize olanak tanır. Nitekim üzerinde hiçbir denetimimizin olmadığı birçok kolektif ve kişisel olay vardır: Salgın, savaş, hastalık, sevdiğimiz birini kaybetmek, işten çıkarılma, ilişkilerde yaşanan zorluk Taocu düşüncenin kalbinde “tepki vermeme” öğretisi bulunur. Bu ifade, pasif kalmamız gerektiğini değil, doğru zamanda nasıl harekete geçeceğimizi bilmemiz gerektiğini anlatır. Bu düşünce, her şeyi kontrol etmeyi amaçlayan ve iradeciliğe önem veren, “istersen, yapabilirsin”i şiar edinmiş modern Batı kültürüne terstir.
Etik‘in IV. kitabında Spinoza’nın söylediklerini hatırlayalım: “Bir duygu kendisine aykırı ve kendisinden daha güçlü bir duygu olmadan ne bastırılabilir ne de ortadan kaldırılabilir. ” Her şeyi anlatıyor bu cümle: Bir korku, üzüntü, öfke, depresyon duygusunu veya hissini ancak zevk, şükran sevgi, neşe gibi başka bir duyguyu veya olumlu hissi harekete geçirerek arkada bırakabiliriz. Genel olarak, ama daha da çok kriz dönemlerinde bizde olumlu duygular uyandıran, hayattan doyum almamızı sağlayan deneyimlerin peşinde koşalım.
Stoacı filozof Seneca, dostu Lucilius’a, “İyi yaşamak için acele et ve her günün kendi içinde bir hayat olduğunu düşün” diye yazıyordu. Yavaşlamak ve anın tadını çıkarmak için yürüyüşe çıkma zamanı. Her güne bir kitap okuyarak sizlerle paylaşmak ve kendi gelişim sürecimi destekleyecek argümanlarla yol almak. Kendi bilgi arşivimi kurmak “mutluluk” benim için bu olmalı…
Beyin kimyası konusunda yapılan en çağdaş bilimsel keşiflerin kadim yazarların sezgileriyle uyuşmasını büyüleyici buluyorum: “Biz konuşurken bile uçup gitti kıskanç zaman. Günü yakala (carpe diem), hiç bel bağlama yarına” diye yazmıştı Horatius birinci yüzyılda. Ondan birkaç yüzyıl önce, filozof Epikuros, mutlu olmak için bizi şimdiki anın tadını çıkarmaya davet ediyordu zaten ve Stoacı bilginler, prosoche‘yi yani geçmişin bağlarından ve geleceğin endişelerinden kurtulup şimdiki ana odaklanmayı bir yaşam tutumu olarak salık veriyorlardı.
Meditasyon sükûnet sağlayıp bir iç alan geliştirerek zihnimizi güçlendirir, onu sezgilere daha hazır, ayırt etmeye daha açık, mesafe almaya ve dinginlik kazanmaya daha yatkın hale getirir. Marcus Aurelius’un “iç kale” dediği şeyi, hiçbir şeyin rahatsız edemeyeceği mahrem bir alanı inşa etmemize yardım eder. Epikurosçuların ve Stoacıların temel arayışı olan ataraksi’yi (rahatsız edici tesirlerin olmamasını, ruhun huzurunu) destekler. Giderek daha kaotik ve öngörülemez bir dünyada yaşadığımız düşünülürse sakin kalmak için geliştirilecek daha yararlı ne olabilir?
Direnç ve uyum aşamalarından sonra, toparlanma —yeniden yapılanma ve içsel büyüme— süreci, duygusal ve toplumsal bağlarımızın güçlenmesiyle ve aynı zamanda yaşamımıza anlam verme yeteneğimizle derinleşir. Bakın, “hayatın anlamını aramak” demiyorum, “hayatımıza anlam vermek” diyorum. Çünkü mesele, ne kadar önemli olursa olsun, insan yaşamının anlamı üzerine metafizik bir sorgulamadan çok, kişinin kendi varlığına anlam vermeye çalışmasıdır. Belki de ne kadar birey varsa o kadar anlam vardır, fark etmez. Daha iyi yaşamak ve aynı zamanda bir travmadan sonra kendini yeniden inşa etmek için önemli olan, her bireyin varoluşuna bir anlam ve yön verebilmesidir.
Hayatınıza anlam (signification) vermek, yaşamak için sebepler bulmak demektir. Geçici de olsa şu soruyu yanıtlamaya çalışmaktır: Neden yaşamaya devam etmek istiyorum? Ölümün yakınlığıyla karşı karşıya kaldığımızda bu soru daha da güçlenir: derinlerde, içgüdüsel olarak ve ölüm korkusuyla hayatta kalmak için mi savaşıyorum yoksa bundan da öte, dolu dolu yaşamak mı istiyorum? İstiyorsam, bunun sebebi nedir? Gerçekleştirmediğim neyi hayata geçirmeyi arzuluyorum hâlâ? Bana asli, önemli ya da gereksizmiş gibi görünen şeyler nelerdir?
- Kalan ömrüm boyunca enerjimi hasretmek istediğim, değer şeyler nelerdir? Etrafımda sevgimi paylaşmak istediğimi insanlar var mı? Hangisiyle ya da hangileriyle bireysel veya müşterek bir projeye atılmak istiyorum? Kime yardım edebilirim ve neleri destekleyebilirim? Kime faydam dokunabilir? Kendimi bu şekilde sorgulayarak varlığıma anlam katmayı, yaşamak için iyi sebepler bulmayı başarabilirim.
Bütün bu sebepler hayatıma bir yön vermemi, yani seçimler yapmamı sağlayacaktır. Bu seçimler, etrafımda doğru insanlar bulunmasına, kendime uygun faaliyetleri seçmeme, zamanı iyi yönetmeme, yukarıda sözünü ettiğimiz Spinozacı düstur uyarınca İfade edersek, beni çoğaltan, büyüten ve neşelendiren şeyleri beslememe ve beni küçülten azaltan, hüzünlendiren, kederlendiren şeyleri bir kenara bırakma yardımcı olur. Spinoza bize aynı zamanda, “arzu insanın özüdür” tüm eylemlerimizin motorudur der. Bu nedenle başarılı bir yaşam için önemli olan, akıl ve deneyime dayanarak öğrenmek, arzularımı benim için iyi olan insanlara, şeylere, fikirlere yöneltmektir. Ve tersine, bana kötülüğü dokunan, beni inciten, azaltan, küçülten insanları, şeyleri veya fikirleri arzulamayı bırakmaktır.
Derin bir imana sahip insanlar genellikle hayatın karşılarına çıkardığı büyük imtihanlara en iyi dayanabilenlerdir.
Yaşamak için bulduğu sebepler Nazi kamplarının cehenneminde hayatta kalmasını sağladığı gibi, kendisini yeniden inşa etmesine ve depresyona veya umutsuzluğa yenik düşmemesine yardımcı olur. Victor Frankl, “Hayatta kalmak için, bir yaşama sebebi beslemelisiniz” der. Logoterapi adını verdiği yaşamın anlamı teorisi aracılığıyla ilettiği mesaj budur.
Hayata anlam vermek; hayatta kalmanın, bir sınanmadan sonra kendimizi yeniden inşa etmenin insanlık bakımından büyümek, gelişmek için tüm yaşamsal potansiyelimizi sonuna kadar kullanmanın en iyi yoludur.
Montaigne, Stoacı filozoflar gibi uzun süre “felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir” ilkesini benimsemiş ve artık ölümden korkmamak için sık sık onu hatıra getirmek gerektiğini düşünmüş, ama nihayetinde, dolu dolu yaşamak istiyorsa artık aklını ölümle meşgul etmemeyi daha tercihe şayan bulmuştur…ama tabii ölümü de reddetmeden. Onun felsefesinin taşıdığı tüm bilgelik, yaşama koca bir “evet” demek ve yaşamın kısalığını yaşadıklarımızın kalitesi ve yoğunluğuyla telafi etmek diye özetlenebilir. Ancak o zaman ölümle pişmanlık duymadan yüzleşebiliriz. Montaigne, Denemeler’in sonunda şöyle yazar: “Özellikle zamanımın azaldığı şu saatte, yaşamımın ağırlığını artırmak İstiyorum; kaçışının çabukluğunu yakalayışımın çabukluğuyla durdurmak ve alışkanlığın gücüyle hızla akıp gitmesini telafi etmek istiyorum. Hayatta sahip olduğum süre kısaldıkça, onu daha derin ve daha dolu hale getirmem gerekiyor… Bu nedenle, kendi payıma yaşamı seviyorum ve Tanrı’nın bize bahşetmeyi uygun gördüğü haliyle onu geliştiriyorum. “
Ölüme bu kadar yakın olmak, bizi her şeyden önce, ölüm korkusuna odaklanmak yerine daha iyi ve dolu dolu yaşamaya teşvik etmelidir.
Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Fransız düşünür Frédéric Lenoir “hayatta kalmaya ve olgunlaşmaya dair” bir kılavuz olarak tasarladığı bu kitabında pandemiden yola çıkarak daha genel bir soruna, kriz zamanlarında nasıl daha iyi yaşanabileceğine odaklanıyor. Stoacılar, Montaigne, Spinoza gibi geçmiş zaman filozoflarından aldığı ilhamla sinirbilim ve psikoloji kaynaklı daha çağdaş düşünceleri bir araya getirerek şu sorulara karşılık arıyor: “Gittikçe daha kaotik ve öngörülemez hale gelen bir dünyada nasıl sakin, hatta mutlu kalmaya çalışabiliriz? İstikrarımızı, dengemizi bozan bir gerçekliğe mümkün olduğunca olumlu bir şekilde uyum sağlamak için kendimizi nasıl değiştirebilir veya bakış açımızı nasıl dönüştürebiliriz?”
Frédéric Lenoir
Frédéric Lenoir, 1962 doğumlu Fransız filozof, sosyolog ve yazar; modern çağın en çok okunan düşünürlerinden biridir. Hem akademik çalışmaları hem de popüler kitaplarıyla felsefeyi geniş kitlelere ulaştırmayı başarmıştır.
Erken Yaşam ve Eğitim
- Doğum: 3 Haziran 1962, Antananarivo (Madagaskar)
- Çocukluk yıllarını Fransa’da geçirdi. Ergenlik döneminde Hermann Hesse ve Dostoyevski gibi yazarlarla tanışarak varoluşsal sorulara ilgi duymaya başladı.
- Felsefeye yönelmesi Platon’un Sempozyum eserini okumasıyla oldu.
- İsviçre’de Fribourg Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Daha sonra Paris’te Sosyal Bilimler Yüksek Okulu’nda Budizm ve Batı üzerine doktora yaptı.
Akademik ve Edebi Kariyer
- Carl Gustav Jung’un psikolojik çalışmaları, Lenoir’in düşünsel yolculuğunda derin izler bıraktı.
- Doğu spiritüelliği, Tibet Budizmi ve Kabala üzerine yoğunlaştı.
- İlk romanları “Meleğin Vaadi” (2004) ve “Ayın Kehaneti” (2006), 20 ülkede bir milyondan fazla sattı.
- Felsefi denemeleri arasında “Mutluluk Üzerine”, “Tanrı Üzerine”, “Spinoza Mucizesi” ve “Dünyanın Ruhu” öne çıkar.
Ödüller ve Başarılar
- 2004’te Prix Maison de la Presse ödülünü kazandı.
- Kitapları birçok dile çevrildi ve uluslararası alanda geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı.
Medya ve Popüler Etkisi
- Fransa’da radyo ve televizyon programlarında felsefe ve mutluluk üzerine konuşmalar yaptı.
- Amacı, felsefeyi akademik çevrelerin dışına çıkararak günlük yaşamın bir parçası haline getirmekti.
Düşünce Dünyası
- Lenoir’in eserlerinde mutluluk, maneviyat, dinler tarihi ve etik ana temalardır.
- Spinoza, Marcus Aurelius ve Jung gibi düşünürlerden ilham alarak modern insanın ruhsal yolculuğunu yorumladı.
Frédéric Lenoir hem akademik hem de popüler düzeyde felsefeyi erişilebilir kılan bir düşünürdür. Onun biyografisi, felsefenin yalnızca teorik bir alan değil, aynı zamanda yaşamı anlamlandırma sanatı olduğunu gösterir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın