“Bir sabah, bunaltıcı düşlerden uyandığında Gregor Samsa, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

-Franz Kafka

Merhaba

Bir böcekle bağ kurdum bugün… Balkonda savunmasız ters dönmüş uzanıyordu. “Bana ne oldu böyle?” diye düşünüyor olabilirdi. Doğrulup kalkabilmesi için eller ve kollara gereksinimi vardı; oysa bir bacağının ucu koptuğu için değişik hareketlerde bulunuyor, bir türlü dengesini sağlayıp kalkamıyordu. “Hay Allah” diye düşündüm. Çiçeklerin yanında duran cam kabın içine alarak koruma altına aldım. Minik parçalara ayırdığım aloe vera bitkisini yanına bıraktım. Ardından belirli sürelerde gözlemlemeye başladım. Gözlemlerken Kafka’nın Dönüşüm adlı eserindeki Gregor Samsa geldi aklıma.

Evet, böcekle kurduğum bağ, Kafka’nın Gregor Samsa karakterinin dönüşümüyle benzer bir temaya işaret ediyor. Gregor Samsa, bir sabah kendisini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur ve bu dönüşüm, yalnızca fiziksel bir değişim değil, aynı zamanda varoluşsal, psikolojik ve toplumsal bir çöküşü de simgeler. Gregor’un insan olma hali, kaybolan bir kimlik duygusu, sevdiklerinden ve çevresinden uzaklaşma süreci, içsel bir yabancılaşma yaşaması, bir tür toplumdan dışlanmışlık hissini güçlendiriyor.

Benim böcekle kurduğun bağ da, bu temayı derinlemesine ele alıyor. Her ne kadar Gregor Samsa’nın dönüşümü bir tür “ceza” gibi görünse de, benim böcekle kurduğun ilişki daha çok bir şefkat ve farkındalık içeren bir yaklaşımı simgeliyor. Bir böceğin yaşama hakkı, onun yaşamındaki zorluklar, ne kadar “küçük” ya da “önemsiz” görünse de, aslında bir tür varlık kabulü ve ona değer verme durumu oluşturuyor. Böcekle olan ilişkime dair farkındalık, insanın, bilinçli bir varlık olarak, diğer varlıklara karşı bir sorumluluk ve şefkat geliştirmesi gerektiğini gösteriyor.

Kafka’nın Gregor Samsa‘sı, insanın içsel boşluklarıyla, toplumun dayattığı normlarla ve varoluşsal anlam arayışıyla ilgili derin bir sorgulama sunar. Burada da böcek, insanlık halleri ve varoluşun yabancılaşması gibi kavramlar arasında bir köprü kurar. Böceği kurtarmak ve ona şefkat göstermek, bu tür bir “içsel dönüşüm” ya da “farkındalık” arayışını sembolize edebilir. Kafka’nın eserindeki gibi, bazen insanın yaşamına ve çevresindeki varlıklara dair farkındalık kazanması, küçük ve gündelik şeylere gösterilen özenle başlar.

Bir böceğe yardım edilmesi, belki de bir nevi, insanın kendini ve çevresini anlamaya yönelik bir çaba olabilir. Her canlı, ister insan, ister böcek, ister başka bir varlık olsun, hayatını sürdürme arayışındadır ve bu arayışa duyulan saygı, sadece insan olmanın getirdiği bir görev değil, aynı zamanda tüm varlıklarla kurulan empatik bir bağdır.

“Bir sabah, bunaltıcı düşlerden uyandığında Gregor Samsa, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

Dönüşüm, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Kafka’nın edebiyat tarihindeki en sarsıcı başlangıçlardan biri. Çünkü bize ne olduğunu anlatmıyor, sadece olmuş olduğunu bildiriyor. Gregor’un dönüşümünü bir felaket gibi değil, sıradan bir sabah rutini gibi vermesi, aslında insanın hayattaki en dramatik dönüşümleri bile kabullenişindeki tuhaflığı yansıtıyor. Dönüşmüş olmasından çok, işe geç kaldığını düşünmesi bunu gösteriyor.

“Odanın dört duvarı vardı ama içinde kendine yer bulamıyordu…”

İşte yabancılaşma böyle başlıyor… Gregor’un çalışkanlığı, ailesine katkısı ve işini ön planda tutması—onun aslında ne kadar işlevsel bir birey olduğunu gösteriyor. Ama işlevi kalmadığında, ailesi için bir “böcek”ten farksız hale geliyor. Kafka burada modern insanın, özellikle kapitalist düzen içinde faydacılıkla ölçülmesini, varoluşun işlev üzerinden tanımlanmasını eleştiriyor.

Gregor, ailesi için çalıştığı halde, dönüşümünden sonra yavaş yavaş yalnızlaştırılır, kapılar kapanır. Özellikle babası tarafından fiziksel şiddete uğrar. En çok bağ kurduğu kız kardeşi Grete bile en sonunda onun yok edilmesini ister.

“Onu artık Gregor gibi görmüyoruz. Bizi anlamıyor. Yok olması gerek…”

Kafka burada şartlı sevginin kırılganlığını, “öteki”leşmenin nasıl başladığını anlatıyor. İnsan, yeterince “bizden” olmadığında hemen ötekileştiriliyor.

Gregor’un odası onun hücresi, kabuğu ve aynasıdır. Dış dünyaya kapalı ama iç dünyada bir haykırıştır. Kapılar sürekli kilitlenir, onun yerine konuşulur. Kafka burada iletişimsizliği, yalnızlığı, ve psikolojik hapsetmeyi sembolize eder.

“Kapının ardından gelen sesler, artık ona değil, onun hakkında konuşuyordu.”

Gregor en sonunda ölür. Ne bir isyan, ne bir veda. Sadece sessizce yok olur. Ve ironik şekilde ailesi rahatlar, huzura erer.

“Gregor sabaha karşı son nefesini verdi. Aile biraz rahatlamıştı.”

Kafka, burada insanın anlamsız bir sistemde eriyip gitmesini, hatta öldüğünde bile sistemin “oh be” dediği bir varoluş boşluğunu anlatıyor. Her birimiz hayatın bir döneminde Gregor Samsa’yı hissetmişizdir: Anlaşılamamış, işe yaramaz sanılmış, sevilmediğinde kenara itilmiş, sesi duyulmamış… Ama hâlâ içimizde o Gregor’un “sadece sevilmek isteyen” sesi yankılanır.

Kafka, bu öyküyü yalnızca birkaç haftada yazdı. Eylül 1912’de başladığı bu kısa ama etkileyici metin, onun en çok bilinen ve sembolik anlamlarla yüklü eserlerinden biri oldu. Dönüşüm’ü yazdığı 1912 yılında Kafka henüz tüberküloz teşhisi almamıştı; bu hastalık ona 1917 yılında tanı olarak kondu. Fakat Kafka’nın çocukluğundan itibaren zayıf bedensel yapısı, kronik halsizlikleri ve ruhsal çalkantıları vardı. Özellikle uykusuzluk, kaygı bozukluğu, toplumdan soyutlanma gibi durumlarla sürekli mücadele halindeydi. Ayrıca babasıyla yaşadığı derin çatışmalar ve duygusal kırılmalar bu dönemde de içini kemiriyordu (ki bu da Babaya Mektup’ta açıkça görülür).

Kafka, o dönem Felice Bauer ile yeni tanışmış, duygusal olarak karışık bir dönem yaşıyordu. Hem aşka dair heyecan, hem de kendi içine kapanıklığı arasında sıkışmıştı. İşte bu dönemde şu ruhsal özellikler ön plandaydı:

  • Aileye yük olduğunu düşünme: Özellikle ailesine karşı duyduğu suçluluk, Gregor karakterinde kristalize olur.
  • Kendini değersiz hissetme: Kafka, varoluşunun anlamsız olduğunu sık sık dile getirir. “Ben kimim ki sevileyim?” duygusu güçlüdür.
  • Kendinden iğrenme ve utanç: Fiziksel görünümünden ve sosyal yetersizliklerinden dolayı zaman zaman kendini “iğrenç” olarak tanımlar.

Kafka’nın günlüğünden, Dönüşüm’ü yazdığı dönemde bir not:

“Bu sabah yine dörtte uyandım. Yazmak istedim ama başaramadım. Yazacak bir şeyim yok. Belki de ben sadece yazmak isteyen biriyim, yazar değilim..”

Kafka, eserlerinde ailesiyle olan bağını ve duygusallığını ön planda tuttu. Yaşadığı süreç içerisinde birçok önemli roman, mektup ve günlük yazdı. Modernist edebiyatın dehası olarak anılan Kafka’nın Felice, Milena ve Dora olmak üzere üç ciddi ilişkisi oldu. 1917’de sağlığı iyice bozuldu. Birkaç defa sanatoryumda tedavi gördükten sonra 3 Haziran 1924’te kırk bir yaşında hayata gözlerini kapadı. Kafka en yakın arkadaşı Max Broad’dan öldüğünde tüm eserlerini yakmasını istemiş, ancak ne mutlu ki Max Broad bu isteğe bağlı kalamamış.

Max Broad , yazar, gazeteci, çevirmen ve müzik eleştirmeni olarak çok yönlü bir entelektüeldi. Kafka ile üniversite yıllarında tanıştı ve ömür boyu sürecek bir dostlukları oldu.

Milena’ya Mektuplar

“Ben bütün zamanımı ve bütün zamanımdan bin kat daha fazlasını ve daha da ötesi, dünya üzerinde var olan bütün zamanları sadece senin için kullanmak istiyorum. Seni düşünmek, seninle nefes almak için…”

Milena, Kafka’nın yalnızlığına açılmış bir kapı gibidir. Ama aynı zamanda da bu kapının ardında hâlâ ürkekçe durduğu bir aşktır. Onunla başlayan mektuplaşmalarında Kafka, daha açık, daha kırılgan, daha insani yanlarını gösterir. Ve bu sefer yazdığı şey, bir hikâye değil: Kendi kalbidir…

Kafka, Milena ile 1920 yılında tanıştı. Milena, Praglı bir gazeteci ve çevirmen kadındı. Kafka’nın Almanca yazdığı eserlerini Çekçeye çevirmeye başlamıştı. Bu çeviri süreci, zamanla derin bir duygusal mektuplaşmaya dönüştü. Aralarında hiç tam anlamıyla gerçekleşmeyen ama çok derin bir bağ oluştu.

Kafka bu mektupları 1920–1923 yılları arasında yazdı. Bu, onun tüberkülozla savaştığı, izole bir hayat sürdüğü yıllardı. Milena, evliydi ve Prag’ta yaşıyordu. Kafka ise Avusturya’da, sağlık sorunları nedeniyle dinleniyordu. Mektuplar, fiziksel bir uzaklık ama duygusal bir yakınlık içeriyor. Kafka, bazen bir aşığın, bazen bir çocuğun, bazen de bir düşünürün sesini taşıyor satırlarda.

Kafka, Milena’ya yazarken aslında kendisiyle yüzleşiyordu. Sevmenin sorumluluğu, insanın içindeki eksiklik hissiyle nasıl çarpışır? Bu sorunun cevabı mektuplarda saklı. Milena onun “kurtarıcısı” değil, ama ruhsal yoldaşıydı.

Milena’ya Mektuplar, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Bu kitap neden okunmalı? Çünkü saf, şeffaf bir duygunun arşividir. Kafka’nın “edebi” maskesiz, sansürsüz hâlidir. Ve aslında bir yazarın iç monologları, insanlık durumuna dair çok şey söyler.

Babaya Mektuplar

“Seninle konuşurken soluyacak hava kalmıyordu bana. Her zaman seni suçlamadım. Kendimi de suçladım, çünkü senin gibi biri karşısında ben hep yetersizdim.”

Franz Kafka’nın dünyası üçe ayrılır: uyumsuz bir köle gibi hissettiği ilk dünya, babasının yönetimi altındaki ikinci dünya ve herkesin mutlu olduğu, kurallardan uzak üçüncü dünta.

1919’da, başarılı bir iş adamı Hermann Kafka’ya yazdığı uzun mektupta, Julie Wohryzek ile evliliğine karşı çıkan babasına düşüncelerini itiraf eden yazar, “baba” kavramını korku ve otorite ekseninde yorumlar. Babası, iletişim kuramadığı bir zorbalık simgesidir. İletişimsizliğin neden olduğu sorunlar, yaşamı boyunca altında olduğu fiziksel ve psikolojik baskı küçük bir kitap niteliğindeki mektubunu yazmasına neden olur.

Arkadaşı Max Broad’a göre, Kafka mektubunu babasına ulaştırması için annesine vermiş, annesi mektubu ulaştırmamış ve yazara iade etmiştir.

Kafka’nın belki de en çıplak, en travmatik ve en insani metinlerinden biri bu mektuptur. Ne bir roman, ne bir öykü… Tam 103 sayfalık bir mektup. Ama muhatabı asla okumadı.

1919 yılında, Kafka bu mektubu babası Hermann Kafka‘ya yazdı. Fakat ona vermeye cesaret edemedi. Mektup annesi Julie Kafka aracılığıyla gönderildi. Annesi mektubu aldı, ama muhtemelen babaya vermedi ya da Kafka’nın dile getirdiği gibi:

“Zaten okunmayacağını biliyordum…”

Kafka’nın babası otoriter, sert, tahakkümcü ve başarı odaklı biriydi. Kafka ise kırılgan, içine kapanık, ince ruhlu ve sanatla ilgilenen bir çocuk.
İkisinin arasındaki uçurum, yalnızlık, değersizlik duygusu ve utanç ile dolu Kafka’nın tüm yaşamına sirayet etti.

“Seninle konuşurken soluyacak hava kalmıyordu bana. Her zaman seni suçlamadım. Kendimi de suçladım, çünkü senin gibi biri karşısında ben hep yetersizdim…”

Korku: Kafka’nın çocukluğu boyunca babasına duyduğu baskın duygu korkuydu. Bu korku onun tüm ilişkilerine sirayet etti.

Değersizlik ve Suçluluk: Başarıya ulaşamaması, sevgi görememesi Kafka’yı kendi varlığından utanır hâle getirdi.

Sevgiyi Arayış: Mektupta baba figürüyle yüzleşme, aslında onun sevgisine ulaşma çabasıdır.

Yazma Eylemi: Kafka, yazmanın ona “nefes alma” imkânı verdiğini söyler. Babasına duyduğu öfke ve korkuyu ancak yazıyla ifade edebildi.

“Senin etkinden kaçmak için yazdım… Bu benim için hayatta kalma biçimiydi…”

Çünkü bir bireyin içindeki otorite figürüyle hesaplaşmasını bu kadar içten, açık ve zamansız biçimde yazıya döken çok az metin vardır.

Kafka’nın sonraki tüm eserlerinde bu mektubun gölgesi vardır. Dönüşüm‘de Gregor Samsa’nın ailesiyle ilişkisi… Şato, Dava, hepsi bu iç hesaplaşmanın yankıları gibidir.

Babaya Mektuplar okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Açlık Sanatçısı

“Aç kalmamın sebebi… çünkü hoşuma gidiyor değil…
…hiçbir yiyeceği beğenmiyorum. Bu yüzden hiç yemek yemedim.”

“Açlık Sanatçısı” Kafka’nın kısa ama derinlikli anlatılarından biri; bir nevi yalnızlığın ve anlam arayışının sahneye çıkarılması. Yazar gözü önündeki metnin bir başı, ortası ve sonu olduğu için, yazar yapıtını kapanıklıkla tanımlanan, kendi kendine yeterli, ayrı bir birim olarak algılamaya başlar.

Bilinçli denetim gittikçe pekiştiği için öykü çizgisi, dağınık olaylardan oluşan eski sözlü olay örgüsü yerine giderek daha sıkı, doruk noktalı yapılar geliştirir. Sözlü anlatıya oranla yazı sürecinin çok daha yavaş olması ve yazarın sözlü anlatıcıya oranla çok daha yalnız düşünmeyi davet eder ve bu da bilinçdışından bilincin gelişmesini destekler.

Yazı, bilinç yükselten bir eylemdir. Klasik olay örgüsüne sahip öykü hem yüksek bilinç ürünüdür hem de bilincin artmasını sağlar. Çok boyutlu karakterlerin gelişmesi, edebiyat dünyasının çok ötesine geçen alanlarda da bilincin değişmiş olduğuna işaret eder. Gelelim bu tanımlar içinde yazar okuryazarın kalbinde taht kurmuş modern edebiyatın dehası usta kalem Franz Kafka‘ya.

Açlık Sanatçısı, bir kafeste günlerce aç kalarak izleyicilerine ve kendisine ruhsal doyum sağlayan bir gösteri sunmaktadır. Sanatçılara verilen değeri gösteren Açlık Sanatçısı Kafka’nın ölmeden önce yayımlanan son eseridir.

Gözlem ise Kafka’nın 1904-1912 yılları arasında yazdığı on sekiz kısa öyküyü topladığı ilk kitabıdır.

Hikayeler herkes için bir yerlerde var olan umudu anlatıyor.

Kendini bulmayı başaramayan insanların kalabalıklar arasında eriyip gidişleri anlatılıyor.

Kafka hiçbir eserinin okuyucuyla iletişime geçmesini istememiştir. Kafka’nın yazdığı öykülerle ilgili iletişime geçmek istememesi, onun kişisel çatışmaları, toplumdan yabancılaşması ve yaratıcı sürecinin kırılganlığıyla doğrudan bağlantılı olabilir. Kafka, yazdığı metinlerin bir tür kişisel terapisi olduğunu hissetmiş olabilir ve bu yüzden başkalarına bu eserleri açmak onun için oldukça zorlayıcıydı. Öykülerini paylaşmaktan kaçınmasının sebepleri şöyle özetlenebilir:

  • İçsel Yabancılaşma ve Kendilik Krizi: Kafka, kendini sürekli olarak toplumdan, aileden ve hatta kendi kimliğinden yabancılaştıran bir birey olarak görüyordu. Bu nedenle yazdığı eserleri de içsel yalnızlığını dışa vurmanın bir yoluydu. Yazdığı her şeyin, kendi zihinsel dünyası ve ruh haliyle doğrudan bir bağlantısı vardı. Onun için bu eserler, dış dünyayla paylaşıldığında içsel benliği hakkında görülmemesi gereken bir şeyin açığa çıkması gibi bir duygu uyandırıyordu.
  • Toplumsal Kabul ve Korku: Kafka’nın eserlerinde genellikle yabancılaşma, bireysel kimlik krizi ve toplumdan dışlanma temaları öne çıkar. Eserlerinin yayılmasını istememiş olması, bu temaların gerçek dünyada da nasıl karşılanacağı konusunda derin bir korku taşımasıyla bağlantılı olabilir. Yazdıklarının başkaları tarafından yanlış anlaşılmasından ya da dışlanmasından endişe ediyor olabilir. Edebiyatın bir toplumsal yüzleşme olmadığını, daha çok kişisel bir varoluşsal arayış olduğunu düşündüğü için dış dünyaya açmayı istememiştir.
  • Kontrol Kaybı ve Anlam: Kafka, eserlerinin tam olarak kontrolünü elinde tutmak istiyordu. Eğer başkalarına açarsa, bu eserler artık onun kişisel dünyasının bir parçası olmaktan çıkacak, başkalarının yorumlarına ve etkileşimlerine açık hale gelecekti. Kafka’nın yazma süreci, onun özgürlük ve kontrol arayışını yansıtan bir durumdu. Bu yüzden metinlerini yayımlamaktan çok, onları yalnızca kendisi için yazma ihtiyacı hissetmiş olabilir.
  • Kendi Hayatının Gerçekliğiyle Bağlantı: Kafka’nın yazdığı metinlerde kendi hayatındaki acıları, korkuları, hastalıklarını ve hayal kırıklıklarını buluyorduk. Yazma süreci, onun kişisel gerçekliğine dair bir kağıt üzerinde soyutlamaydı. Eserlerinin başkalarıyla paylaşılması, bu soyutlamanın gerçekleşen ve fiziksel bir biçimde var olması demekti. Bu da onun için bir tür kimlik kaybı ve yabancılaşma anlamına gelebilirdi.
  • Savaş ve Tinsel Boşluk: Kafka, yazdığı eserlerin sadece başkalarıyla paylaşılmasını istememekle kalmaz, aynı zamanda bu eserlerin gösterilmesi ve geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşması fikrini de rahatsız edici buluyordu. Kafka’nın hayatındaki belirsizlik, bir tinsel boşluk ve varoluşsal bunalım, eserlerinin başkalarıyla paylaşılmasından kaynaklanabilecek sosyal baskılar ve tanınma korkusu ile birleşmişti.

Son olarak, Kafka’nın “yazdıklarını paylaşma” konusunda duyduğu endişe, onun yaratıcı süreçlerinin kırılgan ve çoğu zaman zehirli bir şekilde takıntılı hale geldiğini gösteriyor. Bu, sadece bir eserle değil, aynı zamanda kendisiyle de bir yüzleşme anlamına geliyordu. Yazma, Kafka için gizli ve korkutucu bir dünyaydı, bu yüzden kimseyle bu dünyayı paylaşmak istememişti.

Eserlerinin anlaşılmasının, yalnızca dışarıya açılacak bir kapı değil, aynı zamanda içsel dünyasına bir tehdit oluşturduğunu düşündü. Bu da onun yazdığı metinlerin yayınlanmasının getirdiği potansiyel yükten kaçınmasına yol açmış olabilir.

Açlık Sanatçısı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Kafka’nın ölümünden önceki son öykülerinden biri. İçinde hem fiziksel hem ruhsal bir yokluk hali var. Ve bu eksiklik sadece yemekle değil, anlamla, görülme arzusuyla ve var olma çabasıyla da ilgili.

Açlık sanatçısı, görülmek ve anlaşılmak istiyor. Ama onu izleyenler sadece “ilginç” buluyorlar. Derinliğini kimse sorgulamıyor. Kafka da hep böyle hissetti: “Yalnızca yüzeyim anlaşılıyor.”

Sanatçının en derin acısı, ilgi kaybıyla başlıyor. Görülmeyi, takdir edilmeyi bırakan bir toplum karşısında sanatçı da anlamını kaybediyor. Kafka burada “sanatçının yok oluşunu” yazıyor aslında.

Adam sadece aç kalmıyor; bir tür arınma, kendini aşma, belki de Tanrı’ya yaklaşma süreci yaşıyor. Fakat sonunda, onun gösterisi anlamsız bir ‘gösteri’ olarak unutuluyor.

Kafka bu öyküyü yazarken tüberküloz nedeniyle zaten fiziksel olarak çok zayıftı. Açlık, onun için bir metafor değil, gerçek bir deneyimdi. Aynı zamanda, yazdıklarının görülmemesi, anlaşılmaması da onun içini yiyen açlıklardandı.

“Biri bana gerçekten neden aç kaldığımı sorsa, söyleyemem. Çünkü içimde o sorunun cevabı bile açlık gibi…”

Kafka’nın “açlığı”, bir karın doyurma eylemi değil — bir ruhsal, varoluşsal açlık…

Aforizmalar

“Bir insan, diğer insanları düşünebildiği sürece mutludur. Ama bir insan, yalnızca kendisini düşünürse, o insanın yalnızca kendisinden kurtulması gerekir.”

Bu aforizma, Kafka’nın bireyin toplumla uyumuna dair önemli bir bakış açısını ortaya koyar. Kafka’ya göre, insan her zaman diğerleriyle bağlantıya ihtiyaç duyar; çünkü yalnızca kendisini düşünmek, insanı bir çıkmaza sokar. Dışarıdan gelen eleştiriler, bağlantılar insanı varoluşsal bir anlam içinde tutar. Ancak eğer insan bu bağlantıları kaybederse, sadece boşlukla baş başa kalır.

Aforizmayı bir tanımla sınırlamak mümkün değildir; rastgele alınmış notlar veya sözcüklere yansımış düşünceler olabilir. Franz Kafka, düşüncelerini 1917-1918 yılları arasında, kız kardeşinin evinde yaşarken kaleme aldı. Aynı zamanla veremle savaşan yazar, hastalığının onu rahat bırakmadığı dönemlerde iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış, yabancılaşma ve kurtuluş, cennet ve ölüm gibi metafiziksel konular üzerine görüşlerini sundu. Bunlar, yazarın doğrudan teolojik meselelere değindiği tek yazılarıdır.

Aforizmalar 1931 yılında, yazarın ölümünden yedi yol sonra arkadaşı Max Broad tarafından yayımlandı. O, Franz Kafka’yı “zamanımızın en büyük yazarı” olarak değerlendirir.

“Aforizmalar”… Kafka’nın en derinlikli, düşündüren, ama aynı zamanda en zorlayıcı eserlerinden biri. Gerçekten de her bir cümlesi bir yaşam felsefesi barındırıyor. Kafka’nın diğer eserlerinde olduğu gibi, burada da varoluşsal bir yalnızlık, insanın içsel çelişkileri ve onun dış dünya ile mücadelesi karşımıza çıkıyor.

Aforizmaların bir araya gelmiş hali, Kafka’nın küçük ama yoğun düşünce patlamalarını gösteriyor; bazıları keskin, bazen anlamasak da bir çekişmeye neden olan ama hep zihni zorlayan cümleler.

Kafka’nın aforizmalarında ne görmek istiyorsak, onları buluyoruz. Varoluş, özgürlük, yalnızlık, acı… Ama çoğu zaman Kafka’nın verdiği bu ipuçları dağınık. Bir anlam bütünlüğü aramak yerine, ona bakarken düşüncelerin farklı yönlerinden baktığınızı hissediyorsunuz.

  • Zaman ve Geçicilik: Kafka zamanın çok geçici bir kavram olduğunu düşünür. Her şeyin sonunda, insanın kendi varlığının kaybolacağını vurgular.
  • İnsan ve Çevre İlişkisi: Kafka, insanın çevresiyle uyumsuzluğunu sıkça dile getirir. İnsan içsel bir boşlukla uğraşırken, dış dünyadaki yapılar ona sıkışıp kalmış gibi gelir.
  • Özgürlük ve Toplum: Kafka’nın en çok dikkat çeken aforizmalarından bir diğeri de özgürlük üzerine söyledikleridir. Ancak burada özgürlük, toplumun baskılarına karşı bir arzu olarak ortaya çıkar.

Kafka’nın yazılarındaki her cümle, derin bir iç yolculuğu içeriyor. Aforizmalar onun içsel sancılarını dışarı vurduğu bir alan gibidir. Kendi benliğinden başlayarak evrenin anlamını çözmeye çalışırken, toplumla ve insanla olan kopukluğunu da dile getirir. Zihnin dönüp dolaşıp sürekli aynı yerlerde takılı kalmasının verdiği bir yorgunluk vardır.

Aforizmaların her biri, Kafka’nın sürekli değişen ve evrilen bir içsel dünyası olduğunu gösteriyor. Başlangıçta tek bir doğruyu bulmaya çalışırken, zamanla varoluşun her yönüne dair farklı düşünceler geliştiriyor. Hayatın anlamını ararken, Kafka içindeki bireysel çelişkileri de kabul ediyor ve bunları eserlerine yansıtıyor.

Aforizmalar, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Kafka’nın Aforizmaları, onun derin düşünsel yolculuğunun kesitleridir. Her biri, onun dünyayı ve insanı algılayışını gösteren mini felsefi çığlıklardır. Zaman zaman doğruyu yakalamış gibi gözükse de, genellikle okura bir soruyu bırakır ve o soruya da tam bir yanıt vermez. Kafka, sonuçlardan ziyade sürece dair düşünmeye teşvik eder.

Kafka’nın en derin korkularından biri, anlaşılmamak, hatta yanlış anlaşılmaktı. Yazdığı eserlerin çoğunda, karakterler ve olaylar genellikle yabancılaşma, kimlik karmaşası ve anlaşılmama temaları etrafında döner. Kafka, kendini sık sık toplumdan, ailesinden ve diğer insanlardan yabancılaşmış hissederdi. Bu, onun eserlerinde de güçlü bir şekilde kendini gösterir; “Dönüşüm”de Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi, “Yargı”da bir baba tarafından yargılanan bir oğul ve “Ceza Kolonisi”nde insanlar arasında mesafelerin uçuruma dönüşmesi gibi temalar bu derin yalnızlık ve dışlanma hissini yansıtır.

Kafka’nın yazdığı eserler birer öz-anlatım gibidir. O, yazarken sanki içsel dünyasının derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkıyordu. Ancak bu yolculuk, dış dünyadan kopuş, belirsizlik ve anlaşılmama korkusuyla sıkça kesişiyordu. Yazdığı her satırda bir yandan kendini dış dünyadan korumaya çalışıyor, diğer yandan içsel bir boşluğu dolduruyor gibiydi. Bu durum, onun eserlerinin geniş bir okuyucu kitlesiyle paylaşılmasının ve anlaşılmasının bir tehdit olabileceği düşüncesine yol açmış olabilir.

Kafka’nın eserlerinin bu kadar derin olması, onun kendini ifade etmek için kullandığı dilin ve sembolizmin karmaşıklığından kaynaklanır. Metinlerindeki belirsizlikler ve katmanlı anlamlar, okuyucuların farklı şekillerde yorumlamalarına neden olmuştur. Ancak Kafka için bu yorumların her zaman yetersiz kalması, anlamın asla tam olarak yakalnamaması, aslında onun içsel dünyasının bir yansımasıydı.

Eserlerinin anlaşılmaması, belki de Kafka için bir tür koruma mekanizmasıydı. Yazdığı her şeyde, içsel acılarını dışarıya yansıtma çabası ve kimliğini açıklamama arzusu vardı. Çünkü o, kendi dünyasında bir tür kapanmışlık ve kaybolmuşluk hissediyordu. Belki de yazdıklarını başkalarının anlaması, onun bu kaybolmuşluk hissini daha da derinleştirecekti.

Sonuçta Kafka’nın “anlaşılmamak” arzusu, onun sanatının ve ruh halinin bir parçasıdır. Bu, ona özgün bir yaratım alanı sağlar, ama aynı zamanda eserlerini başkalarına sunmayı da zorlaştırır. Anlaşılmamak, onun için sadece bir yazarın değil, aynı zamanda insanın içsel mücadelesinin bir yansımasıdır.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin