“Bilincimiz ve Gerçekliğimiz krizler, nefret, aşırılıklar ve şiddet tarafından yönetilir, hatta insanı hor görür. Bilimsel bulgular, teknoloji ve bilgisayar bilimi bizi etkiler, kontrol eder ve adeta emreder. Soyut bilinç bizi durdurulamaz bir şekilde hayattan uzaklaştırır. Gerçeklik duygusu ve diğer insanlar için merhamet, doğal olmayan ve artık insan olmayan bir bilinç tarafından daha fazla değersizleştirilir ve bastırılır. Bu yüzden artık kendi kendini yok eden Eylemlerimizin kökenini fark etmiyoruz…”

— Arno Gruen

Merhaba

Jose Saramago, şöyle yazar: “Aydınlanmış ahlakımızın tehdit altında olduğunu ve aklımızın körleştiğini anlatmak istedim. Görebiliyoruz ama görmüyoruz. Gündelik korku ile yaşıyoruz ve kafamızı farklı yerlere çevirmeyi öğrendik.”

Hayattan Yabancılaşmış, kitabı “Kendine İhanet” ile başlayan evrimi yansıtıyor. Arno Gruen, yazdığı tüm kitaplarda, var oluşumuza nasıl yaklaştığını anlatıyor. Arno Gruen, Hayattan Yabancılaşmış adlı eseriyle bu hedefe ulaştığına inanıyor. Mesele olmak ya da olmamakla ilgili. Shakespeare’in Hamlet’in de olduğu gibi, kültürümüz soyut düşünceye dayanan bir varolmamayı onaylar ve temel empatik bilincimizi kabul etmeyip yadsır…

Düşüncelerimiz şefkatten muaf olduğunda; acıyı paylaşma, kederi anlama ve tüm canlılarla bağlantılı hissetme yeteneğinden uzak olduğunda gerçekçi olduğuna inanıyoruz.

Şefkatten yoksun bir biçimde düşündüğümüzde, mücadeleyi ve rekabeti varlığımızın itici gücü haline getiren yanıltıcı bir soyutlama dünyasında yaşamış oluruz. Bu soyutlama dünyasına şiddet hâkimdir. Sadece başkalarını boyun eğdiren ya da yok edenler hayatta kalabilir. Merhametsiz bir hayat fikri, düşmanlara bağlıdır. Ve evet, kendimizi yarattığımız düşman imajı ile tanımlamaya başlıyoruz. İçimizdeki empatik düşünce yerini soyut, yani bilişsel olana bıraktığında, direkt olarak algılanan gerçeklikten uzaklaşmış oluyoruz. Rotamızı kıyamete doğru çevirdik. Bu muhtemelen Jean-Jacques Rousseau’nun yazıya döktüğü izlenim ile aynıdır: 

“Bıçağın ağacın iliğine nüfuz etmesi gibi ruh da doğayı istila etmiştir. Ve şimdi de ağacın ölmemesi için bıçağın ölümcül keskin tarafının gövdeden çekilmemesi gerekir. Ancak hiç kimse, ağacın  kalbindeki bir kılıcın sağlığının emaresi olduğunu söyleyemez. “

(Bu ağaç metaforu tüm kozmosu temsil eder.) 

Rousseau, soyut düşüncenin medeniyetlerimizde empatiyi nasıl yerinden oynattığını ve ilerlemeyi sürekli yayılan bir ölüm dönüştürdüğünü, canlı ve akılda kalıcı olarak tasvir eder. 

  • Arka planda varsayım görüşümüzü kısıtlarken ve yalnızca mücadele ile rekabet varlığımızın itici güçleriyken, hayatta kalmamız, ekonomik krizlerimiz, şiddet ve barış hakkındaki soruları nasıl netleştirebiliriz? Rasyonel olarak görebileceğimize İnanırız. Empatimizin etrafında dönen duygularımızın akıl dışı ve mantıksız olduğunu düşündüğümüz için onları bir kenara iteriz. Duygularımız bizler için o kadar tehlikeli bir hale geldi ki onları kapatmak zorunda kalıyoruz.
  • Peki doğumdan itibaren dünyayı bize aktarıldığı ve reçete edildiği gibi görmeye teşvik edildiğimize göre aslında gerçeklik nedir? Açıkçası gerçeği doğumla beraber ilk defa deneyimlediğimiz gibi algılayamamalıyız. Bu bireysel algılar, doğumdan önce ve sonra ağırlıklı olarak empatik olup tamamen bilişsel değildir. Empatik algılar dolaysız olarak tesir ederler ve sosyal beklentilerden etkilenmezler. Bu nedenle gerçeğe sadıklardır. Öte yandan, sadece zihinle ilgili olan bilişsel algılamalar bozulma olmadan asla ortaya çıkamaz, çünkü onlar bize annelik eden ve çocuğun İhtiyaçlarına geri dönmeyen insanların beklentilerine atıfta bulunurlar.

Çocuğun algıları yaşamı boyunca iki temel deneyimle şekillenir: (Bir süt bebeği olarak) Beslendiğinde ve uyuması gerektiğinde. Çocuğun beslenme ihtiyacı ve uyanık olma arzusu gibi özfarkındalıkları ebeveynlerinin beklentilerini karşılamıyorsa, anlaşmazlık, tutarsızlık, uyumsuzluk ve muhtemelen bir çatışma ortaya çıkar. Bu çatışmanın çözülüp çözülmediğine ve de çözüm yöntemine bağlı olarak, çocuğun empatik algıları temelden etkilenmiş olur. 

Bu sayede, bir çocuğun ileride kendi duygularının geliştirdiği ve üzerine inşa ettiği özsaygının, ondan talep edilen erken İtaat sonucunda az gelişmiş kaldığı ve hatta bir kenara itilmesi gerekip gerekmediği, hayatının daha ilk hafta ve aylarında belli olur. Çocuğun kendi öz varlığı sadece daha bir süt bebeği iken, acı, keder ve sıkıntıyı, yani kendi empatik reaksiyonlarını kabullenip ebeveynleriyle paylaşabildiği durumda gelişir. Bu, onu çevreleyen güvensizliğe rağmen gücü ileten iç kuvveti geliştirmenin tek yoludur, çünkü o zaman kırılganlık zayıflık değil, ebeveynlerle şefkatli bir paylaşım anlamına gelir.

İşte tam bu noktada kültürümüzde soyut, yani bilişsel düşüncenin empatik olanın yerini nasıl aldığını görüyoruz. Bu artan soyutlama yayılmaya devam ederse gerçeklikten gittikçe uzaklaşmış oluruz. İşte o zaman kaçınılmaz olarak çöküşe mahkûm oluruz.

Büyük medeniyetlerin hikayesi empatik doğamızın bastırılmasının hikayesidir. Bu yolladır ki, hakikatte yaşamak için her insana başlangıçta verilen yeteneği kaybederiz. Kendimizi yaşamdan yabancılaştırdık.

Her kim ruhsal varlığını inkâr ederse, insan olarak da var olmayı bırakır. ‘Ben kimim?’ sorusu artık dikkate alınmıyor; artık onun yerini ‘Ben neyim?’ sorusu aldı. Bu şekilde davrananlar kendilerini görmeyi bırakır ve yaşamaya artık kendilerine özgü ve spontane bir karakter yapısında devam etmez. Şimdi tüm varlığı, sadece nasıl görünmesi gerektiğine inandığı tasavvur etrafında bir daire çiziyor.

Ben kimim? Bu soru kişinin kendisiyle daimî olarak yüzleşmesini gerektirdiği gibi, kendi eylemleri ve varlığıyla ilgili sorumluluk içerir. Bu öz-muayene, kişinin sadece kendi acısını değil bir başkasınınkini de algıladığı bir “acı bilgisini” beraberinde getirdiği gibi hem kendi hem de başkalarının sınırlarının hissedilebilinir ve algılanabilinir olmasını sağlar.

“Ben neyim? “in “Ben kimim” ile neredeyse hiçbir ilgisi yoktur. Daha ziyade, sadece birisinin başkaları üzerinde statü ve güç iddia etmek için nasıl görünmesi gerektiğini düşündüğü çarpıklık ile ilgilidir. Bunun sonucu olarak insanlar, Kierkegaard’ın özlü bir şekilde ifade ettiği gibi, tamamen başarıların tanınması gereğinin büyüsü altında olan varlıklara dönüşür.

Bu nedenle, insanlar kaçınılmaz olarak acı ve kederi tecrübe etmek zorunda kaldıkları, yani bir kazazede olma durumu ile bağlantılı yaşamlarını, değil; amacın ‘doğru’ görünmek olduğu bir hayatı yaşamaya başlar. ‘Doğru’ kelimesi burada normal olduğu düşünülen şeylere uyum sağlamak ve onları gerçekleştirmek anlamına gelir. Medeniyetimizde neden kendimizi düzenleyemediğimiz, kendimizle yüzleşemediğimiz ve başa çıkamadığımız sorusunun cevabından kaçtığımız için nihayetinde soyut fikirlere sığınırız. 

Ortega y Gasset, durumumuzu kültürel kısıtlamaların bir sonucu olarak tanımlıyor. Bilincimizi daraltıyor, kısıtlıyor ve küçültüyorlar, çünkü güvensizlik ve mağlubiyet zayıf yönler olarak tanınır.

Yetersizlik, çaresizlik, ıstırap ve korku duygularımız zayıflık olarak sınıflandırılır; işte bu sebeple de tamamen reddedilmeli ve “dişil” görülerek uzaklaştırılmalıdırlar. Ancak bu şekilde hepimiz için ortak olan dişil, cinsiyetler arasında anlamsız bir ayrımın temeli olur.

Hamlet, Eril Yokluk Ve Dişil Varlık 

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece!

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” Hamlet’in bu monoloğu, gelişen bilincin daralan bir bilinçle yüz yüze geldiğinde ortaya çıkan çatışmayı tam olarak ortaya koyar, Goethe’nin tersine Shakespeare, bizi indirgeyen ve bastıran ile gelişim ve genişlemeye, yani empatiye doğru itip daima gizlenen bilinç arasındaki çelişkiyle yüzleşir. 

Amerikalı yazar George Trow’a göre, Hamlet’in “olmak ya da olmamak” monoloğunun gizemli yönü, onu açık ve dar bilinç arasındaki bir çatışma olarak kabul ettiğimizde çözülür. Shakespeare, Hamlet’in ikilemini hemen hissetmemizi sağlar: Bir yanda daralmış, erkek namus bilinci yer alırken diğer tarafta, ne onuru tanıyan ne de acınası bir şekilde onu abartan genişlemiş dişil bilinç vardır. Bu genişletilmiş bilinç, yaşamı onaylayan bilince karşılık gelir ve namus ve kahramanlık mitleriyle çeliştiği için sıklıkla kadınsı olduğu için reddedilir. Erkek namus bilinci, ıstırabı ve acıyı ortadan kaldırır; böylece ne algıladığımızı, bunu nasıl yaptığımızı ve nihayetinde nasıl davrandığımızı sınırlar.

Aslında gerçekte tek bir amacı varmış gibi görünen bir sözcük dizilimi ortaya çıkar; Hepimizin korktuğu bir farkındalıktan kaçınmak. Bu hepimizin sahip olduğu ama gizli olan bilgidir…

Bu dönem bizleri, kendimizi ancak duygularımız aracılığıyla anlatabildiğimiz bebeklik dönemimize geri götürür.

Henüz mükemmel bir şekilde adapte olmadığımızda; kendi varlığımız, sadece parçalar halinde dahi mevcudiyetine devam ettiğinde çatışma yaşarız.

Hamlet, şöyle der: “Vicdan, bu yüzden hepimizi korkak yapar.” Çünkü Hamlet’in monoloğunun etkileyici bir şekilde ortaya koyduğu gibi, ancak bu çatışmanın dehşetiyle yüzleşebildiğimizde konuşabiliriz. Cinsiyetler arasında olduğu varsayılan sözde savaş, ister istemez doğal bir durumdan değil, eril bilincin durumundan ve davranışından kaynaklanır. Eril ve dişil bilincin arasındaki bu ayrımı aşabilirsek işte o zaman konuşmayı gerçekten yeniden öğrenebiliriz. Ancak o zamana kadar ilk olarak empatiyle başlayıp her değeri eksilten bir dil kullandığımızın farkına varamayız.

Neyin gerçek olduğunu algılayamadığımızda itaatin ölümcül görevi. İtaat uygunsuz bir gerçeklik yaratır…

Shakespeare’den alıntı yaparken yazmak istediklerim. Okan Bayülgen, bu yeni yüzyılın ilk çeyreğinden bakıyor Shakespeare’in Richard’ına. Modern filozofların yaklaşımlarıyla ele alarak Richard’ın gerçekliğini, Shakespeare’in Richard’ı hikayeleştirmesini tartışmaya açıyor. Yabancı olmayı, yalnızlaşmayı, vahşileşmeyi tartışırken hayali bir tiyatro kumpanyası Shakespeare’in III. Richard’ını tekrar oynuyor.

16 Eylül’de Okan Bayülgen Richard, oyunuyla İzmir Kültür Park Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. Bilet fiyatları oldukça yüksek. Yaşadığımız coğrafya da ekonomik şartlar belli. Gün ekonomi ve para üzerine haberlerle dönüyor. Biliyorum! Makul bir cevap illa ki oluşturulmuştur. Lakin çok sevdiğim büyük usta Okan Bayülgen’e sormadan geçemeyeceğim. “Sanat sanat için mi, sanat insan için mi, yoksa sanat ticaret için mi?”

Ecce Homo adlı eserinde Nietzsche şöyle der; “Vicdanın sana ne diyor? Kimsen o olacaksın…

Varoluşun amacını sorgularken birbirleriyle bağ kuran tüm düşünürlerin değerli kitaplarını okumak; “olmak ve olmamak” kavramlarını anlayabilmemi sağladı. Üst insanların düşünceleriyle sohbet içinde olmak benim için gurur vericiydi. Anlayacağınız, amacı olan bir okumayla edinilmiş bir kütüphane dolusu gerçek dostlarım var. Arno Gruen‘ın değerli eserlerini anlayabilmeniz içinde tüm bu düşünürlerden geçmiş olmanız gerekli.

Abraham Maslow’un “İnsan Olmanın Psikolojisi” adlı eserinde söylediği gibi “Doruk Deneyim” sırasında kişi artık dünyanın yasalarına bağlı- ait-şey olmaktan çıkmış ari tin olmuştur… Diğer bir deyişle, tin-dışı gerçekliğin yasalarına göre değil, bunlardan farklı olduğu oranda, kendi iç-tinsel yasalarınca belirlenir.

Kendini Bilen bu değerli ustaların her birine “çağrı”ları için teşekkür ederim.

Hayattan Yabancılaşmış, Neden Hissetmeyi Tekrar Öğrenmek Zorundayız? okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin