“O halde yazar, canını sıkan bir ağrıya herkesin-boş yere-dikkatini çekerek kalemini bilemeğe mi kalkıyor?”
—Bilge Karasu
Merhaba
Alaçatı sokakların da telaşsız kalabalıksız bir gün… Hedefe doğru ilerlerken begonvil şöleni başlıyor. Kafe ve restoranlar da oturan insanları geçerek varış noktası Alaçatı Kitapevi… Raftan göz kırpan Bilge Karasu’nun eserleri hemen dikkatimi çekiyor. Ve diğerleri… Benim için büyük Mutluluk… “Kendim olmak” diye bir kaygım yok galiba! Kendimlik burada söylediğim de… Karasu okuduğum bir eserinde şöyle diyordu: “Nasıl Yazıyorsam Öyleyim’dir.”
Bir süre geliştiricilerin dünyasında yolculuk yaptıktan sonra seçtiğim kitapları satın alarak ayrılıyorum. Postmodern edebiyat kuramı üzerine düşüncelere dalıyorum. “Tamamen yeni bir şey”in düzeni nasıl olabilir ki? Belki de tüm mesele sunulamazın sunulmazlığını sunmaktır. Karşıdan gelen turist kafilesini görünce postmodern edebiyat kuramı üzerine düşüncelerimden bir süreliğine ayrılıp, yabancı ziyaretçilerimize gülümseyerek yol veriyorum.
Göz gezdirdiğim satırlar “Azınlık ve Azınlıklarla” ilgili bir çözümleme denemesinde yazar şöyle diyordu:
Şimdiden belirtmekte yarar var: Bu yazıda söylediğim her şey, baştan düşünülebilir. Benimkinden başka bir düşünyapısal çerçeve içerisinde, bu çözümleme bambaşka bir kılığa girebilir. Böyle çözümlemelerin bile, yere, çağa bağlı olarak değişebilecek temellere oturduğu düşüncesine alışmamız gerektiğini düşünüyorum.
Kendini örtük olarak adlandırmakta olan bir çoğunluğun belirtik olarak adlandırdığı bir öbektir. Azınlık/, çoğunluk için, bir düzdeğişmece değeri taşır: Hem onunla birlikte oluşturduğu bütünlük içerisindeki parça niteliğiyle, hem azınlığın her üyesini —hiçbir bireysel özellik tanımayan toptancılığından ötürü— tek bir bütüne sokan niteliğiyle… Azınlık da, çoğunluk da, durmaksızın ürer, sürer, durmaksızın da kılık (ya da, özne) değiştirebilir. Aynı birey, çeşitli çoğunluklarla çeşitli azınlıkların üyesi olabilir. Aynı anda, ya da, ayrı ayrı zamanlarda… Belli bir “niteleyici” adı taşıyan bir topluluk (ya da o topluluğun bir parçası) bir yerde çoğunluğu oluşturabilirken başka bir (ya da birer) yerde azınlık(lar) oluşturabilir.
Bireyler de, topluluklar da, “yabancı” diye nitelenebilirler: Örneğin, bir “yabancı” ülkede (“yurtdışı”nda) bir birey de yabancıdır, böyle bireylerden oluşan bir topluluk da… Ama böyle bir topluluk, içinde yaşadığı ülkenin —şu ya da bu biçimde— insanı olma kararını verirse (bu “karar”, o ülkece de verilebilir), “yabancı” olmaktan çıkıp “azınlık” durumuna geçecektir. Buna karşılık, o topluluğun üyesi olmayan, gene de onun (aynı) “niteleyici” adını taşıyan birey ya da topluluklar orada “yabancı” olarak kalacaktır.
Birey, siyasal bakımdan hem “yabancı” hem “azınlık üyesi” olamaz. Buna karşılık, “yabancı” olduğu bir ülkede “siyasal” olmayan birçok azınlığın en doğal, en tartışmasız üyesi olabilir. Belki de en çok görülebilecek durum, bireyin pek çeşitli çoğunlukların azınlığı, ya da, yabancısı, buna karşılık çeşitli azınlıkların “üyesi” olması durumu olur. (Mantıksal bir nedenden söz edilebilir mi bu durumda?)
Buna karşılık, siyasal birimin bu azınlık/çoğunluk bölüntüsünde önemli bir yer tutmakla birlikte her durumu açıklayabilmekten de çok uzak durduğu, sanırım şimdiden ileri sürülebilir.
Azınlık, yabancı olmayan bir “başka” bir “aykırı”dır. Siyasal birim açısından “sınır-dışı” edil(e)meyecek bir topluluktur. Ama ona “yabancı”lık yüklen(ebil)diği zaman sınır-dışı da edilebilir. Biraz sonra sözünü edeceğimiz ‘ölçüt”, burada özel biçimde işlemektedir.
Ölçüt gereği “bizden olan/bizden olmayan” biçiminde onaya çıkan bölüntü ölçüt alanı dışında görülmez; ya da, ölçüt gereği ortaya çıkan bölüntü pek çok alanda kendini gösterir ama gene de, temel bir alanda, ortadan kalkar: Azınlık da, çoğunluk da, örneğin, “yasalar karşısında eşittir”; yani, belli bir siyasal birimin uyrukları söz konusudur, yasalar çoğunlukça kabul edilip “ayırım”ı pek çok alanda sürdürse, azınlığa karşı çeşitli baskılar yasalaşsa da, —yani haklar açısından büyük eşitsizlikler yaratılsa da— en azından ödevler, yükümler açısından “eşitlik” gözetilir.
“Yabancı”, o birimin uyruğu değildir. Aykırılığı zaten o “yabancı” niteliğinin bir parçasıdır. Uzun yıllar da otursa o ülkede, yabancı kalır; bir başka siyasal birimin bir parçası, uyruğu niteliğini sürdürdükçe yasalara uyması beklenir ama azınlığa yol açan “ölçüt” ona işlemez.
Durum kuramsal olarak budur. Ancak bu yabancı, ölçütün uygulanabileceği bir kişi olarak görülmek istenirse, yabancılığı göz önünde tutulur ya da tutulmaz, ama azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar ona da —bir biçimde— uygulanır. Siyasal açıdan bulunan gerekçe, diplomatik ilişkileri zedeler görünse bile (en azından zamanla) bunalım tavsar, tavsatılır. “Kışkırtma” iki yanın da başarıyla kullanacağı “büyülü” sözlerden biridir.
Buna karşılık, azınlık üyesi bir kişinin ya da bir öbek insanın, yıllarla oluşturulmuş kalıcı birtakım “kurallarının çiğnenmesi” durumunda, siyasal birim “oyunun bozulduğuna” karar verebilir, o kişi ya da öbeğe karşı önlem almakla yetinmez, o azınlığın tümüne karşı önlem uygulamağa girişir.
Gerekçe, ödevler, yükümler karşısındaki “eşitliğin” bozulmuş olmasıdır. Artık tanımadıkları, tanımak istemedikleri ileri sürülen yasalar gereğince bu insanlar o yasaların, dolayısıyla siyasal birimin dışına çıkarılır. Ama başka bir siyasal birimin yasaları da kendilerini korumadığı için bu insanlar “ortalık yerde” kalakalırlar. Ne azınlıktırlar artık, ne de yabancı; ya da hem yabancı hem azınlıktırlar: Usa sığmaz bir durumdur bu ama bu durumda kalmış olanlar dışında, durumun usa sığmazlığı kimseyi şaşırtmaz. Çeşitli “sığınma” biçimlerine yol açılır, ya da, açılmaz!
Dünyanın (şu anda) pek çok yerinde, yukarıdan beri sözünü ettiğim durumlara örnek olacak olguları, herkes kolaylıkla bulur sanırım.
Azınlığın “başka”lığı ile yabancının “başka”lığı, bu noktada, bize pek önemli bir ayırım olarak görünüyor. Bütün söylediklerimiz bu ayırımın ne kadar kaypak olabileceğini ya da kaypak hale getirileceğini göstermeğe yaramış olsa da…
Tarihin değişik dönemlerinde, değişik çerçeveleri içerisinde gördüğümüz ve görebileceğimiz Azınlık/Çoğunluk bölüntülerinin, o dönemlerde nasıl yaşanmış olabileceğini kestirmek pek güçtür. Benimsenebilecek bir kuramsal tutum, bu bölüntünün, çağımızda ya da çağımıza yakın olduğu, birtakım verilere, belgelere ulaşabildiğimiz için, “anlayabildiğimizi” varsaydığımız çağlarda, nasıl yaşandığına, yaşanmış olduğuna bakmaktır.
12 Eylül 1980 ve sonrası çıkan kaos. İran-Irak savaşını hatırlayanlar bilecektir. Bu savaşın olumsuz etkilerinin neler olduğunu. 22 Eylül 1980 tarihinde başlayan savaş 29 Ağustos 1988’e kadar devam etti. 1,5 milyon insan öldü. Hem Irak’ta hem de İran’da ekonomik olarak kriz başladı. Zamanla ABD’nin ve diğer ülkelerin Irak’ı desteklediğini öğrendik. 20 Mart 2003’te ABD ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri’nin bir askeri harekatla Irak’a girmesiyle başlayan ve devam eden bir savaş daha gördük. Etkilerinin neler olduğunu hepimiz yine iyi biliyoruz. Orta Doğu’da meydana gelen birçok savaşın neler yaşattığını da… Çoğu zaman geçici, unutulması gerekli görülen, bir “geçmiş olay” a dönüşür bu durum, geçen yıllarla.
Ankara, Çankaya semtinde yaşadığımız o yıllar… Savaştan kaçan bir grup İran’lı semtimize taşınmıştı. İlk yabancı biriyle karılaşmamı ve o çocuk yaşta iletişim kurmaya çalıştığım akranlarımla savaşı ve etkilerini anlamlandırmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Akıl hocam, Anneme “Yabancı ne demek?” diye sormuştum. Yaşadığı dönemin izlerini taşıyan Annem, “kendi içimizdeki yabancılığı” açıklamaya çalışmıştı. Apartmanımızda konsoloslukta çalışan yine yabancı birçok görevli vardı. Bunlar Pakistan ve Suriye konsolosluğunda çalışan insanlardı. Zaman zaman sohbet esnasında kendilerinden aldığımız bilgiler de oluyordu.
Geçen zaman içinde bilgide derin bir kazı çalışması yaptım ve Kötülük Miti‘yle tanıştım. İnsanlar bu yapıp ettikleriyle ilgili nasıl açıklamalar yapıyordu. Yalın olmayan, karışıklığı içinde taşıyan bu açıklamalar gerçeklerin üzerini örtüyordu. Siyasi bir alet haline geliyor üstünlük kazandırıyordu. Yönettikleri karşısında bir azınlık oluşturup iktidar oluyordu. Bundan sonrada güç , baskı yoluyla gerçekleştirilecek bir takım değişiklikler istediği ölçüde, bu değişiklikleri istemeyenlerin karşı gücüyle karşılaşıyordu. Çeşitli yollardan savaş başlıyordu.
- Bu bölüntüler ne zaman , hangi durumlarda oluşur?
- Kim kimin başkası, ya da “yabancı”sıdır?
- Bu başkalık ne zaman anımsanıyor?
- Bozulması ile bölüntünün “tarihte” sözü edilir hale gelmesi arasında bir bağıntı var mı?
Belli, bilinir bir örneğe başvurmaktansa, uygulanabilirliği çokça, gülümsetici bir örnek düşünelim: Dünyayı görmek, dünyadaki işlerini görmek için gözleriyle yetinenler çoğunluğu karşısında gözleriyle yetinemeyenler azınlığından söz edelim. Gerçi gözleriyle yetinemeyenler, hemen hemen tümüyle, gözleriyle yetiniyor olmanın “bilgisini”, bir zamanlar, edinmişlerdir. (Ama bu bilgiyi neredeyse edinememiş bir “azınlık”tan da söz edebiliriz arada…) Buna karşılık, yetinenler, yetinemeyenleri “anlamakta” güçlük çekebilir. “Az temel” bir başkalık olmasa gerek gözleriyle yetinenler ile yetinemeyenler arasındaki.
Yabancıymış gibi oluvermek, yeterince tuhaf bir durum. Ama bu tür yabancılığın kuşaklar boyu sürebilmesi büsbütün tuhaf. Sayılar durmadan değişebilir, bölüntünün herhangi bir anlamı kalmayacak ölçüde artabilir ve ya da eksilebilir. Koşullar, ölçütü tarihsel, toplumsal açılardan, daha birçok başka bakımdan, anlamsızlaştırılabilir. Oysa böyle durumların birçoğunda bölüntü sürer gider; azınlık da, çoğunluk da, neredeyse kurmacalaşan bu niteliklerini, bekinerek sürdürürler.
İki yanında tutumları artık pek derinlere kök salmış, kuşaklar boyu “biz-bizimkiler/onlar” ayırımı, donup kalmış bir “durum” içerisinde sürdürülüp gitmektedir. Dünyanın değişmiş olması bu “pekişmiş başkalığı” ölçüt alanı dışında ortadan da kaldırsa, ölçüt alanı içerisinde her şey sanki dünyanın, yaşamın dışında, ayrılığı sürmektedir.
Ayrılığın sürmesi, haklar konusunda da garip bir durumu ardı sıra sürükler. Bir yan kendinde hak-tanıma, hak-verme yetkesi görür; öbür yan hak-isteme hakkını… Bu noktada şiddet dönemi başlayabilir. Şiddet, güç-baskı işleyişinin biçimlerinden biridir.
Bir erk (güç) ilişkisi, bir yöneten/ yönetilen buyurgan/uyruk ilişkisi, bireylerarası ilişkilerde, kişilik arasında çeşitli etmenlerin etkileşimiyle ortaya çıkar, belli “rol”lerin benimsenmesiyle olanaklı hale gelir.
İnsanlar günlük yaşayışlarında, hangi alt-alt kümede olduklarını merak etmezler. Belki de şöyle demeli: Bu alt-alt kümelerin birinden ötekine geçmenin kolaylığının farkına varmadıkça, erk (güç) ilişkisinin erki taşıyan uzunda kaldıklarını sandıkça, merak etmezler.
Her şeyden önce şunu söylemek yerinde olur; Kişi, bu alt-alt kümelerin birinden ötekine geçerek yaşar. günlük yaşamında bile bu “kümeden kümeye” geçişi sürdürür durur. Ne var ki, alışılmış günlük düzen içerisinde buna kimse dikkat etmez olur. Çeşitli astlıklar-üstlükler, yaşamın alışılmış kesimleridir. Taki düzenden, alışılagelmişlikten çıkıla, kabul edilegelmiş sınırlar aşıla… O zaman sızlanır/ eleştiri karşısında kalınır.
Günlük yaşamda bu kadar kolay aşılan sınırlara karşılık, siyasal yaşamın, coğrafyanın, en geniş anlamıyla hukukun belirlediği sınırların aşılması belki biraz- ya da çok- daha güçtür.
Hukuksal açıdan eşitlik içinde olan kişilerin, içerisinde bulundukları belirli bir çerçeveden ötürü (astlık-üstlük ayrımı her örgütlenmenin temelinde yatar. Toplumsal yaşamda iç içe girmiş sayısız örgütün içinden geçer. Bu oyunun kuralıdır ama her kural “zorlanabilir” ya da “kötüye” kullanılabilir.) gönüllü olarak kabul ettikleri, bir ölçüde de geçici olan durumları bir yana bırakmak gerekir. Astlar üst, üstler emekli olur. Bunu söylemek de, bizi değişmez, değişmeyecek gibi görünen durumlara geri götürür.
Aykırı olan, kimi insanın değişir ya da değişmez özelliklerinin, başkalarınca, değişemez bir aykırılığın temelini oluşturduğuna karar verilmesidir. Çünkü bu “kimi insan”, aykırıdır, yabancıdır, yani “bizim gibi” değildir. “Benim gibi” olunmaması, şaşılacak bir şey değildir, alışılmış bir şeydir hatta…
Ama “bizim gibi değil”, ardından birçok şeyi sürükler getirir. “Bizim gibi” diye düşünmek, karşıdakine yüklenen “yazgı” nın dışında kalmaktır, çünkü “biz”, bir değeri imlerken “yabancı” o değeri taşımamağa yargılıdır. “Biz”in gücü bir çoğulluğa “aidiyet”indendir. Karşıdaki, tek başına da dursa, bir başka topluluğun adamı olduğu için tedirgin edicidir; “eksik” liği, sırasında, ürkütücü bile olur, dolayısıyla düşman sayılması kolaylaşır. “Hem zaten, bana sorarsanız, o da öyle olmaktan memnun değil, o da öyle olmak istemiyor ama…” Yazgı işte! “Yabancı”mız, bu yazgıya nasıl karşı gelebilir? Kimi zaman, kimi yerde, bu yazgıya karşı gelmenin bir yolu vardır. Hem de kolay bir yol: Aykırılığı, ölçüt düzeyinde ortadan kaldırmak. Yani, ölçütün çizdiği sınırın o yanından kalkıp bu yanına geçmek. Herkesin istediği bu olduktan sonra!… Ne var, böyle bir şey yapılsa bile, yapanın ne düşünerek bunu yaptığını anlamak, “çoğunluk” üyesi için hiç de kolay olmayabilir. Başka güçlüklerden değil, bakış açısının iki yanda aynı olamayacağından ötürü. ..
Bu süreci, sanırım, yeterince irdeledik. Ama okurun dikkatini şu noktaya çekmek isterim: Bir yandan söz ettim, karşıdaki dedim; azınlıklar ya da Çoğunluklar sözcüklerini, (tırnak dışında) kullanmadım. Çoğunluk için “normal” kendi yaptığıdır. Dolayısıyla azınlıkta şu ya da bu biçimde bir sapma görür. Azınlık için “normal”, çoğunluğunki değil, kendininkidir. Çoğunluğunkini bir sapma olarak görmese bile (sınırlı durumlar dışında) kendininkini bir sapma olarak görmesi de beklenemez. Olsa olsa, çoğunluk başkadır.
Süreç, azınlık ile çoğunluğun her birinde aynı. Bir durumda bir yanın, başka bir durumda karşı yanın “olumsuz” bir tutuma girme işini başlatması, değişik süreçlere yol açmıyor.
Değişik durumlara bakıldığında, daha ilginç şeyler de görebiliyoruz. Kendini çoğunlukta gören bir azınlığın, kendinden çok daha kalabalık bir azınlığa, çoğunluk adına, ama çoğunluğun desteğini hiç görmeden (en azından açıkça görmeden), hatta çoğunluğun (kendini bir parçası olarak gördüğü çoğunluğun) tepkisine yol açarak o azınlığa saldırması…
Dikkati çeken şey, iki yanın da kendilerini (günün birinde) katı tutumlar içinde buldukları…
- Neden? Daha doğrusu, bu katı tutumun sürüp gitmesi neden? Bu soruyu irdelemeğe girişmeden önce, gerçek bölüntünün nerede görüldüğü üzerinde biraz daha durmak gerekiyor.
İster azınlık, ister çoğunluk, bir yanın öteki karşısındaki davranışı değişmiyorsa, değişikliğin neye bağlı olduğunu düşünmemiz gerekir. Değişikliği yaratan, baskı uygulayan bir yanla bu baskının uygulanmasını —şu ya da bu ölçüde— kabul eden bir yanın ortaya çıkışı.
Buna karşı söylenebilecek şey ise, genellikle, bu baskıyı uygulayanın çoğunluk olduğudur. Bir ölçüde doğru: Çünkü baskı uygulayan azınlıklar ya kendilerini daha az belli eder, göze batmaları —birtakım alışılmışlıklar yüzünden— daha güçtür, ya da, şiddetle kınanırlar, Kınanmaları, durumda bir çarpıklık görüldüğünün, tutumlarının kabul edilmezliği karşısındaki öfkenin geniş ölçüde paylaşıldığının belirtisidir.
O azınlığın içinde “biz” diye konuşanlar, dışarıda kendilerini ya çoğunlukla özdeşleştirmeğe kalkarlar ya da “biz”liklerini, en azından, gizlemeğe çalışırlar. “Dalkavuk”, “satılmış” nitelemleri, “biz”liği dışarıda da dile getiren, kimi zaman bu “biz”liği gözdağı olarak kullanmak isteyenlere karşı duyulan kızgınlığı dile getirir. Çoğunlukla özdeşleşme çabası ise, bir bakıma, ayrılığı ortadan kaldırma çabası olarak görülebilir: Çoğunluğun, azınlığı “kendinden/kendinden yana” görmesi istenmektedir. Daha da ileri gidildiği görülür: “Bizi sizden ayrıymış gibi göstermek isteyenler haindir,” denir. Beklenen, çoğunluğun ayrılığı, bölüntüyü unutmasıdır.
Buna karşılık çoğunluğun baskısında bir çarpıklık görülmesi pek güçtür. Dolayısıyla, kınanması için gerçekten çok göze batan şeyler taşıyor olması, her türlü (kabul edilmiş, edilegelmiş) sınırı aşması gerekir. Çoğunluğun baskısı neredeyse “doğal” görünüyor olmasaydı bu durumun açıklanması güç olurdu. Bu baskı o kadar doğal görünebilir ki çoğunluğun azınlığa yakıştırdığı “yazgı”yı azınlık da “yazgısı” olarak görüp kabul eder. Kabul ettiği, kendini, çoğunluğun gözüyle görmektir. Kendi “biz”liğini unutmasa bile, unutmaması için her türlü neden varolsa bile, kendini çoğunluğun gözüyle görmesi beklenmektedir kendisinden; yani kendini kendi “ayrılığı” içerisinde değil, çoğunluk açısından aykırılığı içerisinde görmesi, bu aykırılığın yarattığı “ikinci sınıf”lığı benimsemesidir beklenen…
- Ötekini nasıl tanırız?
“Öğrenmek” çok önemli bir şey…. Belki de insanın… Kendi zihinsel sınırlarını zorlamasını ve daha fazla bilgi edinmesini, kendini denetlemesini, kendini beğenmemesini ve çalışmasını sağlar. Hakikat ışığında akşam güneşinin ve denizin en muhteşem haliyle yürüme meditasyonu yaparken; tüm heybetiyle göğe uzanmış bir zeytin ağacına rastlıyorum. Bilge Karasu şöyle diyor: “Ağaçlar… Onlar, canlılar, çevriminin öğesi. Onların ki sabır değil, dayanıklılık, ellerinden geldiğince değişmezlik. ” “Öz”e gülümseyerek yumuşaklığın gücünü ekrana sabitliyorum. Doğanın iyileştirici gücüyle anda kalarak özgürlüğe dümen kırıyorum…
Öteki Metinler, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Acı çeken bölümünde, Bilge Karasu “Güçlüğü yenmeyi başaran, yenmese bile yenmeğe çalışmış olan biri büyüdüğünü duyar.” der. Öteki Metinler Bilge Karasu’nun, otuz yıla yayılmış bir dönemde ürettiği ve çoğunu yaşarken yayımlamamış olduğu düşünsel/kuramsal ağırlıklı denemelerini, metinlerini, bunlarla birlikte okunabilecek notları ve okunmasında sakınca bulmadığını belirttiği günlüklerinden seçmeleri kapsıyor. Füsun Akatlı’nın yayıma hazırladığı bu metinlerde ağırlık kazanan “öteki” kavramına neden önem verdiğini Karasu şöyle anlatıyor:
“Yirminci yüzyıl, on dokuzuncu yüzyılın kalıtını yüklenirken, geçmişin yanlışlarını bulup göstermiş, eleştirmiş, ‘tanımaya’yı, tanımanın yollarını yeniden düşünmeğe, irdelemeğe çalışmış pek çok insanın konuşup yazdığı bir yüzyıl olmasına oluşmuştur ama, ne yazık ki, bu son yıllarına varasıya ‘öteki’ne karşı davranışın en acımasız, en kanlı, en çılgınca örneklerini art arda sergilemekten başka bir şey yaşamamış görünüyor. ‘Gelişen teknoloji’, en yararlı göründüğü alanlarda bile, ötekini ezmenin, ona usa sığmaz acılar vermenin bir başka adı olabiliyor. Bu yazılarda, anlamağa çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum. ‘Beriki’ de, ‘öteki’de benim, biziz, hepimiziz. ‘Biz’i anlamağa çalışıyorum. ‘Biz’i öteki’nden ayıran durumu anlamağa çalışıyorum. O kadar.”
Bilge Karasu (9 Ocak 1930, İstanbul- 13 Temmuz 1995, Ankara), Türk öykü, roman, deneme yazarıdır. Aynı zamanda felsefeci yanı olan Karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür. Postmodern romanın Türkiye’deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.
Bilge Karasu (1930-1995) Şişli Terakki Lisesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde okudu. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde, Ankara Radyosu Dış Yayınlar Bölümünde çalıştı. 1974′ te Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. İlk yazısı 1950’de, ilk öyküsü de 1952’de Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanan Bilge Karasu, 1963 yılında D. H. Lawrence’ın The Man Who Died (Ölen Adam) kitabının çevirisiyle Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü, 1971’de Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, 1991’de Gece kitabı ile Pegasus Ödülü’nü ve 1994 ‘te Ne Kitapsız Ne Kedisiz ‘le Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü aldı.
Bilge Karasu’nun Bütün Yapıtları, ölümünden sonra yayımlanan Altı Ay Bir Güz (1996), Füsun Akatlı tarafından kitaplaştırılan Lağımlaranası ya da Beyoğlu (1999) ile Öteki Metinler (1999), Serdar Soydan’ın derlediği Susanlar (2009), Halûk Aker’in hazırladığı Halûk’a Mektuplar (2013) ve Tunç Tayanç’ın hazırladığı Şiir Çevirileri (2014) ile birlikte toplam on dört kitaplık bir koleksiyondur.
Ölümünden önce yayınlanan kitabı Narla İncire Gazel (1995), ölümünden sonra 1996’da yayınlanan son kitabı ise Altı Ay Bir Güz’dür.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
‘İstediğim, denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini… Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. Yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. Deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. Her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. İstediğim, denizi yazmaktı. Her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile.”



Yorum bırakın