“Ancak postmodernizm hakkında şimdilik üzerinde duracağımız hakikat, metni, özellikle de hakikat arayışından bir oyun yaratan belirli bir tür metni takdis ettiğidir…”
—Niall Lucy
Merhaba
Büyük soru: “İyi kitaplar bizim için ne yapar?”
İyi bir okuyucu kendini zorlayandır, kapasitesinin ötesine geçmeye çalışır…
Yazarın Notu:
“Postmodern Edebiyat Kuramı Giriş” adlı eseri okurken zorlayıcı bölümlerde durdum. Hani durdum da ne oldu! Nöronlar öğrenmeyi gerçekleştirirken, 13 yıldır işçisi, olduğum Kelebek Bahçesi Blog’unu köşe bucak yeniledim… Yenileme esnasında, yaptığım tasarımları gözden geçirirken; Canva’dan bir mesaj geldi. “3000 adet tasarım yaptınız. Tebrikler! İşte sertifikanız… ” Belgenin varlığını gören “Ne müthiş” diyebilir, lakin bir kağıt parçası ya da sayı ezbere yapılan şeylerin bir yansıması da olabilir. Bu nedenle yüzeysel değil, ancak derinsel öğrenme resmin bütününü görebilmemize yardımcı olur.
Evet, öğrenme demişken; bir önceki yazımda postmodern edebiyat dünyasına birçok eser bırakan Bilge Karasu‘nun kitap paylaşımında bulunmuştum. Ayrıca yaşamıyla, eserleriyle ve “kitapları korumamız” gerektiğini hatırlatan sözleriyle, Oğuz Atay’ı anmadan geçemeyiz, Olric… Eserlerinde düşle gerçeğin birbirine karışması, üstkurmacanın kurgunun ana ilkesi olması Oğuz Atay’ı postmodernist roman kategorisinde eser veren ilk Türk yazar yapmıştır. Oğuz Atay, özellikle “Tutunamayanlar” romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.
Bir tutunamayan olarak; Örnek aldığım fikir ustasının yaşamına ışık tuttuktan sonra “Portmodern Edebiyat Kuramına Giriş” yapıyoruz.
Giriş: Postmodern
Edebiyatın artık pek de revaçta olmadığı sözü 1980’lerin sonlarında ortalıkta dolanmaya başlamıştı. Muhtemelen Cengiz Han’ın haklarını da desteklemiş kimi aksi yaşlı ahlakçıların şimşeklerini üstünüze çekmeden bir İngiliz edebiyatı dersinde “metin” gibi terimler kullanamazdınız! Ancak bir Kültürel İncelemeler dersinde neredeyse ne isterseniz söyleyebilir, derecenizi de alır, mezun olurdunuz. Elbette daha önceki nesiller de İngiliz Edebiyat Bölümlerinden derecelerini bu biçimde almışlardı: Okumaları için birkaç oyun, roman ve şiir veriliyordu onlara; onlar da yüklemleri doğru kullanmaya dikkat ederek bunlar hakkında bazı “duyumsal” şeyler söyleyebiliyorlar, dört yıl sonra bir lisans derecesiyle okuldan çıkıyorlardı. Bugün durum farklı: Artık yüklemlerden yana kaygılanmanız gerekmiyor.
Postmodern bir dünyada, edebiyat da metinler arasında bir metindir. Hakikat ve değere dair tüm o lafları; kaçık iktidar manyakları ve onların safdil uşakları tarafından idare edilen, maksatlı biçimde seçici olan bir tarih açıklaması tarafından sürekli kılınan diğer bütün yabancılaştırıcı yalanlara dair duyduğunuz her şeyi unutabilirsiniz. “Hakikat” yalnızca dolaşımda olandır; dolayısıyla “bizim” bugünkü dünyamıza ait bilgi edinmemizde teknoloji ve medyanın taşıdığı büyük önem ortada. “Değerler” yalnızca kültürel geleneklerin sonuçlarıdır; dolayısıyla bugün “kültür” ve “geleneğin” boğucu ağırlığı altında ezilmemek için kinik olmanın önemi de öyle.
Burada İngiliz Edebiyatı Bölümü’nün aslında hiçbir zaman gerçekten edebiyat kuramıyla ilgilenmemiş olduğunu öne sürülüyor. Bugün pek çok bölümün kadrolarında bir ya da iki edebiyat kuramcısı ve müfredatlarında da “minör” edebiyatlar üzerine açılan derslerin yanı sıra “Edebiyat Kuramı” başlıklı bir ders bulunmaktadır. Ancak Eagleton’un da işaret ettiği gibi edebiyat kuramı, felsefi, politik, sosyolojik, antropolojik ve pek çok diğer araştırma biçimi ve pratiğinin son derece kaba bir karışımıdır. Kısacası, edebiyat kuramının disipliner “saflığı” diye bir şeyden söz edemeyiz; elbette disiplinlerin birbirine bulaşması gibi bir nosyona dayanarak söz edilebilecek “saflığı” bir kenara koyarsak. Ancak eğer edebiyat çalışmaları disiplinlerarasılığı öğreten bir “disiplin” olacaksa, kendisinin disiplin oluşuna dair herhangi bir fikri nasıl koruyabilir? İngiliz Edebiyatı Bölümleri bu soruyla karşı karşıya gelmektense soruyu belirli derslerin içine hapsetme eğilimi göstermişlerdir.
Giriş: Kültürel İncelemeler
Kültürel İncelemeler, disiplinin merkezsiz olduğuna dair kendi fikrini, bayramlarla kutlar, bunu bir güç olarak görür. Bu arada İngiliz edebiyatı, edebiyatın bir özü ya da en azından kendisine ait bir tür kimliği olduğu fikrine inatla sıkı sıkıya bağlı kalır. Edebiyat çalışmaları, meşru çalışma nesnesinin edebiyat olduğu fikrini elinden bırakamaz; “edebiyat’? ne kadar geniş kapsamlı tanımlanırsa tanımlansın her zaman tanımlanabilir kalmalıdır. Üstelik bu tanım edebiyatın değer ve önemine dair (bunlar nasıl kavranırsa kavransın) bir fikri de içermelidir; yoksa edebiyat da televizyon gibi bir diğer-kültürel-üretim-biçimine indirgenecektir. Daha da kötüsü, televizyona kıyasla modası geçmiş de addedilebilir.
O zaman bir anlamda edebiyat kuramı, ortaya çıkıp “Edebiyat nedir?” sorusunu sormamış olsaydı bunların hiçbiri başımıza gelmeyebilirdi. Bu soruyu bir tehdittense bir meydan okuma olarak görüp tepki verme konusunda aciz ve isteksiz olan İngiliz Edebiyatı Bölümü, belirli bir “metin” fikrinin, “kültür”ün egemen fikri olarak belirli bir “edebiyat” düşüncesinden egemenliği devralmasına izin vermiştir.
Edebî metinlere herhangi özel bir değer atfetmeyi reddeden ve her şeyin metin olduğunu ileri süren fikir genellikle postmodernizmin merkezî ilkesi olarak alınmıştır. Elbette ister şevkle ister alaycılıkla, “merkezî ilke” nosyonunun kendisinin tam da postmodern metin fikrinin reddettiği türden bir şey olduğu hemen eklenmelidir! Postmodern bir dünyada hiçbir şey merkezî değildir, her şey bir paradokstur. Öyleyse edebiyat fikrine kıyasla metin fikri, temelcilik karşıtıdır.
Edebiyat eserlerinin bir “derinliği” varsa, metinler yalnızca “yüzey” etkilerinin toplamalarıdır. Böylece eğer postmodernizmin her şeyi metin gibi anladığı ve kendisinin gerçekten günümüzün Zeitgeist’ı [çağın ruhu] olduğu doğruysa o zaman derinlikten yoksun olarak anlaşılan tek şey edebiyat olamaz. Örneğin, politika da kendi varsayımlarında edebî metinden daha az “temelsiz” ve ona kıyasla maksat ve sonuçları arasındaki farklılığı kontrol etmeye daha muktedir olmamalıdır, Politikadaki durum buysa, diğer her şeyde de durum böyledir.
Derinliği unut: Yüzeyde düşün!
Eğer -tekrar edelim- postmodernizmin mesajı buysa, bu mesajın nereden geldiği merak edilebilir. Buradaki sav, postmodernizmin, edebiyatı bir edebiyat meselesi olarak düşünen romantik bir gelenekten geldiği biçimindedir. 1790’larda yaşayan Jena’daki Alman Romantikleri, edebî olanı, edebiyat kuramından ayrılmaz bir şey olarak tasarlamıştı: Edebiyat, kendini edebiyat, kuramı olarak sunuyordu bu modelde. Ancak bu bakımdan edebiyat, hem kendisi hakkında hem de kendisine içkin olan kuramsal spekülasyonların sonuçlarının “dışında” bulunamayacağından aynı zamanda “sunulamaz” olandır. Bu nedenle, edebiyat meselesinin aldığı biçimlerden biri, neyin edebinin alanı içinde, neyin dışında olduğuna karar verme sorunudur.
Her şeyin bir metin olduğuna dair postmodern fikrin temelin de yatanın da bu soru olduğu. Postmodernizm için dışarı/içeri ilişkileri sorunu’ edebiyat sorusuyla sınırlı değildir tüm kültür ve toplum alanına uzanır. Postmodernizme göre, bir zamanlar edebinin romantik uzamı olan yer, genel bir insani varoluş düzlemine dönüşür; burada kimlik, köken ve hakikat gibi kavramlar, insan “varlığını” ve kültürünü anlamanın temelleri yerine, çokkatlı ve yapısız toplamalar olarak görünürler. «Postmodernizm”in romantik edebiyat kuramı şeklindeki genellemeye ya da düzlemeye gönderme yaptığını, ki bu da postmodernizmin, hakikatin temelsiz ve yapısız “yapısı”nın “köktenci” kuramı olarak etiketlenmesine yol açıyor. İşte bu nedenle bu kitap “Postmodern Edebiyat Kuramı” adında.
Postmodernizme yönelik standart tepki, onu ya çılgınca kutlamak ya da hiddetle zararlı taraflarını açığa çıkarıp şikâyet etmek biçimindeyken, oldukça farklı ve postyapısalcı bir yaklaşıma daha yakındır. Anlatmak istenilen ana noktalardan biri, postmodernizm ve postyapısalcılığın, sıklıkla aynı şey gibi addedilseler de öyle olmadıklarıdır.
Yapı” kavramı olarak adlandırılabilecek şeye yönelik farklı konumlanışlarıyla birbirlerinden ayrılır bu ikisi: Postyapısalcılık, yapıları, barındırdıkları “oyunlaç”dan ayrılmaz olarak düşünerek bir yapı eleştirisi sunarken, postmodernizm yapı kavramının yerini bir “yapı olmayan” kavramının almasının olası olduğunu düşünür. Postmodernizm, psikanalizin “bilinçdışı” kavramı ve yapısalcılığın dilin “maksatsız” sonuçları kavramı gibi daha yakın dönem analojilere karşın, bu yapı olmayan kavramını, sunulamaz edebiyatın romantik kuramı gibi daha eski bir kuramdan türetir.
Yazarın savı
- Belirli bir gerilim yapısının tam, kalbinde işlediğidir. Bununla kitabın bir tür dedektif romanı ya da eleştirdiği şeyin bir örneklemesi olduğunu kastetmiyor; söylemek istediği bir anlamda buradaki savın bir süreklilik izlemek yerine sarsılmalarla ilerlediğidir. Ancak yine de ilerler. Dolayısıyla kitabın çelişkilerle dolu olduğunu söylemeye çalışmıyor; öte yandan pek çok müdahaleyle dolu olduğunu belirtmeli. Üstelik bu müdahaleler yalnızca öne sürülen sava eşlik ediyor da değiller; ondan ayrılmaz bir durum teşkil ediyorlar. Farklı zamanlarda postmodern edebiyat kuramı hakkında farklı şeyler söylüyormuş gibi görünebilir; burada tüm söylemek istediği, bu ayırımların içinde bulundukları farklı bağlamlar açısından değerlendirilmeleri gerektiğidir. Sonuçta, kuram yerine edimbilgisini [pragmatics] desteklemeye karar veriyor; bu da postmodernizme karşı benimsenen konumlanışlardan herhangi birinin “asıl” konumlanış olabileceğini neden düşünmediğini açıklamaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, baskılar çok artarsa şunu kabul etmek pek çok şeyden feragat etmek olmayacaktır. Yazar, “Aslında postmodern edebiyat kuramına öyle pek de düşkün değilim” diyor. Ancak pragmatik konuşmak gerekirse, baskılar öyle pek sık sık da artmıyor.
- Bölüm başlıklarından da açıkça görüleceği gibi konuyu ele alışı, postmodern edebiyat kuramındaki farklı düşünce akımlarının sistematik bir anlatımından ziyade, kavram ve meseleler üzerinden biçimleniyor. Bu kavram ve meseleleri tarihselleştirmek için Baudrillard, Kristeva, Derrida, Lyotard, Barthes, Deleuze ve Guattari gibi bazı günümüz düşünürlerinin görüşlerinin yanı sıra geçmişten Hobbes, Rousseau, Kant, Nietzsche ve Heidegger gibi bazı felsefecilerin kimi fikirlerini de inceliyor. Bu fikirlerin pek çoğu oldukça karmaşık; bunlar açık ve doğrudan tartışmaya çalışılmış olsa da kitabın bölümlerinin “kolayca” anlaşılabilecek tek tek parçalar olduğu düşünülmemelidir. Ancak kitaptaki hiçbir şey anlaşılması güç olsun diye konmamıştır; metinde geçen pek çok isimden bazılarına aşina olmayabilecek okurlar, bu figürlerin her zaman en azından tarihsel kimliklerine dair bazı ipuçları verildiğini görecektir.
- Postmodern edebiyat kuramına dair temel ilgi daha sonraki bölümlerde ele aldığı gibi, bu kuramın “etiği”nin sınırları olarak gördüğü şeye yöneliyor. Bir ölçüye kadar bunda haklı olup olmayışı, asıl konunun yanında önemsiz bir noktadır. Ancak burada bir mesele olarak etikle olmasa bile, etik meselesiyle ilgilendiği gerçeği, bu kitabın hiçbir biçimde yalnızca İngiliz edebiyatı öğrencilerine hitap etmediğini gösterir.
Postmodern Edebiyat Kuramı Bölümleri
- Akıl ve Mit
- Postmodern kuram, aklın tek başına hakikati belirlemediğini, mitlerin de kültürel anlam üretiminde en az akıl kadar önemli olduğunu savunur. Bu yaklaşımda edebiyat, yalnızca rasyonel düşüncenin ürünü değil; mitlerin, anlatıların ve kültürel çeşitliliğin birleştiği bir alan olarak görülür. Böylece akıl ile mit arasındaki sınırlar bulanıklaşır ve edebiyat, hem düşünsel hem de kültürel bir oyun alanına dönüşür.
- Simülasyon ve Yüce
- Romantizm ve Yüce: Shelley ve Kristeva gibi isimler, şiir ve kurmacanın insana “varlığının harikalığını” gösterdiğini, yani yüce bir hakikate ulaştırdığını savunur. Bu yaklaşımda edebiyat, benliği açığa çıkaran ve dönüştüren bir güçtür.
- Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı: Postmodern dönemde gerçeklik artık doğrudan görünmez; yalnızca simülasyonlar aracılığıyla “gerçekmiş gibi” görünür. Disneyland örneğinde olduğu gibi, imge gerçekliği gizler ya da kendi başına bir gerçeklik gibi işlev görür.
- Edebiyatla Bağlantı: Barthes’ın “her şey metindir” yaklaşımı Baudrillard’ın simülasyon kuramıyla birleştiğinde, edebiyatın özel bir alan olmaktan çıkıp tüm kültürel göstergelerin kuramına dönüşmesi söz konusu olur. Böylece “yüce” olasılığı ortadan kalkar, geriye yalnızca simülasyon kalır.
- Bu bölüm, romantik edebiyat kuramının yüceyi öne çıkaran yaklaşımını postmodern kuramın simülasyon anlayışıyla karşılaştırır. Romantizm’de edebiyat insanı hakikate götüren bir araçken, postmodernizm’de edebiyat da dahil olmak üzere tüm göstergeler yalnızca simülasyon üretir.
- Tarihin Ölümü
- Tarih bir gösterge olarak: Baudrillard’a göre “tarih” artık kendi dışında hiçbir şeye gönderme yapamaz hale gelmiştir. Göndergesel değerini yitirdiğinde, geriye yalnızca simulacra kalır.
- Romantizm ve Aydınlanma karşıtlığı: Rousseau doğayı iyi, kültürü yozlaşmış görürken; Hobbes kültürü düzen ve güvenlik sağlayan bir yapı olarak olumlar. Bu karşıtlık, tarihin nasıl yorumlandığına dair farklı bakış açılarını ortaya koyar.
- Postmodern bağlam: Baudrillard, politik ve kültürel ekonominin medya ve gösterge sistemleriyle iç içe geçtiğini, bu yüzden artık “gerçeklik” ile “temsili” ayırt etmenin mümkün olmadığını savunur. Gerçeklik hipergerçekçiliğin simülasyon boyutuna dönüşmüştür.
- Edebiyatla ilişkisi: Bu durumda edebiyat da tarihten bağımsız bir bağlamda işler. Kathy Acker gibi yazarların metinleri, tarihin artık meşrulaştırıcı bir arka plan olarak işlev görmediği fikrine dayanır. “Tarihin ölümü” edebiyat için yeni bir özgürleşme alanı yaratır.
- Dil oyunları: Wittgenstein’ın “bilgi”yi mutlak değil, dil oyunlarının kuralları içinde tanımlamasıyla bağlantılı olarak, “tarihin ölümü” de bir dil oyunu olarak performe edilir. Bu, postmodernizmin romantik bir hamlesi olarak görülür.
- “Tarihin Ölümü” bölümü, postmodern edebiyat kuramında tarihin artık bir metaanlatı olarak işlev görmediğini, göstergelerin ve metinlerin tarihsellikten çıkarılarak yeniden tasarlandığını anlatır. Bu, hem Baudrillard’ın hipergerçeklik kuramıyla hem de Lyotard’ın metaanlatı eleştirisiyle uyumludur.
- Edebiyat ve Bilinç Eşiğinde Olan
- Postmodern sanatçı/yazar: Önceden belirlenmiş kurallara göre değil, kendi eserinin içinde kurallarını arayan kişidir. Bu yüzden eseri, bir olay gibi ortaya çıkar; her zaman ya çok erken ya da çok geçtir.
- Romantizmle paralellik: Lacoue-Labarthe ve Nancy’nin yorumuna göre Romantizm de “tamamen yeni bir şeyin üretimi”ni hedefler. Romantik şiir, üretimin hakikatini kendi içinde üretir (autopoiesy). Shelley’nin şiiri “kendini üreten bir güç” olarak görmesi bu anlayışın örneğidir.
- Sanatın kendini meşrulaştırması: Hem Romantizm hem de postmodernizmde sanat, dışsal bir amaç için değil, kendi varlığı için vardır. Bu yüzden faydacı değildir; “ne ise odur.”
- Bilimle karşıtlık: Bilim, metaanlatılar sayesinde hakikate yaklaşma iddiasındayken, postmodern dönemde bu anlatılar çöktüğü için bilim artık “hakikati bulmak için değil, iktidarını artırmak için” işler. Sanat ise metaanlatıların yokluğunda özgürleşir.
- “Edebiyat ve Bilinç Eşiğinde Olan” bölümü, postmodernizmin sanat anlayışını Romantizmle yan yana koyarak, her iki yaklaşımın da sunulamaz olanı sunma çabasını vurgular. Sanat, kendi kurallarını kendi içinde üreten, kendini meşrulaştıran bir etkinliktir; bu yönüyle hem romantik hem de postmodern düşünceyi birbirine bağlar.
- Buluş Olarak Yorum
- Postmodernizmin akademiye girişi: “Postmodernizm” terimi 1980’lerin ortasında yaygınlaşsa da, Hassan’ın Öte Eleştiriler: Zamanımız Hakkında Yedi Spekülasyon (1975) kitabı bu söylemin erken örneklerinden biridir.
- Yeni Amerikan edebiyatı: 1950’lerden itibaren Pynchon, Barth, Gaddis, Barthelme gibi yazarlarla şekillenen yeni kurmaca, “metakurmaca” olarak tanımlandı. Bu, kurmacanın doğası üzerine kurmaca üretmekti.
- Hassan’ın beş özelliği: Yeni Amerikan romanının kahramanı;
- Absürtlük tarafından yönetilir.
- Ahlaki normlardan yoksundur.
- Yabancılaşmayı temel bir durum olarak yaşar.
- İroni ve çelişkiyle nitelendirilen güdülere sahiptir.
- Bilgiyi sınırlı ve göreli kabul eder.
- Lyotard ile paralellik: Hassan’ın bu gözlemleri, Lyotard’ın Postmodern Durum’da anlattığı gibi, yeni epistemik koşullara verilen bir yanıt olarak görülür.
- Küçük anlatılar: Hassan, kısa öykü ve kısa romanın yükselişini, modernist büyük anlatılara karşı postmodern dönemin “küçük anlatılar”a verdiği değerle ilişkilendirir. Bu, hem romantik dönemin bireysel duyarlık vurgusuna hem de postmodernizmin parçalı yapısına bağlanır.
- Tony Tanner’ın katkısı: Kelimeler Kenti (1980’ler) çalışmasında Tanner, toplumsal gerçekliğin kurmaca bir inşa olduğunu ve Amerikalı romancıların bunu giderek daha fazla benimsediğini savunur.
- “Buluş ve Yorum” bölümünde Hassan’ın postmodern edebiyat tanımları, Derrida’nın “oyun” fikriyle birlikte ele alınarak, postmodernizmin hem romantik mirasa hem de yeni epistemik koşullara yanıt olarak ortaya çıktığı gösteriliyor.
- Eleştirinin Ölümü
- Eleştirinin geleneksel rolü: Modernist ve romantik dönemlerde eleştiri, sanat ve edebiyatı anlamlandıran, ölçütler koyan ve değer biçen bir etkinlikti. Eleştirmen, metin ile okur arasında aracılık yapıyordu.
- Postmodern kırılma: Postmodernizmle birlikte metaanlatıların çöküşü, eleştirinin de dayandığı ölçütleri ortadan kaldırdı. Artık “doğru okuma” ya da “hakiki anlam” yok; her okuma bir yanlış okuma, her yorum bir alternatif olarak görülüyor. Bu durumda eleştirinin ayrıcalıklı konumu kayboluyor.
- Metinlerin kendini meşrulaştırması: Postmodern edebiyat, kendi kurallarını kendi içinde üreten, kendini meşrulaştıran bir yapıya sahip. Dolayısıyla dışarıdan gelen eleştiri, metnin üzerinde belirleyici bir otorite kuramıyor.
- Baudrillard ve simülasyon: Gerçeklik artık simülasyonla iç içe geçtiği için, eleştirinin “gerçek”e referansla değer biçme imkânı ortadan kalkıyor. Eleştiri de bir gösterge oyununa dönüşüyor.
- Sonuç: Eleştirinin ölümü, aslında eleştirinin işlevinin metinlerin içine dağılması demek. Eleştiri artık ayrı bir disiplin değil, metnin kendisinin bir parçası olarak işliyor.
- Bu bölüm, postmodern edebiyat kuramında eleştirinin bağımsız bir otorite olmaktan çıkıp metnin kendi içsel oyununa karıştığını, dolayısıyla “ölüm”ünün aslında bir dönüşüm olduğunu anlatıyor.
- Retorik Okuma
- Modern dönemde eleştiri: Eleştiri, sanat ve edebiyatı anlamlandıran, ölçütler koyan ve değer biçen bir disiplin olarak görülüyordu. Eleştirmen, metin ile okur arasında aracılık yapıyordu.
- Postmodern kırılma: Metaanlatıların çöküşüyle birlikte “doğru okuma” ya da “hakiki anlam” iddiası geçerliliğini yitirdi. Her okuma bir yanlış okuma, her yorum bir alternatif olarak kabul edildi. Bu durumda eleştirinin ayrıcalıklı konumu ortadan kalktı.
- Metnin kendini meşrulaştırması: Postmodern edebiyat, kendi kurallarını kendi içinde üreten, kendini meşrulaştıran bir yapıya sahip. Dolayısıyla dışarıdan gelen eleştiri, metnin üzerinde belirleyici bir otorite kuramıyor.
- Baudrillard ve simülasyon: Gerçeklik artık simülasyonla iç içe geçtiği için, eleştirinin “gerçek”e referansla değer biçme imkânı ortadan kalkıyor. Eleştiri de bir gösterge oyununa dönüşüyor.
- Eleştirinin ölümü, aslında eleştirinin işlevinin metinlerin içine dağılması demek. Eleştiri artık ayrı bir disiplin değil, metnin kendi üretim sürecinin bir parçası olarak işliyor.
- Bu bölüm, postmodern edebiyat kuramında eleştirinin bağımsız bir otorite olmaktan çıkıp metnin kendi içsel oyununa karıştığını, dolayısıyla “ölüm”ünün aslında bir dönüşüm olduğunu anlatıyor.
- Politika Performansı
- Politikanın performatif doğası: Postmodern yaklaşımda politika, sabit ideolojilerden çok söylem ve gösterge oyunlarıyla işler. Yani siyaset, hakikati temsil etmekten çok, kendini sahneleyen bir performans haline gelir.
- Metaanlatıların çöküşü: Modern dönemde politika, özgürlük, ilerleme, adalet gibi büyük anlatılarla meşrulaştırılırken; postmodern dönemde bu anlatılar çöker. Geriye kalan şey, politik söylemin kendisini performe etmesidir.
- Sanat ve politika paralelliği: Tıpkı postmodern sanatın kendi kurallarını kendi içinde üretmesi gibi, politika da artık dışsal bir hakikate değil, kendi performatif yapısına dayanır.
- Eleştirinin dönüşümü: Politik performans, eleştiriyi de dönüştürür. Eleştiri artık dışarıdan bir ölçüt koymaz; politik söylemin kendisiyle birlikte işleyen bir parça haline gelir.
- Sonuç: Politika, postmodern bağlamda bir “gerçeklik” üretme değil, bir “görünüş” ve “oyun” üretme pratiği olarak anlaşılır. Bu da siyasetin sahneye konmuş bir performans gibi değerlendirilmesine yol açar.
- “Politika Performansı” bölümü, postmodernizmin siyaseti bir temsil değil, bir performans olarak gördüğünü; hakikati değil, sahnelenmiş söylemi ön plana çıkardığını anlatır.
- Etik Değerlendirmeler
- Modernist etik: Modernizmde sanat ve bilim, özgürlük, ilerleme, adalet gibi büyük anlatılarla meşrulaştırılırdı. Etik, bu anlatıların sunduğu evrensel ölçütlere dayanıyordu.
- Postmodern kırılma: Metaanlatıların çöküşüyle birlikte evrensel etik ölçütler geçerliliğini yitirdi. Artık tek bir “doğru” ya da “iyi” yok; farklı bağlamlarda farklı etik yorumlar ortaya çıkıyor.
- Sanatın etik konumu: Postmodern sanat kendini meşrulaştırıcıdır, faydacı değildir. Bu yüzden etik değer, sanatın dışsal bir amaca hizmet etmesinden değil, kendi varlığını sürdürmesinden doğar.
- Bilimle karşıtlık: Bilim, metaanlatılar sayesinde hakikate ve ilerlemeye yönelirken, postmodern dönemde etik hedefini kaybederek performatif bir güç oyununa dönüşür. Sanat ise bu boşlukta etik bir özgürleşme alanı yaratır.
- Politika ile bağlantı: Politik söylem de performatif hale geldiği için etik değerlendirmeler, artık sabit ideolojilerden değil, söylemin kendisinin yarattığı bağlamlardan türetiliyor.
- “Etik Değerlendirmeler” bölümü, postmodernizmin evrensel etik ölçütleri reddederek, sanat ve söylemin kendi içsel yapılarında etik değer ürettiğini; bilimin ise bu bağlamda iktidar performansına kaydığını anlatır.
- Aklın Dönüşü
- Modernizmde akıl: Modernist düşünce, aklı ilerlemenin ve hakikatin ölçütü olarak görüyordu. Bilim ve felsefe, akıl sayesinde evrensel doğrulara ulaşabileceğine inanıyordu.
- Postmodern kırılma: Postmodernizm, metaanlatıların çöküşüyle birlikte aklın bu ayrıcalıklı konumunu sorgular. Akıl artık tek başına hakikati temsil etmez; dil, mit, kültür ve farklılıklarla iç içe geçmiş bir unsur olarak görülür.
- Aklın dönüşü: Postmodern kuramda akıl tamamen reddedilmez; aksine, yeniden tanımlanır. Akıl, mutlak bir ölçüt değil, farklı bağlamlarda işleyen bir “oyun”un parçasıdır. Derrida’nın “oyun” nosyonu burada belirleyicidir: anlam ve akıl, sabit değil, sürekli ertelenen ve farklılıklarla üretilen şeylerdir.
- Etik ve politika bağlantısı: Akıl, artık özgürlük ve ilerleme gibi evrensel değerlerin garantisi değil; performatif söylemlerin bir parçasıdır. Bu nedenle etik ve politik değerlendirmeler de aklın dönüşümüne bağlı olarak yeniden düşünülür.
- Sanatla ilişkisi: Postmodern sanat, aklın sınırlarını zorlayan, “sunulamaz olanı” sunmaya çalışan bir üretim biçimi olarak görülür. Böylece akıl, sanatın deneysel ve kendini meşrulaştırıcı yapısıyla yeniden bağ kurar.
- “Aklın Dönüşü” bölümü, postmodernizmin aklı reddetmek yerine yeniden tanımladığını; aklın artık mutlak bir ölçüt değil, dil, kültür ve söylem oyunlarının içinde işleyen bir unsur olduğunu anlatır.
- Kuramın Ölümü
- Modern dönemde kuram: Modernizmde edebiyat kuramı, metinleri anlamlandıran, ölçütler koyan ve eleştiriye yön veren bir üst söylem olarak görülüyordu. Kuram, metinlerin üzerinde bir otoriteye sahipti.
- Postmodern kırılma: Postmodernizmle birlikte metaanlatıların çöküşü, kuramın da dayandığı evrensel ölçütleri ortadan kaldırdı. Artık kuram, metinlerin dışında bir hakikat iddiası taşıyamaz hale geldi.
- Kuramın metinleşmesi: Postmodern edebiyat kuramında kuramın kendisi de bir metin olarak görülür. Dolayısıyla kuram ile edebiyat arasındaki sınır bulanıklaşır; kuram da edebiyat gibi yorumlanabilir, oynanabilir, çoğaltılabilir.
- Baudrillard ve Derrida etkisi: Gerçeklik ve temsil arasındaki ayrımın çöktüğü bir ortamda kuram, artık “gerçekliği açıklayan” değil, kendi simülasyonunu üreten bir söylem haline gelir. Derrida’nın “oyun” nosyonu, kuramın sabit anlam üretmek yerine sürekli ertelenen ve farklılıklarla çoğalan bir yapı olduğunu gösterir.
- “Kuramın Ölümü”, aslında kuramın yok oluşu değil, dönüşümüdür. Kuram artık ayrı bir disiplin değil, metinlerin içsel oyunlarının bir parçası olarak işliyor.
- Bu bölüm, postmodernizmin kuramı bağımsız bir otorite olmaktan çıkarıp metinlerin içine dağıttığını; kuramın “ölümünün” aslında onun edebiyatla bütünleşmesi anlamına geldiğini anlatır.
Postmodern Edebiyat Kuramı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Postmodern Edebiyat Kuramı, günümüzde edebiyatın, kültürün ve politikanın nasıl iç içe geçtiğini göstererek yalnızca akademik bir kaynak değil, aynı zamanda çağdaş düşünceyi anlamak için bir rehber işlevi görüyor.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
- Edebiyat ve kuramın iç içeliği: Bugün edebiyat metinleri yalnızca estetik bir değer taşımıyor; aynı zamanda kuramsal sorular soruyor. Bu, romantik geleneğin devrimci yönüyle postmodernizmin kendini meşrulaştırıcı yapısının birleştiği noktadır.
- Disiplinler arası etki: Kitap yalnızca edebiyatla ilgilenenlere değil, politika ve kültürel meselelerle ilgilenenlere de sesleniyor. Çünkü postmodern kuram, kültürün ve siyasetin de metinler gibi okunabileceğini öne sürüyor.
- Eleştirel yaklaşım: Eser, klasik dönemsel sınıflandırmalardan ziyade metinler üzerinden ilerliyor. Bu yöntem, günümüzün parçalı ve çoğulcu düşünce ortamına daha uygun.
- Kuramcılar ve yazarlar arasındaki çarpışma: Hobbes’tan Derrida’ya, Acker’den Pynchon’a kadar geniş bir yelpazede düşünür ve yazarların karşılaştırılması, bugünün kültürel tartışmalarına doğrudan ışık tutuyor.
Niall Lucy
Niall Lucy (11 Kasım 1956 – 5 Haziran 2014), Avustralyalı bir edebiyat kuramcısı, kültür eleştirmeni ve akademisyendi. Onu farklı kılan, postmodernizm ve yapısöküm (deconstruction) üzerine geliştirdiği özgün yorumlarıyla edebiyat kuramını geniş bir kültürel bağlama taşımış olmasıdır.
Eğitim ve Akademik Kariyer
- Lisans ve yüksek lisansını University of Western Australia’da tamamladı.
- Doktorasını University of Sydney’de yaptı.
- Uzun yıllar Murdoch University’de çalıştı; 1998–2003 arasında Sanat Fakültesi’nin başkanlığını yürüttü.
- Daha sonra Curtin University’de Medya, Kültür ve Yaratıcı Sanatlar Fakültesi’nde profesör olarak görev yaptı. Burada Centre for Culture and Technology’nin kurucularından biri oldu.
Çalışmaları ve Katkıları
- Deconstruction ve postmodern edebiyat kuramı üzerine yazdığı eserlerle tanındı.
- En bilinen kitapları arasında:
- A Derrida Dictionary (1994) – Derrida’nın kavramlarını açıklayan bir başvuru kitabı.
- Postmodern Literary Theory: An Introduction (1997) – Postmodern kuramın edebiyatla ilişkisini sistematik biçimde tanıtan bir eser.
- Ayrıca Avustralya popüler müziği, medya politikaları ve kültürel eleştiriler üzerine de yazılar kaleme aldı.
Düşünsel Etkisi
Lucy’nin çalışmaları, yalnızca akademik çevrelerde değil, kültürel tartışmalarda da yankı buldu.
- Jacques Derrida’nın düşüncelerini Avustralya akademisine taşıyan önemli isimlerden biri oldu.
- Postmodernizmin edebiyat, medya ve kültür alanındaki etkilerini açıklarken, kuramı günlük yaşamla ilişkilendirmeyi başardı.
- Eleştirel düşünceyi canlı tutmak için “oyun” kavramını ve metinlerin kendi kendini meşrulaştırıcı doğasını öne çıkardı.
Kişisel Yaşam
- Eşi Samantha Lucy-Stevenson ile birlikte üç çocuk sahibi oldu: Dylan, Hannah ve Jakeb.
- Ünlü Avustralyalı komedyen Judith Lucy onun kardeşidir.
Mirası
2014’teki ölümünden sonra Curtin Üniversitesi, onun anısına Niall Lucy Award’ı kurarak genç araştırmacıları desteklemeye başladı. Bu ödül, Lucy’nin eleştirel düşünceye verdiği değeri ve akademiye katkısını yaşatmayı amaçlıyor.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın