Kitaplardır Yazarın Okulu

“Bir yazarın gerçek eğitimi, okuduğu kitapların arasında gerçekleşir.”

-Virginia Woolf

Sevgili Okur,

Yazarlığın yolu çoğu zaman yazmaktan önce okumaktan geçer. Bir yazarın gerçek eğitimi, sınıflarda değil; yıllar boyunca başucunda duran kitaplarda, altı çizilmiş satırlarda ve defalarca dönülen sayfalarda saklıdır. Bu yüzden birçok yazar için kitaplar yalnızca okunacak nesneler değil, aynı zamanda birer okuldur.

Bir yazara hangi okuldan mezun olduğunu sorabilirsiniz. Aldığı eğitimleri, katıldığı atölyeleri, ustalarını öğrenebilirsiniz. Fakat iyi bir yazarın asıl eğitimi çoğu zaman herhangi bir okul binasının duvarları arasında değil, kitapların sessiz sayfaları arasında gerçekleşir. Çünkü yazarlığın gerçek okulu kitaplardır.

Her yazar, yazmaya başlamadan önce uzun yıllar okurluk yapar. Kelimelerle kurduğu ilk ilişki kendi cümlelerini üretmekle değil, başkalarının cümlelerinde yaşamayı öğrenmekle başlar. Önce okur, sonra düşünür, sonra hisseder ve nihayet kendi sesine ulaşır. Bu nedenle bir yazarın kaleminde gördüğümüz her iz, aslında yıllarca okuduğu kitapların bıraktığı görünmez izlerin toplamıdır.

Yazmak çoğu zaman yaratmak olarak görülür; oysa yaratımın kaynağı da biriktirmektir. Yazarın zihni, okuduğu eserlerle şekillenen bir coğrafyadır. Her roman yeni bir bakış açısı, her şiir yeni bir ritim, her deneme yeni bir düşünme biçimi kazandırır. Kitaplar bir yazara yalnızca ne yazacağını öğretmez; nasıl bakacağını, nasıl sorular soracağını ve nasıl düşüneceğini de öğretir.

Stefan Zweig’ın eserlerine baktığımızda bunun güçlü örneklerini görürüz. Zweig, insan ruhunun en ince kıvrımlarını anlatabilme yeteneğini yalnızca gözlem gücüne değil, büyük ölçüde edebiyatla kurduğu derin ilişkiye borçluydu. Onun biyografileri ve denemeleri, bir ömür boyu süren okurluğun ürünüdür. Edebiyatı insanı anlamanın en büyük araçlarından biri olarak görmüş, kitaplarla kurduğu ilişkiyi bir hayat terbiyesi hâline getirmiştir.

Bir başka örnek ise Virginia Woolf’tur. Woolf, okumanın yazarlığın temel taşı olduğunu sık sık vurgulamış, bir yazarın önce çok iyi bir okur olması gerektiğini savunmuştur. Ona göre kitaplar yalnızca bilgi veren nesneler değil, insan bilincini genişleten kapılardır. Farklı çağların, farklı hayatların ve farklı düşüncelerin içine girebilmek, yazarı kendi sınırlarının dışına taşır. Bu nedenle yazmak, biraz da başkalarının kitaplarında yapılan uzun yolculukların bir sonucudur.

Marcel Proust ise okumanın insanın iç dünyasını keşfetmesindeki rolünü benzersiz biçimde anlatır. Proust’a göre okuma, hazır düşünceleri almak değil, kendi düşüncelerimizi uyandırmaktır. Kitap bir son değil, başlangıçtır. Okur, satırlarda kendini bulur; yazar ise o satırlar sayesinde kendi sesine yaklaşır. İşte bu nedenle kitaplar yalnızca öğretmez, dönüştürür.

Bugün hayranlık duyduğumuz pek çok yazarın ortak özelliği, aynı zamanda tutkulu birer okur olmalarıdır. Onlar kütüphanelerde, kitapçı raflarında, defalarca altı çizilmiş sayfalarda yetişmişlerdir. Hiçbir yaratıcı kalem boşluktan doğmaz. Her büyük yazarın arkasında yüzlerce, bazen binlerce kitabın sessiz emeği vardır.

Yazarlık kursları teknik bilgiler verebilir; atölyeler yol gösterebilir; ustalar ilham olabilir. Fakat bir yazarı gerçekten yetiştiren şey, yıllar boyunca kurduğu okuma disiplinidir. Çünkü kitaplar yalnızca dil öğretmez. Sabrı öğretir. Derinliği öğretir. İnsan ruhunu anlamayı öğretir. Dünyaya başka gözlerle bakmayı öğretir.

Bu yüzden birçok yazar için kütüphane bir okul, kitaplar ise öğretmendir. Diploması olmayan ama ömür boyu süren bu eğitimde her kitap yeni bir ders, her sayfa yeni bir keşiftir. Ve belki de bu nedenle, bir yazara onu kimlerin yetiştirdiği sorulduğunda verebileceği en doğru cevap şudur:

“Beni kitaplar yetiştirdi…”

Tüm sevgimle,
Yasemin…