“‘Modernlik tarihi’ aynı zamanda ‘belli bir tip benlik’in tarihidir de. Ama ne tür bir benlik? Ya da daha doğrusu bu benliğin ‘varoluşsal kipi’ nedir? Bana kalırsa, modernliğin ortaya çıkışıyla radikal bir biçimde değişen bu ikincisidir…”

— Zygmunt Bauman

Merhaba,

Bir birey dünyadaki konumunu nasıl anlamlandırır? Bizi belirleyen genetik mirasımız, içinde bulunduğumuz toplumsal koşullar ve kültürel tercihlerimizken, kendi seçimlerimizi kendimizin yaptığına mı inandırılırız? Bizi belirleyen kimlerdir? Benzer etmenlerce belirlenmiş diğer bireyler mi? Tamamen ya da kısmen özerk olduğumuzu söyleyebilir miyiz ve eğer söyleyebilirsek ne kerteye kadar? Yazgımızın omuzlarımıza sorumluluğunu yüklediği mirası denetim altında tutacak ve değiştirecek kadar özerklik sahibi miyiz? Benlik (selfhood) nasıl ortaya çıkar? Her insanda, her kültürde, her yaş grubunda aynı gelişim örüntüsünü mü gösterir? Yoksa tarihsel bağlamı içinde düşünülmesi gereken sosyokültürel bir yapı mıdır? Eğer öyleyse, şimdi neler yaşanıyor peki? Günümüz dünyasında benlik örüntüleri bir değişimden mi geçiyor? Günümüz teknolojileri bize daha fazla özerklik mi sağlıyor yoksa özgürlüklerimizden feragat etmemi  bizi baştan mı çıkarıyor?

Böyle bir sürü soru… Bu soruların ortaya çıkardığı ikilemlerin hepsi aynı eksen üzerinde düşünülebilir; bu eksenin bir ucu kader ve belirlenimcilik, diğer ucu ise seçim ve özgürlükle tanımlanmıştır. İlham verdikleri ve halen de vermeye devam ettikleri koca bir kütüphaneyi dolduracak sayıda toplumsal ve psikolojik çalışma bir yana, bu soruların çok azı kesin ve net cevaplar sunar ki onlar da kati olmak şöyle dursun güvenilir sayılırsa. Bazı sorular muhtemelen haklı olarak, ürettikleri süregelen diyalog için önemlidir tam da. Yine de sorular “günümüz dünyasına dair herhangi bir tartışma” ve dünyanın sakinlerine atanmış ya da onlar tarafından edinilmiş bir yere ilişkin farkındalık ve bu dünya sakinlerinin yazgılarını değiştirme (ya da değiştirememe) yetisi için asli olsa da, çevreleriyle mücadele hâlindeki insanlar tam da bu türden bu yanıtlara özlem duyar. İşte bu yüzden, bizler de muhtelifler yer ve kültürel geleneklerde geçen benlik teorilerini, onların bizleri yüreklendiren ve hayal kırıldığına uğratan potansiyellerinin üzerinden geçerek yeniden değerlendirme ve zaman zaman yeterince irdelenmemiş olan alanları işaret etme ya da çekinerek de olsa peşinden gitmeye değer bazı yeni ama henüz ayak basılmamış patikalar ortaya koyma ihtiyacını hissettik. Tabii ki bütün bu süre boyunca sorduğumuz sorulara verilecek nihai, kesin, kusursuz cevapların bulunma ya da oluşturulma ihtimalinin çok düşük olduğunun ve bu cevapların kaçamak oluşlarının temel sebebinin geçici
ve onarılabilir bilgi yetersizliğimizde değil de, yaşadığımız dünyanın tabiatında ve bu dünyada insanca pek insanca yaşama biçimimizde yattığının her daim farkındaydık.

Özetlemek gerekirse, yaygın kanı bir şeyi bilmenin onu kontrol etmek anlamına geldiğinde ısrarcıdır ama bilginin kontrol edici iktidarının eylemlerimizin etkilerini kesin olarak öngörebilme yetisine bağlı olduğu gerçeğinden bihaberdir; buradaki çapanoğlu dünyamızın “kesinlik” dışında herhangi başka bir şeyle nitelenebilir oluşudur. Öyle ya da böyle, belirsizlik kaderimizdir: Bir yandan sefaletimizin cansuyunu sürekli besleyen bir çeşme gibidir, diğer yandan ise kendimizle iftihar etmemizin —yenilikçilik, yaratıcılık ve insan potansiyeli önüne koyduğu sınırları birer birer aşma yetimizin— başlıca nedenidir.

Prigogine, “yaşadığımız dünya artık bir tür otomat değil, olasılık kanunlarının hükmünde sürekli bir ‘inşa’dır. ‘Varlık’ların dünyasından ‘oluş’ların dünyasına doğru bir geçiş yapıyoruz.” Yani nereden bakılırsa bakılsın, “belirsizlik” koşulu epistemolojinin alanından (yani bilişsel çalışmalarından) ontolojiye (varlık çalışmalarına) geçmiştir.

Prigogine’in bilimsel içgörüleri ve Borges’in insanlık durumuna dair belagatli ifadelerinden hangi çıkarımlar yapılabilir? Katı çerçeveleri ve elverişli hâle getirilmiş süreçleri artık herhangi bir şeyi açıklamak için öncelikli yapısal modeller olarak görmediğimiz bir yer ve zamanda, kesinliğin gizeminin de çözüldüğü bir dünyada “benlik” denilen şey hakkında mantıklı konuşmak mümkün müdür? İnsan benliğine dair bütüncül vizyondan, onun toplumsal ve kültürel pratiklerinin belli dışavurumlarına doğru hareket etmeye çalışmak umutsuzcadır belki. Her halükârda, yürüttüğümüz sohbeti konudan konuya, veçheden veçheye taşımanın ve benliğin dil yoluyla, kendini başkalarına takdim etme çabasıyla, plan programa dayalı kendi kendini gerçekleştirme denemeleriyle ve başka benliklerle de etkileşime girerek toplumsal pratik düzleminde nasıl bir araya getirildiğini ve parçalarına ayrıldığını görmeye çalışmamızı teşvik etmiş olan bu varsayımdır.

Zygmunt Bauman, “Modernlik tarihi” aynı zamanda “belli bir tip benlik”in tarihidir de. Ama ne tür bir benlik? Ya da daha doğrusu bu benliğin ‘varoluşsal kipi’ nedir? Bana kalırsa, modernliğin ortaya çıkışıyla radikal bir biçimde değişen bu ikincisidir…

Benliğin kipinin çığır açıcı üç değişimden geçtiğini ya da diğer bir deyişle özünde modern üç yeni nitelik edindiği fikrini ileri süreceğim. Benlik ilk olarak bir dikkat, inceleme ve temaşa nesnesine dönüşmüştür. İkincisi, benlik bir özne olarak, algılanan diğer varlıklardan ayrılmış ve bu algılanan varlıklar da ona tabi nesneler olarak atanmıştır. Üçüncüsü, benlik aynı zamanda bu yeni anlamlandırılan öznenin en başta gelen, ayrıcalıklı nesnesi mertebesine yükseltilmiştir. “Modern benlik”in tanımını oluşturan bu üç özelliğin Pico della Mirandola’nın 1486 tarihli çığır açıcı “İnsan Haysiyeti Üzerine Söylev” başlığı altında kaydedilmiş ve kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmeye mahkûm manifestosunda bir araya getirilip harmanlandığını not düşmüş olalım.

Benliğin ikinci yeni özelliği, çığır açıçı ifadesini Kartezyen özne ve nesne çiftinde bulmuştur. Hisseden, düşünen, tasarlayan ve eyleyen bir özne olarak “benlik”, dünyanın geri kalan kısmını kendi duyumları, düşünceleri, tasarıları ve eylemlerinden oluşan edilgen bir nesneler yığınına dönüştürür. Descartes’ın cogitosu, neo-Phyrrhoncular’a hitaben dile getirilen bir günah çıkarmadan çok daha fazlası olup, benliğin hem hakikat arayışına dair hırslarının meşrulaştırılması hem de bir özgüven beyanıdır. Cogito aynı zamanda yolundan sapmaya meyletse de kararlılığını bozmayan bir biçimde benliğin taçlandırılmasıdır: Benliği yaradılışın, hakikatten sorumlu yüksek mahkeme ve yasama imtiyazlarının bahşedildiği en üst noktasına yerleştirmek; benlik sadece dünyayı olduğuna yakın bir benzerlikte resmetme yetisi olan bir sanatçı değil, aynı zamanda hakikati peşinde koşulan, keşfedilen ve hakkında hükümler verilen dünyanın başmühendisidir de. Cogito, ‘benlik”i varoluşsal belirsizliğinden çıkarmak, benliğin varoluşsal kaygılarını dindirmek ve algılayan özne olarak benlik ve o benliğin algı nesnesi olan dünya arasındaki tahakküm ve bağımlılık ilişkisini tersyüz etmek üzere tasarlanmıştı.

Benliğe dair üçüncü yenilik ise benliğin kendine yönelik bencilce kaygıyı, yaratımı, irdelemeyi ve irade gücünü birer görev olarak görmesidir. Benliğin bilişsel gayret, ihtimam ve yaratıcı müdahalesinin nesnelerine ait şaflara artık öznenin kendisi de katılmıştır. Öncelikli görevi şeylerin yaratımı/ yeniden yaratımı olan yüce yaratıcının sorumlulukları ikiye katlanmıştır, Sokrates Atinalılara pneuma’larının bakımından sorumlu olduklarını söylediğinde hayret, şaşkınlık, kafa karışıklığı ve utanç ile karşılanmıştı. Atinalılar için bu talep bir oksimorondan ibaretti; ama bahsi geçen bu çelişki modern dönemde hayata dair hiç sorgulanmayan bir hakikate dönüşmüş durumda.

İnsanlar insan olarak doğmazlar ama sürekli devam eden kendini biçimlendirme, kendini ortaya koyma, kendini geliştirme çabalarında görüldüğü üzere içine doğdukları insan topluluğunun rehberliği, yönlendirmesi, yardımı ve cesaretlendirmesi yoluyla insana dönüşürler…

Rein Raud,  Modern benliğin durumuna dördüncü bir vasıf eklemek istiyorum: Benliğin zamanla olan ilişkisi. Ortaçağda benlik, ölümsüz bir ruhun akıbetini değerlendiren bir rehberi takip ederken, kendini bir sonsuzluk arka planına yansıtmak durumundaydı. Modern benlik ise, bahsi geçen kaygıları hemen terk etmese de bambaşka bir zaman çerçevesi içinde hareket etmeye başlamıştır. Belki de bu değişikliği, biz bir film izlerken kamera odağının arka plandan öndeki bulanık nesneye kaymasıyla o nesneyi daha net görmemiz ama bu sefer de arka planın gözden kaybolması olarak yorumlayabiliriz.

Zygmunt Bauman, Pascal, şöyle söylüyor: “İnsanın yüceliği acınacak durumda olduğunu bilmesinden geçer ama kişinin acınacak durumda olduğunu bilmesinde yücelik vardır.” “Diğer canlı varlıkların aksine, hayatımızın erken dönemlerinden itibaren ölümlü olduğumuzu bilmemiz”, bizi bu bilginin gölgesi altında yaşamaya mecbur bırakır. Evrenin sonsuzluğu ile karşılaştırınca bu bilginin gölgesi altında yaşamak, insan ömrünün gülünesi güdüklüğünün; mekanın sınırsızlığı ile karşılaştırınca yaşamın içinde hapsolacağı yerin içler acısı küçüklüğünün farkında olmak, bütün bunlar “orada değil de burada, geçmiş başka bir zamanda değil de şimdide yaşamam için hiçbir nedenin olmadığını” bilmekle eşdeğerdir. “Neden yokluğu” “anlam yokluğu”na denk düşse de anlamsızlık Homo sapiens için katlanılamaz bir durumdur. Dolayısıyla insan yaşamı durmadan bu dehşet verici boşluğun içini doldurmaya, yaşamı anlamlı kılmaya çalışmakla ya da bunun yerine yaşamın varoluşsal anlamsızlığını unutmaya ya da bu anlamsızlığı bastırmaya, alakasız ilan etmeye, önemsizleştirmeye ya da bir süreliğine rafa kaldırmaya yönelik çabayla geçer; kısacası, insan yaşamı kişinin ölümlülük farkındalığı ile yaşamasını katlanılabilir ve yaşanabilir kılma çabasıdır. Aralıksız devam eden bu çabaya biz kültür diyoruz. “Kültür” Pascal’ın ortak sefaletimizde saptamış olduğu yüceliğin diğer adıdır.

Modern benliğin dördüncü özelliği olarak zamanla yeni tür bir ilişkilenmenin eklenmesi gerektiğine dikkat çekmekte tabii ki haklısın çünkü biz modern insanlar, Pascal’ın hakkında hayıflandığı ıstıraba karşı bir çare bulduk. Hatta işaret ettiğin noktaya destek çıkmak adına şöyle söyleyeyim, ölümlülüğün geçmişte ve şu an kültürün ana motoru ve o kültürün tarihinin ortak noktası olduğu ve gelecekte olmaya devam edeceği bilincine rağmen, hayatı yaşanabilir kılmanın yollarını tasarlamak, bahsi geçen ıstıraba karşı çare arama ve bulma ya da o çareleri bulduğunu farz etme hâli, modern benliğin başlıca özelliklerinden biridir. Bu sorunu ele almakta kullanılan modern yaklaşımlar, modernlik öncesi kullanılanlardan tamamen farklıdır.

Rein Raud, Musevilikteki tek bir Tanrı’ya hesap veren ölümsüz ruh ile Batı’da kültürel olarak bireyselliğe yönelme arasında kesinlikle bir bağlantı var. Fakat Hıristiyanlığın bu kadar radikal olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Kitabı olan üç din arasında, bu düşünce hattını çok daha net, akılcı ve tartışılmaz bir versiyona büründüren belki de İslam oldu. Kuran‘da dendiği gibi “İnsanlar içinde, Allah’a kıyıdan kenardan ibadet edenler var. Bunlar için işler iyi gittiği sürece hayat ne âlâ ne hoş; yok eğer başlarına bir bela gelirse ‘böyle hayat mı olur’ derler. Oysa böyle düşünmekle dünyayı da ahreti de kaybediyorlar, İşte apaçık hüsran budur”. (Hac Suresi, 22:11)  Bir kere gözden düşüldü mü, bu düşüş mutlaktır; kişi günahından ne kadar pişmanlık duysa da bunun geri dönüşü yoktur.

Zygmunt Bauman, Kelebeklerin uhrevi zarafetine hayranlık duyabilir, onları taparcasına sevebilir ve onlar gibi olma hayali kurabilirim ama bir sonraki bedenleşmemde kelebek olmamı garantileyecek ne yapabilirim? Güvenimi tazeleyen bir cevap arayışındayım lakin boşuna. Senin de doğru biçimde gözlemlediğin üzere, geriye kalan tek çözüm “cennet için çalışmak ve sonunda o hakkı ‘kazanmak’tan değil tam tersine bu çalışma ve çabadan tamamıyla uzaklaşmaktan geçiyor”. Dingincilik (Quietism), yani şeylerin sana gelmelerini sağlamak yerine onları gerçekleştikleri hâlleriyle kabullenmek, bu hayat ve vücut  bulacağımız diğer hayatlar için önerilecek en uygun reçetedir.

Rein Raud, Her ne kadar vardığın nihai sonuç doğru olsa da aslında durum biraz daha karmaşık. Ancak, bu durumun asıl sebebi şeylerin kendi kaderlerini tayin edememeleri esasında değil, kaderlerini bir program, bir hedefe yönelik eylem yoluyla etkilemelerinin imkânsız oluşunda yatıyor. Biz bir sorunu hallettiğimizde, muhakkak başka bir sorun ortaya çıkacak. Her halükârda, bir insanın yaptıkları onun geleceğini tabii ki etkiler, tıpkı kendimizi çeşitli haz verici şeylerle şımartma adına yaptığımız seçimlerin sağlık sorunlarına yol açabilmesi ya da çevre konusundaki ihmalkârlığımızın dünyaya verdiği hasarın yanı sıra, bizden sonraki kuşakların genetik mirasını etkileyebilecek olması gibi. Benzer bir şekilde bizler de hem atalarımızın seçimleri hem de daha önce yaptığımız kendi seçimlerimizden meydana geliriz. Mevcut durumumuz özelinde düşünecek olursak, karma fikrini bu şekilde yorumlayabileceğimizi düşünüyorum. Budizm’de de iyi ameller gerçekleştirip kötü olanlarından sakınma oldukça anlamlıdır çünkü her ikisi de gelecek üzerinde izlerini bırakmış olacaktır. Bunların bir başka etkisi ise bireyin psikolojik eğilimlerinin gelişimidir.

Ve dünyanın nasıl işlediğini kavramak, senin de dediğin gibi şeylerin sana gelmelerini sağlamak yerine onları gerçekleştikleri halleriyle kabullenmek demektir.

Zygmunt Bauman,Ölümsüzlüğün sinir bozucu muğlaklığının zehirli iğnesini zehrinden arındırmanın (aynı zamanda ölümsüzlük hayalini ekonomik kârlılığın hizmetine sokmaya uygun hâle getirmenin) yeni yollarını bulmak için süregelen arayışın ağırlık merkezinin (ölümsüzlüğün kendisini olmasa da “ölümsüzlük deneyimini” ânında tüketim için hazır hâlde ve “yerinde” sunan; böylece ölümsüzlük vizyonunu sonsuz ebediyetin hülyalı, erişilemeyen doruklarından alıp erişilebilir şeyler kategorisine, aslına bakılacak olursa günlük servis edilen ve sindirilen bir besine indiren) eğlence âleminden, teknoloji âlemine kaymakta olduğunu önererek risk alacağım; ama hemen belirtmeliyim ki ister daha önceki yaşam alanında olsun ister teknoloji alanına geçiş yapmış olsun, ölümsüzlük fikri tutarlı bir şekilde —yavaş yavaş ama sürekli biçimde— kutsallık aurasından yoksun bırakılmaya devam etmektedir. Ölümsüzlük fikri, efsununu kaybetmiş, kutsallığına saygı duyulmamış ve metalaştırılmıştır. Bu fikir, piyasaların arz etmek için her daim hazır ve nazır olduğu ve de paranın (her halükârda çok paranın) satın alabildiği sayısız arzu nesnesinden birine dönüşüyor.

Öyle ya da böyle, insanlara özgü en muhteşem ve inatçı kaygının günümüzde teknoloji alanına geçiyor olması, yarım yüzyıl önce Günther Anders’in içinde yaşadığımız teknoloji çağının en tehdit edici özelliklerinden biri olarak tanı koyduğu “Prometheci kompleksi” ve ardından gelen “Prometheci hasedi”ne (insan elinden çıkma yapıların, bizler yani onları yapanların sahip olabileceği ya da edinebileceği becerilerden ve maharetten daha fazlasını dışa vurduklarını görmemiz üzerine bizi boğan korku, öfke ve kıskançlık hisleri) örnek yeni bir vaka gibi görünüyor. Günümüzde Prometheci hasedin başlıca nedeni ve aynı zamanda başlıca hedefi, dijital hesaplamaların hızı ve kesinliğidir. Beynine naklettiği dijital aletlerle görünen o ki bedenini “upgrade” etme teşebbüsünde bulunan ilk kişi ve bu deneyimi en ince ayrıntısına kadar tumturaklı bir dille betimlemiş olan Kevin Warwick’in belirttiği (ya da yayımcılarının manifesto niteliğindeki kitabının tanıtım yazısında kullanmalarına izin verdiği) üzere, “en nihayetinde önemli kararları verecek olanların insan zekâsının katbekat ötesinde zekâya sahip makineler olacağına inanan Warwick, teknolojiye kıyasla kısıtlı olan yetilerimizi geliştirmek için teknolojiyi kullanarak kendimizi işe yaramaz bir konumda bulmaktan kaçınıp kaçınamayacağımız sorusunu inceliyor.” Kitabın giriş bölümünde, Warwick’in bedenine bir bilgisayar taktırma kararının altında yatan sebepleri (uzak atalarımız, düşmanlarının güçlerinin kendi bedenlerine geçeceğine inanarak onları yiyip yutardı) kendi sözlerinden öğreniyoruz: “Kader beni insan yaptı yapmasına ama bana bu duruma dair kendimi değiştirebilme yetisi, teknoloji yardımıyla insan biçimimi bir üst seviyeye taşıyabilme, bedenimi doğrudan silikon ile birleştirme, yarın insan yarı makine bir sayborg olma gibi bir güç de verdi.”

Dikkatlerin teknoloji âlemine kayması ya da taşınması ile birlikte, aynı derecede öngörülebilir başka bir çığır açıcı eksen değişikliği daha yaşanıyor gibi görünmekte. Söz konusu bu değişildik manevi alandan bedensel alana doğru yaşanmaktadır. Yeni teknolojiler, daha önceleri İsa’nın ikinci kez gelişi müjdesini veren peygamberlere ve bilimkurgu yazarlarına münhasır ölümsüz beden fikrini, pratik ve gerçekçi evrene doğru çektiler. Gen mühendisliği, biyonik, sayborglaştırma teknolojileri ve sonuncu ama en az diğerleri kadar önemli bir teknik olarak klonlama, bedene ölümsüzlük ya da her halükârda onun “kullanılabilirliğini” sonsuz derecede uzatabilecek bir süre vaat ediyor. Belki de Biz, Yevgeni Zamyatin, 1984, George Orwell ya da Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley‘den beri yazılmış en güçlü, ayrıntılı ve de kulağa gerçekçi ve bir o kadar korkutucu gelen distopyalardan biri olan “Bir Ada İhtimali” yazarı Michel Houellebecq, bütün hafızası ile birlikte bir insanın kişiliğinin başka bir bedene aktarılma beklentisini, gelişmekte olan klonlama teknolojisi ile bir araya getirdi. Houellebecq’in buradaki amacı, kişinin yaşamının sonsuzluğa erişiminin güncellenmiş ve teknolojik olarak uygulanabilir bir biçimini okuyucuya hissettirmek ve bu sonsuzluğa erişmenin yeni insanlar için ortaya koyacağı toplumsal ve ruhsal sonuçları dehşetli ve donuk renklerle resmetmekti.

Ölümlüler ile ölümsüzlük fikri arasındaki sonsuz ve bütün ihtimaller dahilinde sonu gelmeyecek, romantik aşk hikâyesine dair en güncel başlangıçları dile getirdikten sonra, bugünden dört buçuk binyıl öncesine, Gılgamış Destanı’na geri dönmeme izin ver: “Karnını güzel şeylerle doldur; gündüz ve gece, gece ve gündüz, dans et ve mutlu ol, doyasıya ye iç ve keyiflen. Kıyafetlerin temiz olsun, suda yıkan, elini tutan küçük çocuğa sevgiyle yaklaş ve kucaklamanla karını mutlu et”; şarap üreticisi kadın Siduri, Gılgamış’a böyle diyor ve onun ölümsüzler diyarına yaptığı yolculuğun başarısızlığa mahkûm olduğunu böyle hatırlatıyordu çünkü “Tanrılar insanı yarattıkları zaman onun payına ölümü tahsis ettiler”. Ama canciğer arkadaşı ve yoldaşı Enkidu’nun “kederin haykırışları boğazımda düğümleniyor, başıboşluk zulmediyor bana” şikâyetine Gılgamış’ın verdiği cevap, Siduri’nin öğüdüyle taban tabana zıttı: “Sedir ağaçlarının kesildiği diyara gideceğim. Şanlı erkeklerin isimlerinin yazılı olduğu yere kendi ismimi koyacağım ve kimsenin isminin yazılı olmadığı yerde Tanrılar için bir anıt dikeceğim. Topraktaki kötülük yüzünden ormana gideceğiz ve o kötülüğü yok edeceğiz.”

Bunlar sanıyorum ki insanların mahkum oldukları insanca-pek-insanca ölümlülüğü keşfetmelerinin ardından kayıt altına alınmış ilk ilk insani tepkidir; bu tepkileri hala çiviyazısıyla ve İlyada’dan bin beş yüz yıl kadar önce kaydedilmiş olduklarını da unutmayalım. O vakitten beri bu meseleye verilecek üçüncü bir cavep bulundu mu?

Ölüm, Felsefi Bir Deneme, Todd May kitabından bir alıntıya da değinmek istiyorum. Kitabın yazarına göre ölüm “eğer çaresi olsaydı, hastalığın kendisinden daha kötü olacak olan bir hastalıktır”.

Todd May’den birkaç on yıl önce büyük etik filozofu Hans Jonas’ın ısrarla belirttiği üzere, ölümlü olmanın farkındalığı sayesinde günlerimizin bir değeri vardır ve bu nedenle onları sayarız. Jorge Luis Borges’in, ölümsüz öyküsü “Ölümsüz” harikulade ve insanda şüpheye yer bırakmayacak şekilde dile getirdiği hakikat işte budur.

Benlik Pratikleri, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Bu kitapta okuyacağınız uzun soluklu mektuplaşmalar, “insanca, pek insanca yaşama” ilkesinin önemini vurguluyor ve onun imkan ve sınırlarını sorguluyor. Bu ilkeyi Amartya Sen’in “bir insan olarak tam anlamıyla işlev gösterebilme yetisine dair eşitlik”e yaptığı vurgu ile birlikte düşünen Bauman ve Raud, sosyalizm ve liberalizme dair farklı siyasal vizyonlarından ötürü kimi zaman uzlaşıyor kimi zaman çatışıyorlar. Söz konusu uzlaşı ve çatışmaların gerçekleştiği metinsel evrenin bir ucunun Gılgamış Destanı’na diğer ucunun yirmi birinci yüzyıl Rus oligarklarının insan bilincini bilgisayar ortamına aktarma fütürist düşlemlerine uzandığı bu kitap, “Benlik nedir?” sorusu özelinde ziyaret ettiği düşünce dünyalarının zenginliği bakımından ufak ölçekli bir ansiklopedi niteliğinde…

1925’te Polonya’da doğan Bauman sırasıyla faşizmi, sosyalizmi ve kapitalizmi eleştirel bir mesafeyi koruyarak yaşamış ve hiçbir zaman bağımsız entelektüel kişiliğinden taviz vermemiştir. 1968’de Polonya’dan sınır dışı edilmesinin ardından İsrail’e, oradan da Leeds Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsü’nün başına geçmek üzere Britanya’ya gitmiştir. Bu görevini 1971-1990 arası sürdüren Bauman, ilk yıllardan itibaren hemen her konuda sosyolojik bakışın çerçevesini genişleten eserler vermiştir. Bauman genellemeleri seven bir yazardır; ama yöntembilim ve kavram tartışmaları yerine doğrudan toplumla ilgilenir. Eserleri bir sorun ve teşhis etrafında döner. Bu anlamda Britanya geleneğinden kopar. Göçmenliği, öncelleri K. Mannheim, A. Löwe, N. Elias gibi ona da, ampirik ve pragmatik bir geleneğin şekillendirdiği ada kültürüne dışarıdan bakma imkânı vermiştir. Ayrıca onlar gibi, hakikat ve ahlakı sosyolojiye taşır.

Zygmunt Bauman , Yaşam Sanatı, adlı eserini de okuyabilirsiniz…

1961 yılında Estonya’da doğan Rein Raud, Tallinn Üniversitesi Beşeri Bilimler Fakültesi’nde öğretim görevlisidir. On yıllardır kaleme aldığı şiir, roman, kısa öykü, tiyatro eserleri ile Estonya’nın üretken ve tanınan yazarlarından biridir. Estonya’nın Soğuk Savaş sonrası aydınlarındandır. Raud, o zamanki adıyla Leningrad Devlet Üniversitesi’nden (St. Petersburg Devlet Üniversitesi) 1985 yılında Japonya Çalışmaları lisans derecesi ile mezun olmuş, 1994 yılında Helsinki Üniversitesi’nden Edebiyat Teorisi alanında doktora derecesi almıştır. Kültürel ve toplumsal teori, modernlik öncesi Japon dili ve felsefesi alanlarında, Umberto Eco, Yuri Lotman, Dōgen, Kitarō Nishida gibi düşünürler hakkında hem İngilizce hem de Estonya’ca akademik yayınları bulunmaktadır. 2011-14 yılları arasında Avrupa Japonya Çalışmaları Birliği Başkanlığı’nı yürütmüştür. Akademik çalışmalarının yanı sıra, yayımlanmış sekiz romanı, üç kısa öykü derlemesi ve birçok çeviri yayını bulunmaktadır. Hektor and Bernard (Hektor ve Bernard, 2004) ve The Reconstruction (Yeniden İnşa, 2012) romanları ile Estonya Kültür Vakfı Büyük Ödülü’nü almıştır.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin