İyi dua eden iyi sevendir
Hem insanı hem kuşu hem de hayvanı.
En iyi dua eden en yürekten sevendir
Büyük küçük tüm canlıları;
Çünkü bizi seven sevgili Tanrı,
Yaratmıştır her şeyi ve sever hepimizi…

-Albatrosu vuran denizcinin öğrendiği ders

Merhaba,

Eve dönüş yolunda, İstinye Park’ta besin kaynağım için bir süreliğine mola verdiğimde, Penguen Kitapevinin girişinden göz kırpan İthaki Yayınları’na ait bilim kurgu ustalarından Wells. Bugün bilimkurgu olarak bildiğimiz türün ilk yaratıcılarından biri olarak kabul edilir. Zaman Makinesi‘nden sonra yazılan tüm zaman yolculuğu hikayeleri özünde Wells’e borçludur. Wells tıpkı bilimkurgunun çoğu büyük temasında olduğu gibi bu temada da ilktir.

Ada pek çok edebi öncüle ve birkaç ardıla sahiptir. Ardıllarının arasından en önde geleni William Golding’in Sineklerin Adası adlı eseridir; Doktor Moreau’nun Adası‘na olduğu kadar Mercan Adası, İsviçreli Robinson Ailesi ve tabii ki harika bir “ıssız adaya düşen kazazede” olan Robinson Crusoe gibi macera kitaplarına borçlu bir kitaptır bu. Moreau’nun ıssız adada mahsur kalan kahraman kitaplarından oluşan uzun bir silsilenin bütünü olarak düşünülebilir.

Doktor Moreau’nun Adası, bir kez okuduktan sonra nadiren unutabildiğiniz o kitaplardan biridir. Jorge Luis Borges onu “gaddar bir mucize” olarak tanımlar ve kitapla ilgili büyük, iddialı laflar eder. Wells’in erken dönem hikayelerinden bahsederken (Doktor Moreau’nun Adası‘da onlardan biridir) “Onların tıpkı Theseus ve Ahasuerus’un fablları gibi insanoğlunun genel hafızasına işleyeceklerini, hatta yaratıcılarının ününü ve yazıldıkları dilin tükenişini bile aşacaklarını düşünüyorum” der. (Öteki Soruşturmalar 1937-1952-1968)

Sinema filmleri kendi içlerinde bir tür dil sayıldığı takdirde bu söz doğruluğunu kanıtlamıştır. Doktor Moreau’nun Adası üç filme ilham kaynağı olmuştur (bunlardan iki tanesi oldukça kötüdür) ve onları izleyenlerden çok azının kitabı yazan kişinin Wells olduğunu hatırladığına hiç şüphe yoktur. Hikaye kendine ait bir hayata sahip olmuş ve tıpkı Mary Shelley’nin Frankenstein‘ının ardılları gibi orijinalinde bulunmayan özellikler ve anlamlar kazanmıştır. Moreau’nun kendisi filmlerde deli bir bilim insanı, olağandışı bir genetik mühendisi ya da dünyayı ele geçirmeye niyetlenen, kendini yeni yeni eğiten bir tiran tiplemelerine doğru kaymıştır: oysaki Wells’in Moreau’su kesinlikle deli değildir, sadece canlıları bilim için canlı canlı kesmeye meraklıdır ve hiçbir şeyi ele geçirmek gibi bir niyeti yoktur.

“Zamana karşı koyabilen eserler daima sonsuz ve esnek bir muğlaklığa sahiptir; her insana farklı şeyler ifade edebilirler.” der Borges.

Wells bu açık ve net masumiyeti ilk harika çalışmalarında sergilemiştir. Wells ne bir Eloi ne de bir Morlocktu. Ne kendisinden daha üst sınıflarda bulunanların aptallığını ve beceriksizliğini ne de altındakilerin vahşi kalabalığını paylaşan, sadece yeteneğiyle merdivenleri tırmanan üçüncü bir tarafı, mantıklı bir varlığı temsil ediyormuş gibi hissetmiş olmalı.

Peki ama ya Doktor Moreau’nun Adası‘nın anlatıcısı olan Prendick? Gemisi battığında tahminimizce kendini oyalamak için boş boş Dünya’yı dolaşıyordur. Geminin adı Lady Vain (Bayan Kibir)’dir ve bunun aristokratların burnu havadalığına dair bir eleştiri olduğuna şüphe yoktur. Prendick yaşamak için çalışmaya ihtiyacı olmayan ‘özel bir centilmendir’ ve (tıpkı Wells gibi) Huxley’den eğitim almasına rağmen bunu gereklilikten değil de can sıkıntısından, “rahatlık içindeki bağımsızlığının sıkıcılığından kurtulmak için” yapmıştır. Her ne kadar dört başı mamur Eloiler kadar aciz olmasa da Prendick de o yolun yolcusudur. Histerisi, dermansızlığı, kederi, adil olmaya yönelik aciz çabaları ve sağduyu eksikliği bu yüzdendir; bir salın nasıl yapılacağını bile bilemez çünkü hayatı boyunca hiç “marangozluk ya da onun gibi bir şey” yapmamıştır. Bir şeyleri bir araya getirmeyi başardığında da bunu denizden o kadar uzak bir noktada yapar ki onu sürüklemeye başladığında dağılıp gider. Her ne kadar Prendick tam bir vakit kaybı olmasa da (eğer öyle olsaydı hikâyesini anlatırken dikkatimizi toplamayı başaramazdı) Dünyaların Savaşı’nın ilerleyen bölümlerindeki zayıf iradeli papazla, ağlayıp duran o aciz ve “tecrübe fakiri şımarık çocukla” aynı kulvarda olduğuna hiç şüphe yoktur.

İsmi -Prendick- İngilizcede kalın kafalı anlamına gelen  “thick” kelimesiyle ukala manasındaki “prig” sözcüğünün bir karışımını ima eder, ki bunlardan ikincisi kendisi için açık bir şekilde kullanılır, Hukuki ilimler konusunda bilgili olanlaraysa bir şeyi teklif edilmeden alma yetkisi anlamına gelen “prender” kelimesini anımsatabilir. Ama daha çok çırak manasındaki “prentice” sözcüğünü, kendisi de bir süre bu işte çalıştığından Wells’in yarı-bilincinin üst kısmının yakınlarında süzülmesi olası bir kelimeyi çağrıştırır. Artık üst sınıfların çıraklık yapmasının vaktidir! İçlerinden birinin biraz alçalmasının ve bir iki şey öğrenmesinin zamanı gelmiştir. Ama neyi?

  • Bizi Prendick’in asla bir kız arkadaşa sahip olamayacağına inanmaya iten nedir?

Doktor Moreau’nun da hiçbir zaman bir sevgilisi olmayacaktır. Adada bir Bayan Moreau yoktur. Hatta tek bir dişi insan bile bulunmaz. Aynı şekilde, Eski Ahit’te Tanrı’nın bir eşi yoktur. Wells, Doktor Moreau’nun Adası‘ndan “günahkar bir gençlik eseri” olarak söz eder ve Moreau’nun yani bembeyaz saçlara ve sakallara sahip o güçlü, münferit adamın Tanrı’nın klasik tablolarını anımsatmasını amaçladığı barizdir. Moreau yarı İncilsel bir lisanla da kuşatmıştır: Moreau adanın yasa koyucusudur; onun iradesine karşı çıkan yaratıklar cezalandırılıp işkenceden geçirilir; geçici heveslerin ve acının tanrısıdır. Ama gerçek Tanrı değildir, çünkü yaratamaz; sadece taklit edebilir ve taklitleri kötüdür.

Moreau’nun adasında hiç dişi yoktur, ama Moreau bir tane yaratmakla oldukça meşguldür. Kitabın büyük bir bölümü boyunca üzerinde çalıştığı deney, dişi bir pumaya kadın görünümü kazandırmakla alakalıdır.

“Onun kafası be beyni üzerinde sıkı çalıştım” der Moreau, pumadan bahsederken. “… kendi akıllı yaratığımı yapacağım.” Ama puma karşı koyar. Neredeyse bir kadındır, bir kadın gibi ağlar ama Moreau kendisine yeniden zulmetmeye başladığında “tıpkı öfkeli bir cadalozun yaygarasına benzer bir çığlık” atar, ardından zincirini duvardan söküp kaçar. Kan kaybeden, büyük, yaralı, acı çeken dişi bir canavar. Moreau’yu öldüren kişi de o olur.

Zamanın tüm erkekleri gibi Wells de Yeni Kadın Hareketi konusunda saplantılıdır. Belli ki Kadın’ı özgürleştirmenin korkutucu bir yanı vardır.

Wells kitabını İngiliz İmparatorluğu’nun hala egemen olduğu fakat çatlakların görülmeye başlandığı bir dönemde yazmıştır. Moreau’nun adası en cehennemvari türden, küçük bir sömürge bölgesidir. Hayvan Halkı’nın büyük bir çoğunluğunun (ama hepsinin değil) siyah ya da kahverengi derili olması, Prendick’in haklarındaki ilk düşüncelerinin “vahşiler” ya da “yerliler” olması ve bozuk bir İngilizceyle konuşmaları tesadüf değildir. Köleler veya hizmetkarlar olarak kullanılırlar; düzen kırbaçlarla ve tüfekle sağlanır; gerçek “insanlardan” korktukları kadar, onlardan nefret de ederler; Kanun’a mümkün olduğunca itaatsizlik edip ellerine geçen ilk fırsatta otoriteye baş kaldırırlar. Moreau’yu öldürürler, Montgomery’yi öldürürler, M’Ling’i öldürürler ve Kaçamadığı takdirde Prendick’i de öldüreceklerdir, hem de ilk başta “yerli gibi” davrandığı, aralarında yaşadığı ve onlarla birlikte içini tiksintiyle dolduran, bahsetmemeyi tercih ettiği şeyler yaptığı halde.

Beyaz adamın dünyayı uygarlaştırmak için çektiği sıkıntılardır bunlar elbette…

  • Prendick’in öğrendiği ders nedir o halde?

Bunu en iyi anlamanın yolu Kadim Denizcinin Ezgisi’nden referans almaktır belki de…

Doktor Moreau’nun Adası, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. H.G. Wells’in eserleri, zamanının ötesine geçerek günümüzdeki toplumsal, bilimsel ve etik sorulara ışık tutmaktadır. Teknoloji ve bilimin evrimini, insan doğası ve etikle ilişkilendirerek, hâlâ geçerli ve düşündürücü temalar sunuyor. Günümüz dünyasında hızla gelişen teknoloji, toplumsal yapılar ve etik tartışmalar, Wells’in eserlerinde ortaya koyduğu distopik geleceği hatırlatıyor ve bu eserler, insanlığın kendi geleceğini nasıl şekillendireceğini sorgulamaya devam ediyor.

Etik ve Ahlaki Sınırlar: Bu roman, bilimsel deneylerin sınırlarını zorlamanın tehlikelerini ve insanlığın etik sorumluluğunu sorgular. Dr. Moreau’nun hayvanları insan formuna dönüştürme deneyleri, bilimsel gelişmelerin ve insanlığın moral değerlerinin çatışmasını gözler önüne serer.

İnsanlık ve Vahşet Arasındaki İnce Çizgi: Wells, “insanlık” ve “vahşet” arasındaki sınırları sorgular. Dr. Moreau’nun yarattığı yaratıklar, vahşi içgüdülerle insana benzer özellikleri taşıyan varlıklardır. Bu, insanın içindeki vahşi doğayı simgeler ve modern toplumun incelikli yüzeyinin altında nelerin gizli olduğunu düşündürür.

Medeni Olma ve İnsanın İçsel Doğası: Roman, medeniyetin dış kabuğunun insanın vahşi doğasına karşı koymakta ne kadar etkili olduğunu sorgular. Dr. Moreau’nun deneklerinin sonunda başa çıkamadığı vahşi içgüdüler, toplumun daima denetim altında tutulması gereken içsel dürtülerini simgeler.

Bilimsel Etik ve Genetik Manipülasyon: Doktor Moreau’nun Adası, etik dışı bilimsel deneyler ve insan-doğa ilişkisini sorgulayan bir hikaye olarak, günümüz genetik mühendislik, klonlama ve biyoteknoloji çalışmalarının etik sınırlarını sorgulamamıza olanak tanır. CRISPR gibi genetik mühendislik teknolojileriyle insanların DNA’sına müdahale etme gücümüz arttıkça, bu teknolojilerin insanlık ve doğa üzerindeki potansiyel etkilerini daha fazla tartışmaya başlıyoruz. Wells’in eserinde olduğu gibi, bu tür manipülasyonların kontrolsüz bir şekilde gelişmesi tehlikeler doğurabilir.

Yapay İnsanlar ve Vahşilik: Günümüzde, yapay zeka ve biyoteknoloji sayesinde yaratılabilen “yapay insanlar” ya da organik makineler üzerine yapılan çalışmalar, Doktor Moreau’nun Adası’ndaki insan formundaki hayvanların yaratılmasına benzer şekilde, insanın doğasını yeniden tanımlamayı içeriyor. Yapay zekânın insan benzeri varlıklar yaratması ve bu varlıkların hakları, toplum içindeki yerleri ve etik sorumlulukları günümüzde büyük bir tartışma konusu.

  • Günümüzle ilişkilendirdiğimiz de neler söylenebilir?

H.G. Wells,1895; Zaman Makinesi, 1896; Doktor Moreau’nun Adası, 1898; Dünyalar Savaşı, bu üç eserinde de insanlık, bilim, toplum ve etik üzerine derin sorular sorar. Zaman yolculuğunun, dünya dışı istilaların ve insanla doğa arasındaki etkileşimlerin, yalnızca bilimsel spekülasyonlar değil, aynı zamanda toplumsal ve bireysel sorumluluklarımızı sorgulayan araçlar olduğunu gösterir. O, bilim kurgu türünü sadece eğlence amaçlı bir alan olarak kullanmak yerine, insanlığın evrimini ve bu evrimin potansiyel tehlikelerini tartışmak için bir platform olarak kullanmıştır.

Wells’in eserleri, distopyan temalarla iç içe geçmiş ve her biri, insan doğasının karanlık yönlerini ve bilimin yanlış ellerde nasıl tehlikeli olabileceğini ortaya koyar. Bu yüzden, bugüne kadar okunan ve tartışılan en önemli bilim kurgu eserlerinden bazıları olarak kabul edilir.

Eserlerinin her biri, farklı bir bakış açısı sunar ve okuyucularına hem bilimsel hem de felsefi sorular sorar. Bu, onun bilim kurgu türündeki yenilikçi ve vizyoner yaklaşımını ortaya koyar.

Ancak edebiyatın yanı sıra tarih ve politika alanlarında da kalem oynatmış verimli bir yazardır. Wells, Love and Mr. Levisham (1900; Aşk ve Bay Levisham), Kipps: The Story of a Simple Soul (1905; Kipps: Basit Bir Kişinin Öyküsü) ve The History of Mr. Polly (1910; Bay Polly’nin Tarihi) adlı romanlarında alt-orta sınıftan kişilerin beklentilerini ve düş kırıklıklarını işledi. Diğer önemli yapıtları arasında The Outline of History (1920; Tarihin Ana Çizgileri), The Work, Wealth and Happiness of Mankind (1932; İnsanlığın Emeği, Refahı ve Mutluluğu) ve The Shape of Things to Come (1933; Olayların Alacağı Biçim) sayılabilir.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin