Kendine Eğilmek

Michel Foucault

“Kendine eğilme kendini bilmeyi de içerir…”

Sevgili Okur,

İnsanın kendisiyle ilişkisi, Antik felsefede yalnızca entelektüel bir bilgi arayışı değil, aynı zamanda etik bir özen pratiğidir. Michel Foucault, bu içe yönelim sürecini “kendine eğilme” (epimeleia heautou) kavramıyla tanımlar ve bunun “kendini bilme” (gnōthi seauton) ilkesinden hem daha eski hem de daha temel olduğunu ileri sürer. Bu yazı, Foucault’nun çizdiği bu düşünsel güzergâhı izleyerek, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel ve etik boyutlarını incelemeyi amaçlıyor.

Foucault’nun özne felsefesi, öznenin sabit ve değişmez bir varlık olmadığını, aksine hem içsel dönüşümler hem de tarihsel koşullar yoluyla biçimlendiğini öne sürer. Ona göre özne, başlangıçta neyse sonunda o değildir; kendilik, yaşam süreci boyunca çeşitli teknikler, söylemler ve ilişkiler aracılığıyla sürekli olarak yeniden şekillenir. Bu nedenle, “özneleşme”, kendiliğin kendisini nasıl dönüştürdüğü ve bu süreçte neye dönüştüğü sorularını içerir.

Bu dönüşüm süreci yalnızca felsefi değil, aynı zamanda varoluşsal bir soruya dayanır:

Dünya nedir? İnsan nedir? Hakikat nedir? Bilgi nedir? Bir şeyi nasıl bilebiliriz? Bugünkü biz neyiz? Kendimize baktığımızda gerçekten ne durumdayız?

İnsanın ne olduğunu bilmesinin, hem bireysel hem toplumsal düzeyde kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Antik felsefede “en temel ahlaki ilke nedir?” sorusuna verilen ilk yanıt genellikle “Kendinle ilgilen” değil, Delfi öğretisindeki ünlü gnōthi seauton — “Kendini Bil” — olur.

Bu söz, Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde yer alır ve Sokrates’in felsefi duruşunun da merkezinde yer alır. “Kendini Bil” çağrısı, insanın kendi doğasını, sınırlarını ve cehaletini sorgulamasını teşvik eder. Aynı zamanda, Tanrısal olanla arasındaki farkı kavramasını; yani, insanın sınırlı doğasını kabul etmesini, “Tanrı olduğunu zannetmemesini” öğütler.

Sokrates’ten söz etmeden “kendine eğilme” fikri anlaşılmaz. Zira Michel Foucault’nun Kendini Bilmek başlıklı çalışması doğrudan Sokratesçi felsefenin kalbine yerleşir.

Özellikle Platon’un Alkibiades diyaloğunda, Sokrates “Kendini Bil” ilkesini, “Kendine Eğilme” pratiğiyle temellendirir. Genç Alkibiades’e yönelttiği şu soru bunun açık göstergesidir: “Kendine eğilmek demek, neye eğilmek demektir? Bedene mi, ruha mı?” 

Sokrates’in yanıtı açıktır: Beden değil, ruh önemlidir. Ve ruh, ancak kendisine benzer olanla, yani ilahi olanla ilişki kurarak kendini tanıyabilir.

Bu yüzden Foucault’ya göre, “kendine eğilme” bilgiden önce gelir; bilgiyi mümkün kılan etik bir zemindir.

Felsefe geleneği belki de “Kendini Bil” ilkesini fazlasıyla öne çıkarmış, onun önkoşulu olan “Kendinle ilgilen” ilkesini göz ardı etmiştir. Oysa Foucault’ya göre, insanın kendisini bilmesi ancak kendisine yönelmesi, kendisiyle etik bir ilişki kurması sayesinde mümkün olabilir. Bazı antik yorumcular, “Kendini Bil” sözünü şöyle açıklar: “Kahine danışmadan önce gerçekten ne sormak istediğini bil.” Bu yorum, kendilik bilgisi ile hakikat arayışı arasındaki ilişkiyi doğrudan kurar: insan, hakikati ancak içsel bir açıklık ve bilinçle aradığında bulabilir.

Modern dünyada İnsanın “kendini bilmesi” temel Bir prensiptir…

Modern dünyada da insanın kendini bilmesi, temel bir etik ilkedir. Ancak Antik felsefe bağlamında bu ilke, kendini bilmenin (gnōthi seauton) öncesine yerleştirilen başka bir etik gereklilikle birlikte düşünülmelidir: kendine eğilme (epimeleia heautou).

Sokrates’in Alkibiades diyaloğunda ortaya koyduğu gibi, öznenin kendisine yönelmesi, yalnızca bilgi edinme çabası değildir. Alkibiades bedenine, sahip olduğu mallara ya da toplumsal konumuna yönelerek kendini tanımaya çalıştığında, Sokrates onu uyarır: Kendilik, bedende ya da mülkte değil, bu araçları kullanan ilkenin kendisindedir. Bu ilke, psyche — yani ruh — ile ilgilidir. Dolayısıyla, kendine eğilmek, ruhla ilgilenmeyi gerektirir.

Ruhun kendisini tanıması ise, ona benzer bir şeye — bir aynaya — bakmasını gerektirir. Bu aynada görülen yalnızca bireyin kendisi değil, aynı zamanda ilahi olanın yansımasıdır. Çünkü Foucault’ya göre, Antik dünyada özne, kendilik bilgisine yalnızca kendisine benzer olanla ilişki kurarak ulaşabilir. Bu nedenle ruhun ilahi olana yönelmesi, adaletli davranışın ve etik-siyasi etkinliğin temelini oluşturur.

“Kendine eğilme” yalnızca bir düşünce değil, aynı zamanda bir dizi pratiğe dayanır. Bu pratikler arasında en önemlilerinden biri de yazmaktır. Antik dönemde hypomnēmata olarak bilinen yazı alıştırmaları, bireyin kendi üzerine düşünmesini, geçmiş eylemlerini gözden geçirmesini ve gelecekteki yaşamına yön vermesini sağlayan bir kendilik teknolojisidir. Kişi, daha sonra dönüp bakmak üzere kendi hakkında kayıtlar tutar. Bu yazı pratiği, yalnızca bilgi depolamakla ilgili değildir; kişinin kendisine karşı teyakkuz hâlinde kalmasını sağlar. Bu sayede yaşam, yazı yoluyla daha yoğun bir deneyim alanına dönüşür.

Vicdan muhasebesi geleneği de bu yazılı kendilik pratiğinden doğmuştur. Başlangıçta mektuplar aracılığıyla sürdürülen bu muhasebe, zamanla günlük tutma biçimine evrilmiştir. Kendiyle yazı üzerinden kurulan bu ilişki, Antik etik rejiminin temel unsurlarından biri hâline gelir.

Foucault, “kendine eğilme” ile “kendini bilme” arasında içsel ve zorunlu bir bağ kurar. Öznenin bilgisel düzeyde kendini tanıyabilmesi, ancak öncesinde kendi ruhu üzerinde düşünmesi, onu disipline etmesi ve ona yönelmesiyle mümkün olur. Bilgi, ancak bu etik ilişkinin ürünü olarak anlam kazanır.

Kendine eğilmenin bir diğer boyutu da öznenin kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmesidir. Kişi, deyim yerindeyse kendi doktoru olmalıdır. Bu bağlamda Foucault, Antik tıbbın metaforlarını etik alana taşır: Ruhun sağlığı, sürekli bakım, gözlem ve değerlendirme gerektirir. Bu bakımın ayrılmaz parçalarından biri de sessizliktir.

Pisagorcu gelenekte öğrenciler, eğitimin bir parçası olarak beş yıl boyunca konuşmazlar. Bu sessizlik, basit bir suskunluk değil, dinleme sanatını geliştiren bir alıştırmadır. Foucault’ya göre bu, öznenin hakikate ulaşabilmesi için gereken olumlu koşullardan biridir. Dinlemek; neyin doğru olduğunu, neyin doğruyu örttüğünü, retoriğin ne zaman hakikate, ne zaman yalana hizmet ettiğini ayırt edebilmenin temelidir. Sessizlik, logos’a — yani hakikatin sözüne — kulak verebilmenin ön şartıdır.

Antik dünyada bu tür içsel alıştırmalar iki temel kavramla tanımlanır: melete ve gymnasiaMelete, Latince’ye meditatio olarak çevrilir ve “derin düşünme” anlamını taşır. Gymnasia ise “ruhun terbiyesi” ya da “alıştırılması”dır. Bu ikisi birlikte, öznenin kendini dönüştürme pratiğini oluşturur.

İskenderiyeli Klement’in ifadesiyle: “Alınacak tüm derslerden en önemlisi insanın kendini bilmesidir. Çünkü insan kendini bilirse, Tanrı’yı da bilir.” (Paedagogus, 3.1)

Tüm sevgimle…

Hakkında

Kendini Keşfetme Yolculuğu

İnsan olmak, bir çeşit rahatsızlık gibidir. Diğer rahatsızlıkların çaresi bulunabilir; fakat insan olmanın rahatsızlığına kimse bir reçete yazamamıştır. Bu nedenle büyük çoğunluğumuzun mükemmel hâle erişene kadar kat etmesi gereken belirli bir yol vardır ve bununla beraber şaşırtıcıdır ki ciddi çabalar harcandığı takdirde ve sadece o zayıf kişiliğine güvenmeyip aynı zamanda tam bir imana sahip olduğunda, herhangi bir kişi bu yollardan hızla geçip ilerleyebilir; bu kişiye imkân sunulduğunda, dünyadaki büyük üstatların öğretileri ve sergiledikleri örnek yaşamlar aracılığıyla, kendi Ruhuyla, yani içindeki ilahilikle birleşmesi mümkün olabilir.

İçsel keşif yolculuğunda sorular meydan okuyordu… Cevapları aramak için yola çıktım…