Köleci bir ekonomide, cezalandırma mekanizmaları ek bir emek gücü sağlamak ve savaşlar veya ticaret ile sağlananın yanı sıra “sivil” bir kölelik oluşturmak gibi bir role sahip olacaktır; feodaliteye ve para ile üretim pek gelişmedikleri bir dönemle birlikte, bedeni cezalarda ani bir artışa tanık olunacaktır, örneklerin çoğu itibariyle beden ulaşılabilir tek mal varlığıdır…
— Michel Foucault
Merhaba
İnsan sevdiği şeye hizmet edebilmeli… Bilgiyi sevmek olan felsefenin, insandan ve insan düşüncesinden kalkıp, düşüncenin ürettiği nesnelere inen, sonra nesnelerin evrimi içinde düşüncenin kendi kendine açtığı yolların “arkeolojisine”gömülerek yeniden düşünceye ve insana ulaşan sonsuz gelgitleri.
Bugün kazı çalışmasında Düşünce Sisteminin kurucusu olan, Michel Foucault’un Hapishanenin Doğuşu, kitabı var. İnsanlık tarihini anlamak, bugüne yaşanılanlara ışık tutacaktır.
Michel Foucault’un “Hapishanenin Doğuşu” (Fransızca: Surveiller et punir: Naissance de la prison), toplumsal denetim ve ceza sistemlerinin tarihsel gelişimini incelediği önemli bir eseridir. Foucault, bu kitapta, cezalandırmanın evrimini ve bunun iktidar ile ilişkisini ele alırken, modern toplumda cezanın ve hapishanenin nasıl şekillendiğini sorgular. Aynı zamanda cezalandırma yöntemlerinin, toplumsal düzeni sağlamak adına nasıl bir disiplin mekanizması olarak işlediğine dikkat çeker.
Ceza ve Cezalandırma Yöntemlerinin Evrimi: Ceza-beden ilişkisi, azap çektirmeye yönelik olanlardakilerle aynı değildir. Beden burada araç veya aracı durumundadır: onu kapatarak veya çalıştırarak bedene müdahale ediliyorsa, bunun nedeni bireyi hem bir hak, hem de bir mal varlığı olarak kabul edilen bir özgürlükten mahrum bırakmaktır. Beden bu cezalandırma yöntemiyle zorlama ve mahrum bırakma, zorunluluklar ve yasaklar sistemi içine alınmış olmaktadır. Fizik acı, bizzat bedenin acı çekmesi, artık cezanın oluşturucu unsurları olmaktan çıkmışlardır. Cezalandırma, bu dayanılmaz duygular sanatından, bir askıya alınan haklar ekonomisine geçmiştir. Adaletin mahkumların nedenlerine müdahale etmesi ve ulaşması hala gerekiyorsa da bu artık çok daha derli toplu kurallara göre olacak ve daha “yüksek” bir amacı hedefleyecektir. Bu yeni tutumun etkisiyle, anatomi üzerinde oynayarak azap çektiren celladın yerini koskoca bir teknisyenler ordusu almıştır: gözetmenler, hekimler, papazlar,psikiyatrlar, psikologlar, eğitmenler, bunlar yalnızca mahkûmun yanındaki varlıklarıyla, adaletin ihtiyaç duyduğu methüsenayı ona yapmış olmaktadırlar; beden ve azabın cezalandırmaya yönelik eyleminin nihai amacı olmadığı konusunda ona güvence vermektedirler. S43
Psikiyatrik deney, ama aynı zamanda daha genel bir biçim altında olmak üzere, suç antropolojisi ve suçbilimin ince eleyip sık dokuyan söylevi burada belirgin işlevlerinden birini bulmaktadır: yasa ihlallerini büyük bir cafcafla, bilimsel bilgiler elde edinilebilir nesneler alanına dahil ederek, yasak cezalandırma mekanizmalarının yalnızca ihlallere değil, aynı zamanda bireylere de müdahale etmelerini meşrulaştırmak: yalnızca bireylerin yaptıklarına değil kendilerinin ne olduklarına, ne olabileceklerine de müdahale etmelerini meşrulaştırmak. Adaletin kendine sağladığı ruh eklentisi görünüşte açıklayıcı ve sınırlayıcı, fiili durumda ilhak edicidir. Demek ki yargıçlar, Avrupa’nın yeni ceza sistemlerini devreye soktuğu 150-200 yıldan beri yavaş yavaş kökleri çok geride giden bir süreç içinde, suçlardan başka bir şeyi, suçluların “ruhu“nu yargılamaya başlamışlardır. S53
1810 tarihli yasada yanlızca 64.maddenin hükmü yer almaktadır. Öte yandan bu hüküm, eğer yasayı ihlal eden kişi eylem esnasında delilik durumundaysa, ne suç ne de kabahat bulunduğunu belirtmekteydi. Demek ki deliliğin saptanması bir eylemi suç olarak nitelendirilmekten çıkartabilmekteydi: failin deli olması halinde yaptığı işin ağırlığı azalmıyor ve cezasının da bu nedenden ötürü hafifletilmesi gerekmiyordu; suçun kendisi ortadan kalkıyordu. Demek ki bir kişiyi aynı anda deli ve suçlu olarak ilan etmek mümkün değildi; bu durum yargılama sürecini durduruyor ve adaletin eylemin failin üzerindeki müdahalesini ortadan kaldırıyordu.
XIX. yüzyıl mahkemeleri 64. maddenin anlamı konusunda çok erkenden yanılgıya düşmüşlerdi. Yargıtayın, delilik halinin ne hafif bir cezaya, ne de beraate yol açacağını; yalnızca davanın düşmesine neden olacağını hatırlatan birçok kararına rağmen, mahkemeler bizzat hükümlerinin içine delilik sorusunu katmışlardır. Hem deli, hem de suçlu okunabileceğini kabul etmişlerdir; ne kadar fazla deli olunursa, o kadar suçlu okunduğunu düşünmektedirler; kuşkusuz suçludur, ama cezalandırılmaktan çok kapatılması ve tedavi edilmesi gerekmektedir; tehlikeli bir suçludur. Fakat içtihat ile bizzat yasamanın izleyen 150 yıl boyunca hızlandıracakları bir gelişmenin hareket noktası burada yer almaktaydı; 1832 reformu, hafifletici nedenleri devreye sokarak, kavramın bir hastalığın derecelerine veya bir yarı deliliğin biçimlerine göre basamaklandırılmasına izin vermekteydi. S55
- Psikiyatrinin ceza alanındaki rolü nedir?
Yazı ve Yorum Roland Barthes S69; “Michel Foucault Deliliğin Tarihi, deliliği hiçbir zaman işlevsel bir gerçeklik olarak ele almıyor; ona göre delilik akıl ile akılsızlığın, bakan ile bakılanın oluşturduğu ikilinin saltık işlevidir. Ve bakanın (deliler) üzerinde nesnel hiçbir ayrıcalığı yoktur: öyleyse eski adların altına deliliğin çağdaş adlarını koymaya çalışmak boşuna olacaktır. Delilerin elinde akıldan söz etmek için hiçbir üst-dil yoktur. Kısacası, Michel Foucault hem deliliği bir tıp nesnesi olarak ele almayı yadsımaktadır, hem de ortak bir düş olarak ele almayı; yöntemi ne olgucu, ne söylenbilimsel; açıkçası, deliliğin gerçekliğini onun hastalık betimsel içeriğinden insanların bu konudaki salt imgeleyenlerine bile götürmüyor, hem geniş, hem bağdaşık olan ve akıl ile akılsızlık ikilisinden oluşan bir gerçekliğe getiriyor onu durmadan. Ama bu yer değişimin hem tarihsel, hem bilgi- kuramsal açıdan önemli sonuçları var.”
İşsizlik ve Ceza Arasındaki Bağlantı:
- İşsizlikte bir ceza olabilir mi?
İşsizlik, doğrudan ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, toplumsal denetim ve iktidar tarafından şekillendirilen bir durumu da temsil edebilir. Foucault’nun çalışmaları, toplumsal yapının bireyleri nasıl şekillendirdiği ve denetlediği üzerine olduğu için işsizlik, toplum tarafından ceza olarak algılanabilir.
Gereksinimlerin değerleri yarattığı, işsizliğin de bir ceza -iş imgesini yarattığı söylenebilir; her ikisi de çok geniş bir anlamlı bağıntılar dizgesinin derin birimleri olarak birbiriyle birleşir; Michel Foucault‘nun klasik topluma ilişkin çözümlemeleri durmamacasına bunu ediniliyor işte.
Bizim toplumlarınızda cezalandırma sistemlerinin belli bir beden “ekonomi politiğinin” içine yerleştirilmesi gerektiğine, bu sistemlerinin şiddetli veya kanlı cezalara başvurmasalar bile, hapseden veya ıslah eden “yumuşak” yöntemler kullandıklarında bile bedenin söz konusu olduğuna bedenin ve güçlerinin, yararının, yumuşak başlılığının ve boyun eğmesinin söz konusu olduğuna ilişkin şu genel konu akılda tutulabilir. Ahlaki fikirler ve hukuki yapılar tabanı üzerinde yer alan bir ceza tarihi yapmak kesinlikle meşrudur. Fakat acaba bu tarihi, artık amaç olarak yalnızca suçluların gizli ruhunu hedeflemediklerini iddia etmelerinden sonra, bir beden tarihi temeli üzerinde yapmak mümkün müdür?
Tarihçiler beden tarihine el atalı uzun zaman olmuştur. Bedeni bir nüfus veya tarihsel bir patoloji alanında incelemişlerdir; bedeni ihtiyaçların ve iştahların makamı, fizyolojik süreçlerin ve metabolizmaların yeri, mikrop veya virüs saldırılarının hedefi olarak incelemişlerdir; tarihsel süreçlerin, varoluşun tamamen biyolojik tabanı olarak kabul edilecek şeyler ne kadar bağıntılı olduklarını ve toplumların tarihinde basillerin dolaşımı ve ömür süresinin uzaması gibi biyolojik “olaylar” a hangi yetin tanınması gerektiğini göstermişlerdir. Fakat beden aynı zamanda siyasal bir alanın içine de doğrudan dalmış durumdadır; iktidar ilişkileri onun üzerinde doğrudan bir müdahale meydana getirmektedirler. Onu kuşatmakta, damgalamakta, törenlere zorlamakta, ondan işaretler talep etmektedir. Bedenin bu siyasal olarak kuşatılması, karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır; bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının nedeni büyük ölçüde, üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu kitabın amacı: modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini; cezalandırma erkin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını ve kurallarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgüllüğünü maskeleyen, bugünkü bilimsel hukuki bütünün soy ağacını çıkarmak.
Modern iktidar herkesi bireyselleştirmek istemektedir; çünkü bireyselleştirmek, gözetim altında tutmak ve cezalandırmak, yani egemen olmak demektir.
Böylece modern iktidar, çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kayıt altına almış, sayısal hale getirmiş, böylece egemen olmuştur. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.
George Orwell, dünyayı sarsan 1984 adlı romanında, diktatör liderlerin toplumdaki her bireyin hareketlerini, duygularını ve hatta düşüncelerini kontrol etme eğilimlerini irdeler. Askeri ve siyasi gücün sahipleri, rejimlerini sürdürmek için yaşam düzeninin tek-tip olmasını ister. Bunu için de herkesi meşruluğuna inandırdığı kurumlar oluşturur ve bu kurumları hayatın her alanına temellendirerek bireyleri kontrol dışı bir şey yapmaktan alıkoyar: Büyük birader her yerdedir… Uyurken ya da uyanırken, çalışırken ya da yemek yerken, içeride ya da dışarıda, banyoda ya da yataktayken, fark etmezdi, kaçamazdınız. Kafatasınızın içindeki birkaç santimetreküp dışında, hiçbir şey size ait değildi.
Orwell’in “1984”ü, Foucault’un “Hapishanenin Doğuşu” eserindeki disiplinli toplumlar ve gizli denetim kavramlarıyla paralellik gösterir. Orwell’in tasvir ettiği toplumda, sadece cezalandırma değil, aynı zamanda psişolojik denetim ve toplumsal izleme vardır. Her an gözlemlenen bir birey, sonunda kendisini denetleyici bir figür gibi hisseder ve içsel bir disipline sahip olur. Orwell’in betimlediği Büyük Birader figürü, Foucault’nun Panoptikon tasarımına çok yakın bir metafordur. Panoptikon’da, her mahkumun her an gözlemlenme hissi, onları disipline ederken; Orwell’in romanında da, her birey, Büyük Birader’in varlığını hissederek, düşüncelerini bile denetlemeye başlar.
Disiplin Toplumları: Foucault, cezalandırmanın daha gizli ve dolaylı bir yöntem haline geldiğini ve bu süreçlerin disiplinli toplumlar yaratmaya yönelik olduğunu savunur. Bu disiplinli toplumlarda, cezalandırma sadece cezalandırma değil, aynı zamanda toplumsal kontrol ve izleme biçiminde gerçekleşir. Gözlem ve denetim, modern toplumda cezalandırma süreçlerinin temel unsurlarındandır.
Panoptikon: Kitapta, Panoptikon adı verilen bir hapishane tasarımına ve bu tasarımın toplumsal denetimi nasıl etkilediğine de yer verilir. Panoptikon, ortada bir gözlem kulesi olan ve her hücrenin görülmesini sağlayan bir yapıydı. Bu yapı, her an gözlemlenme hissi vererek, içindeki mahkumları içsel denetim geliştirmeye zorlar. Foucault, Panoptikon’u modern toplumlarda iktidarın ve denetimin nasıl işlediği konusunda bir metafor olarak kullanır.
Panopticon, aynı zamanda herkesin en küçük dereceli gözetmeni bile gözlemesine olanak vermektedir. Gösteren makine, bireylerin gözetlendiği bir cins karanlık odaydı; iktidarın icra edilmesinin toplumun tümü tarafından denetlenebilir olduğu şeffaf bir bina haline gelmektedir.
Panopticon şeması özelliklerinden hiçbirini kaybetmeden, toplumsal bünyenin içinde yayılmaya yönelmiştir; bu bünye içinde genelleşmiş bir işlev olma eğilimine sahiptir.
Bedenin Denetimi: Foucault, cezalandırmanın ve ceza sistemlerinin aslında beden üzerinde kurulan bir iktidar ilişkisi olduğunu belirtir. Beden, toplumun denetim alanına girer ve bireylerin davranışları, düşünce sistemleri, hatta biyolojik süreçleri bile denetlenebilir hale gelir. Bu, fiziksel cezalar yerine psişolojik ve toplumsal cezalar ile sağlanır.
Modern Hapishane ve Ceza: Kitapta, modern hapishanenin doğuşu ve onun toplumsal yapıyı nasıl şekillendirdiği anlatılır. Foucault, modern hapishane sisteminin, cezanın gizli ve sürekli denetim yoluyla uygulanmasını sağladığını savunur. Bu, bedenin cezalandırılmasından, toplumun bireylerin davranışlarını kontrol etmesine dönüşen bir süreçtir.
Hapishanenin Doğuşu, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Foucault’nun bu eserdeki en temel tezi, cezalandırma yöntemlerinin değişmesinin aslında toplumsal iktidar ilişkilerindeki bir dönüşümle bağlantılı olduğudur. Modern toplumlar artık sadece fiziksel cezalandırma yerine, bireyleri denetlemek ve toplumsal düzeni sağlamak amacıyla daha soğukkanlı ve gizli yöntemler kullanmaktadır.
Foucault, modern iktidarın, sadece cezalandırma değil, toplumun her alanını denetleme ve şekillendirme amacı taşıdığını ileri sürer. Bu bağlamda, devletin ve toplumun, bireylerin davranışlarını kontrol etmek için geliştirdiği denetim biçimleri (hapishaneler, okul sistemleri, hastaneler vs.) aslında toplumun normlarını ve değerlerini dayatmak için kullanılan araçlardır.
“Hapishanenin Doğuşu” kitabı, sadece ceza sistemi ve hapishaneler üzerine değil, aynı zamanda toplumun iktidar ve denetim anlayışını yeniden şekillendiren derin bir felsefi çalışmadır. Foucault, bu eserde, toplumsal yapıların nasıl şekillendiğini ve gizli iktidar ilişkilerinin bireylerin hayatını nasıl şekillendirdiğini sorgular.
Kitap, toplumsal normlar, disiplin ve kontrol üzerine önemli bir eleştiri sunuyor ve bireylerin özgürlüğü ile toplumdaki denetim arasındaki dengeyi araştırıyor.
- Eserin günümüz için önemi nedir?
Michel Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” eseri, yalnızca geçmişin cezalandırma sistemlerini anlamakla kalmaz, aynı zamanda günümüz toplumlarında güç, denetim ve özgürlük arasındaki ilişkiye dair kritik bir farkındalık yaratır. Kitap, modern toplumdaki toplumsal denetim ve cezalandırma anlayışının evrimini inceleyerek, günümüz için hala son derece geçerli olan birçok kavramı gözler önüne seriyor.
Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” eseri, modern toplumlar hakkında hâlâ geçerliliğini koruyan kritik bir analize sahiptir. Bugün, gözlem, denetim ve toplumsal normlara uyum gibi kavramlar, bireylerin yaşamlarını şekillendiren en önemli faktörlerden biridir. Foucault’nun teorileri, yalnızca cezalandırma sistemlerinin tarihini anlamakla kalmaz, aynı zamanda günümüzdeki toplumsal denetim mekanizmaları, güç ilişkileri, bireysel özgürlük ve toplumsal eşitsizlik üzerine derinlemesine düşünmemizi sağlar. Bu nedenle, günümüzün teknolojik, ekonomik ve sosyal dinamiklerini anlamak ve sorgulamak için bu eser hala son derece değerli bir kaynaktır.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle, okuyunuz…



Yorum bırakın