“İşte bu öyle bir ilimdir ki zati müşahededen kalbe doğar. Bu müşahadeden sır, ruh ve nefs üzerine feyz ve bereket yağar…”

İbn Arabi

Merhaba

İnsanoğlu, eşyayı ölçme girişiminin sonucunda sayıyı fark eder, daha sonra âlemin sayısal bir düzen üzerine kurulu olduğunu anlar. Her toplumun sayıyı düşünüp sembolleştirmesi, bu bilginin Allah vergisi olarak doğamızda var olduğuna işaret etmektedir. Sayılar, âlemin kozmik dilidir. Bu yüzden evrendeki varlıkların sırrı, bu dilin çözülüp anlaşılmasıyla bilinebilir. Nitekim İbnü’l-Arabî de sayının ilâhî mertebeden sırlar taşıdığını belirtmekte ve sayının ilkelerinden hareketle varoluşun ilâhî sırlarının bilinebileceğini düşünmektedir.

Sayılar ve Rüyalar şeklindeki başlık, ilk bakışta sayı ile rüya arasında ne gibi bir ilişki olabilir, sorusunu anımsatabilir. Hz. Mevlâna’nın Mesnevi‘deki farklı bahisler arasında nasıl bir irtibat olduğunu izah için kullandığı kunduracı teşbihi, İbnü’l-Arabî’nin sayı ile rüyaları nasıl bir irtibat üzerinden ele aldığını anlamaya yardımcı olabilir. Bu teşbih, ehlullahın birbirinden farklı mevzuları ele alırken nasıl bir esasa dayandığını göstermesi bakımından ufuk açıcıdır. Bir kunduracı dükkânına giren kişi, kunduracıda olduğuna dair genel bağlamı hatırında tutarsa kendisi kundura ustası olmasa da gördüğü iğnenin, tahtanın, derinin, çekicin, ipin… her şeyin bir şekilde kundurayla bağlantısı olduğunu anlar. Ayrıntılarda kaybolmaz. Buna binaen Mevlâna, ehlullahın eserlerinin temel niteliğini “vahdet dükkânı” diye betimler.

İbnü’l Arabi’nin görüşleri, günümüzdeki matematiksel felsefenin üç ana akımından biri kabul edilen Platonik görüşe daha yakındır. Bu görüş, matematiksel doğruluğun mutlak dışsal ve ebedî olduğunu ve insan yapısı kriterlere dayanmayıp matematik nesnelerinin kendilerine özgü ve zamanla sınırlı olmayan bir varlığa sahip olduklarını savunur.

Günümüz bilgisayarlarının insana sağladığı ‘ muazzam olanaklar, bilişim çağı olarak nitelenen çağımızı şekillendiren sanal ağların meydana getirdiği bu kadar imkân, iletişim görsel unsurların 0,1 ‘lerden oluşan ikili sayma sistemine dayandığı gerçeği, bunu bilen günümüz İnsanında bile hayret uyandırmaktadır. Bilgisayarların sağladığı hızlı analiz imkânlarıyla uzayda seyreden gezegenler, göktaşları, patlayan yıldızlar, kara delikler, atmosferde oluşacak fırtına bulutları, yerküredeki su ve hava hareketleri, okyanuslardaki dalgalanmalar ve buna benzer nice olgu, temel fizik yasalarından hareketle matematik hesaplarla ekranda oluşturulup incelenmektedir. Bu hesaplarla, kendi masamızın üzerinde elimizin altında gerçek dünyamızı sayısal verilerle karşılayan sanal bir dünyayı oluşturabiliyoruz. O verilere yapılacak bazı müdahalelerle gerçek dünyadaki değişimleri anlamaya ve kontrol altında tutmaya çalışıyoruz.

Bilgisayar ekranındaki görüntüler, ikili sayma sisteminin bir temsili ve sureti olduğuna göre içinde bulunduğumuz ve evren dediğimiz şey, acaba ilâhî kelimelerin yansıtıldığı muazzam bir bilgisayar ekranı olabilir mi? Evren hakiki bir boyutun sanal bir yansıması, temsilî bir sureti olabilir mi? Gördüğümüz varlıklar dış gerçekliğinin ötesine işaret eden görüntü, rüyet, rüya ve onun sanal gerçekliğine sahip olabilir mi?

Âlem dediğimiz şeyi anlama, hem sayıların işaret ettiği nice gerçeklikleri anlama hem de bir varlık hazretinden daha üst bir mertebeye intikal ederek o sembolün işaret ettiği hakikati anlama çabası, yani ta’bir değil midir aslında? Bu yönüyle sayı ve rüyalar, İbnü’l-Arabî düşüncesinde semantik olarak genişletilen iki kavramdır, Hem insan üzerinde neler olup bittiğini anlamanın hem evrendeki gizemi gözleyip değerlendirmenin, yani ta’birin yapıldığı alanlardır. Bu yönüyle konuyu, varlıktaki vahdete işaret ettiği irfan ve metafizik açılımlarıyla kutsal bir aydınlanma metodu olarak ele alır.

Şunu da hatırlatmak gerekir ki İbnü’I-Arabî’nin bunu yaparkenki amacı bizim bildiğimiz anlamda bir matematiksel faaliyet değildir. Zira ifadeleri, nicel bir metodun ürünü değildir. Ehl-i keşf ve tecelli olarak nitelediği ehlullahın kutsal aydınlanma tarikiyle eşyayı ve varlığı okuma becerisidir.

Zamanımızdakiler rüyaya dair bir şey duyduklarında rüyanın mertebesi konusunda son derece bilgisiz olduklarından tümden reddetmeseler de bunların uykuda gerçekleşen hayaller olduğunu söylerler. Halbuki rüyasını ta’bir edebilen kişi, bu yolla elde ettiği bilgiyi başka hiçbir şeyle idrak edemez. Çünkü rüya nübüvettin bir cüz’üdür. Bu yüzden resulullah (S.A.S.) ashabına, “Aranızda rüya gören var mı?” diye sorardı. Kutb-ı İrfan Muhyiddin (Fütühat)

Tarihte rüya hakkında yazılmış eserlere bakıldığında rüyanın mahiyetini araştırmaya başlamadan çok önce insanın rüya ta’biriyle ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Rüya ta’biri konusunda ilk metinler MÖ. 5000’li yıllarda Asurlular tarafından yazılmıştır. Konuyla ilgili günümüze ulaşan en eski eser, British Museum’da bulunan ve M.Ö. 2000’li yıllara ait olduğu tahmin edilen Eski Mısır’dan kalma bir papirüstür. Burada 200 çeşit rüya ta’birine yer verilmektedir.

Erich Fromm Rüyalar Masallar Ve mitler

Rüyaları tıpkı masal ve mitoslar gibi semboller dili olarak niteleyen Erich Fromm, bunun unutulan bir dil olduğunu belirtmiştir. Çağdaş insanın unuttuğu bu dilin yeniden hatırlanmasının gereğini ortaya koymak için Fromm, Rüyalar Masallar Mitoslar adlı eserini yazmıştır.

tasavvufî gelenekte misal âlemi

Rüya ta’biri, tasavvufî gelenekte misal âlemi denilen nuranî âleme ait ilimlerden sayılmaktadır. Hz. Yakub ve ardından Hz. Yûsuf (a.s) rüya ta’bir ilminin piri kabul edilmektedir.

Rüya Nedir?

Hz. Peygamber’in (s.a.s) hem kendi gördüğü rüyaları ta’bir ettiğine, hem rüya gören sahabenin rüyalarını yorumladığına dair hadisler mevcuttur.

“Uyanık iken meydana gelen idrak rü’yet ile gerçekleşirken, uykuda gerçekleşene rüya denilir.”

“Rüya bir tür görüş, idrak ve anlayış ifade eder. Kelimenin sözlük anlamlarından biri de göz (basar) ile veya kalp (basiret) ile görme anlamına gelir.”

Hz. Peygamber’in (s.a.s) rüyaların mahiyetine ilişkin hadisinde rüyalar şöyle tasnif edilir: “Rüya üç kısımdır. Biri insanoğlunu üzmek için şeytandan olan korkulandır; bir kısmı kişinin uyanıkken zihnini meşgul ettiği şeylerdendir, bunları uykusunda görür; bir kısmı rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırk altı branşından biridir.”

Buna binâen, İslâmî kaynaklarda genellikle üç türlü rüyadan bahsedilir.

  1. Sâdık veya sâlih rüyalar: Hz. Peygamber bu tür rüyaların peygamberliğin kırk altıda biri olduğunu haber vermiştir. Allah’tan birer müjde konumundaki (büşrâ minellah) bu tür rüyaların kaynağı ilâhî olduğundan doğru ve gerçek rüyalardır. Bu tür rüyalar vâsıtasıyla bazı olaylar tahakkuk etmeden önce keşfedilip haber verilir.
  2. Nefsanî rüyalar: İlgili hadiste, “hadîs-i nefs” diye ta’bir edilen beyin, duyu organları ve İç organlardan kaynaklanan düşler. Bu tür rüyalar, hatıraların, gündelik yaşamda tatmin olunamayan arzuların hayâlde canlanmasından ibarettir.
    • Psikanalizde Freud’un rüyalara ilişkin değerlendirmeleri bu tür rüyalarla ilgilidir. Psikanalizde rüyaların aşkın bir boyutu olduğu ile daha ziyade C. G. Jung ilgilenmiş, kendi gördüğü rüyalar dahil rüyalardaki semboller ve kolektif bilinç üzerinde durmuştur.
  3. Şeytanî rüyalar: Şeytanın etkisiyle (tahvifu’ş-şeytan) insanda meydana gelen çağrışım ve bu tesirin meydana getirdiği hayâl ve sanrılardır.

Birinci türden rüyalar ilâhî bir kaynağa sahip olduğundan, zaman üstü bir boyuttan yansırlar. Dolayısıyla dünyada henüz meydana gelmemiş olaylar için bir işaret ve öngörü ifade ederler. Buhârî’nin rivayetinde nübüvvetten bir parça olan bu tür rüyaların yalan olamayacağı kaydı vardır. Ancak iki ve üçüncü tür rüyaların böyle aşkın bir kaynağı olmadığından, gören kişinin bilinçaltını ve sanrılarını göstermenin ötesinde birinci türdeki gibi bir gerçekliği yoktur. Nefis veya şeytandan kaynaklanan bu tür karmaşık düşlere Kur’an “adgâs u ahlâm” demektedir.

İbnü’lArabî‘ye göre idrak için asıl olan duyudur ve uyanıkken duyu ile gerçekleşen idraktir. İnsanın hayâl yetisi, idrâkin gerçekleşmesinde duyuya tâbidir. İbnü ‘l-Arabî’ye göre Allah’ın rüya ile görevli bir meleği vardır. “er-Rûh” diye isimlendirilen bu melek, en yakın yüce boyutun (:semau’d-dünyâ) altındadır. İnsan, uyuduğunda bu melekle irtibat kurar ve onun elindeki sûretleri yine bu meleğin verdiği feyz ile kendi hayâlinde idrak eder. Böylece evrenin ekranı levh-i mahfûzdan yansıyan bilgiler öncelikle yüce âlemlere, oradan insana yansır. İnsan uyanıkken dış duyularıyla meşguldür. Bu yüzden uyanıkken bu mertebe ile irtibat kuramaz.

İbnü’l-Arabi ye göre rüyadaki şeyin gerçekleşmesi, ta’birine bağlı olunca, rüyanın kimselere anlaşılmaması önem kazanmıştır. Bu nedenle “rüyanın akıllı ve dost olan kimseye anlatılması” gerektiğini belirtmektedir.

Bilindiği gibi Yusuf Suresi’ndeki diyaloglarda bunu işaret etmektedir.

  • İdrakte asıl olan duyu olduğuna göre, vahiy neden duyu düzeyinde değil de rüya ile hayal mertebesinde başlamıştır?

Rüyalar, İbnü’l-Arabi’nin tasavvufi düşüncesinde derin bir yer tutar ve onun eserlerinde rüyaların manevi anlamları, insanın ruhsal yolculuğundaki yeri üzerinde yoğunlaşılır. İbnü’l-Arabi, rüyaları sadece birer bilinçaltı yansıması veya rastlantısal zihinsel süreçler olarak değil, aynı zamanda ilahi birer mesaj ve manevi birer rehber olarak kabul etmiştir. Rüyalar, onun tasavvufi anlayışına göre, insanın daha derin bir içsel uyanışa geçişi, hakikatle yüzleşmesi ve Tanrı ile olan bağını güçlendirmesi için önemli bir araçtır.

İbnü’l-Arabi’nin bakış açısına göre, rüyalar bir tür manevi rehberlik sunar. İnsan, günlük yaşamındaki karışıklıklardan ve dışsal etkilerden uzaklaşarak rüyalarındaki mesajları anlamaya çalıştığında, aslında kendi iç yolculuğunda bir adım daha atmış olur. Rüyalar, insanı kendisiyle, içsel dünyasıyla ve Tanrı ile daha derin bir bağlantıya davet eder.

Rüyalar, İbnü’l-Arabi’nin düşüncesinde sadece bilinçaltı süreçlerin bir yansıması değil, aynı zamanda ilahi mesajların ve manevi rehberliğin bir aracı olarak kabul edilir. İbnü’l-Arabi’nin rüya anlayışı, ilahi hikmet ve içsel uyanış yolunda önemli bir yer tutar. Rüyalar, insanın Tanrı ile olan ilişkisini daha derin bir şekilde anlamasına yardımcı olur ve insanın içsel dünyasında keşfe çıkmasını sağlar. Bu bakış açısı, İbnü’l-Arabi’nin tasavvufi düşüncesinin ne kadar kapsamlı ve çok yönlü olduğunu, aynı zamanda insanın manevi yolculuğunun her aşamasında bir rehberliğe ihtiyaç duyduğunu gösterir.

Birinci bölümünde İbnü’l-Arabi’nin rüyalara dair yaptığı değerlendirmeler, ikinci bölümünde ise sayı ile varlık arasında kurulan irtibat üzerinde durulan “İbnü’l-Arabi – Sayılar ve Rüyalar” isimli bu eser, İbnü’l-Arabi’nin sayıları ve rüyaları nasıl bir irtibat üzerinden ele aldığını anlamamızda oldukça aydınlatıcı ve bilgilendiricidir.

Sayfalar: 1 2

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin