“Bir arif, kendi hakikatine arif olduğu zaman, bir itikada bağlanıp, diğerlerini reddetmez…”
— Hazret-i Şeyhü’l-Ekber, Fütühat-ı Mekkiyye
Merhaba,
Eğer, “Ârifin, kendi hakikatine ârif olması ne şekilde hâsıl olur?” diye sorulacak olursa, şöyle cevap veririz: Kendi hakikatine vâsıl olmuş ârif-i billâh bir zâta, cân u gönülden tabii olup, onun ahlakıyla ahlaklanarak olur. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Beni bulmak isterseniz, beni bulmuş kullarımın eteğine yapışsın. Onlar size vesile olup, sizi bana ulaştırırlar.” buyrulmuştur. Kişi, onlara hizmet etmekle kendini bilip, nereden gelip nereye gideceğini, niçin gelip ve halen ne makamda olduğunu bilir.
Bu aleme gelmekten maksat, Hakk’ı bilmektir. Hadis-i kudside de, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve beni bilsinler diye bu halkı yarattım.” buyrulmuştur.
Kişi kendi nefsine arif olmayınca, Hakk’ı bilmek mümkün değildir. Hadis-i şerifte, “Her kim nefsini bilirse, Rabbine arif olur.” denilmiştir.
Nefsini bilmek makamında, yedi tavır müşahede edilmiştir.
Ne Hakk’a, ne de zuhur ettiği âlemlere bir son vardır. Fakat âlemleri anlatabilmek için sayısının, toplu olarak (küll) on sekiz, parçaları (cüz’) itibariyle on sekiz bin olduğu söylenmiştir. Nitekim İbn Abbâs radıyallâhu anh hazretleri, Rasûl-i Ekrem aleyhi’s-salâtu ve’s-şelâmdan şöyle rivâyet eder: “Cenâb-ı Hakk’ın on sekiz bin âlemi vardır ve bu gördüğünüz dünya, o âlemlerden sadece bir tanesidir.” Bu âlemlerin hepsi, beş mertebede (Hazarât-l Hamse) toplanır.
- Mutlak Gayb
- Ceberut Alemi
- Meleküt-Alemi
- Mutlak Şühüd
- Kamil İnsan
Kâmil insan, buraya kadar zikredilen mertebe ve âlemlerin hepsini kapsayıp kendisinde toplar. En yüce isim (ism-i nizam) makamındadır. İsm-i a ‘zam’ın tüm ilâhî isimleri kendisinde toplaması gibi, kâmil insan da, mülk, melekût, ceberût ve lâhût âlemlerinin hepsini kendisinde toplar. Zâhirde ve bâtında, kâmil insanın kuşatmadığı, zâtî âyetlerin sırrıyla hükmetmediği bir şey yoktur. Hattâ belki o aynısıdır. Nitekim Hazret-i Ali kerremallâhuvechehu buyurur:
Kendini küçük bir cürm zannedersin.
Oysa en büyük alem sende gizlidir.
Eğer bir kâmil mürşide vâsıl olup, nefsine ârif olsaydım, her şeyi sende ve seni her şeyde, hattâ her şeyin sen olduğunu yakînen bilirdin.
On sekiz bin âlemin bir havan içinde dövülüp macun hâline getirildiğini ve bundan bir şey yapıldığını farz etsek, o nesne kâmil insan olurdu. Kâmil insanı on sekiz bin âlemi, on sekiz bin gözle seyreder. Her bir âleme dâhil olup, o âlemi oraya has bir gözle seyreder. Gözle görülür şeyleri zâhir gözüyle, akledilebilir şeyleri akıl gözüyle, mânâları da kalp gözüyle seyreder. Diğerlerini buna kıyas et. Zâhir gözlerle mânâların seyredilebileceğini zannedenlerin, şüphe içinde kaldıkları ehline mâlumdur.
Gayb âlemini seyretmek için Hakkânî bir göz gerektir. On sekiz bin âlem olduğunu söyleyenler şöyle itibar etmişlerdir: Küllî akıl, küllî nefs (bu ikisine, kalem ve levh de denilmiştir), arş, kürs, yedi semâ, dört unsur ve üç tabiat âlemi (madenler, bitkiler, hayvanlar). Bunların toplamı on sekiz eder ve külliyâttır. Parçaları itibariyle biner sayılmışlardır. Bu sebeple on sekiz bin âlem denilmiştir. Hakikatte ise, âlemlere bir sınır çizilemez.
Burada faydalı bir bilgi verelim: Yeryüzünde olan mahlûkat, denizlerde olanın onda biri kadardır. Yeryüzünde ve denizlerde olan, gökyüzünde olanın onda biri kadardır. Yeryüzünde, denizlerde, gökyüzünde olan mahlûkat toplansa, birinci kat gökteki meleklerin onda biri kadardır. Yeryüzünde, denizlerde, gökyüzünde ve birinci kat gökte olanlar toplansa, ikinci kat gökte olanların onda biri kadardır. Diğerlerini buna kıyas et; Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kat semâya kadar bu şekilde devam eden Yedi kat yerde ve yedi kat gökte olan mahlûkat ve melekler, kürsîde olan meleklerin onda biri kadardır. “O’nun kürsüsü gökleri Üç yeri İçine alır, buyurulmuştur. Kürsîde, yedi kat göklerde yedi kat yerlerde ve denizlerde olanlar, arşın bir köşesinde olan meleklerin onda biri kadardır. Bu sayılanların tamamı, arş üzerindeki müheymin meleklerinin onda biri kadardır. Müheymin melekleri, Cenâb-l Hakk onları yarattığından beri gözlerini Hakk’ın cemâlinden bir an ayırmamış ve cemâlullahın güzelliğine hayran olmuşlardır, Ne kendilerinden, ne de başkalarından haberleri vardır. Ne âlemin, ne Âdem’in ve ne de İblîs’in yaratıldığını bilirler. Cenâb-ı Hakk’ın yüce bir meleği vardır, ismine ruh derler. Başında sayısız saçlar vardır. Anlatılan bütün melekler, yer ve gök, o meleğe nispetle, bir insanın elindeki veya saçına takılmış inci tanesi gibidir.
Cenab-ı Hakk, emriyle bütün bu varlığı bir lokma etseydi; kamil insan, boğazından bir nesne geçtiğini hissetmezdi. Anlatılanların hepsi, melek veya felek, kamil insanın kalbine konulsaydı, var mıdır, yok mudur hissetmezdi.
Gönül, yerlere, göklere, arşa ve kürse sığmayan Allah’ı içine sığdırmıştır. Hadis-i kudside, “Yerlerime ve göklerime sığmam ama mü’min kulumun kalbine sığarım.”
Kalbe sığmaktan murad, o gönlün Hakk’ın cemaline ayna olmasıdır. Birinci mü’min, kamil insan, ikinci mü’min Cenab-ı Hakk’tır. Dolayısıyla “Kamil insanın gönlü, Hakk’ın aynasıdır.” demektir.
Sırrın Sırrı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Sırrın Sırrı, tasavvufun en önemli figürlerinden biri olan Muhyiddin İbn Arabi‘nin eserlerinden biridir. İbn Arabi, İslam dünyasında “Şeyhü’l-Ekber” (Büyük Şeyh) olarak bilinir ve tasavvufî düşüncelerinin derinliğiyle tanınır. Onun düşüncesi, özellikle Vahdet-i Vücud (Varlıkların Birliği) öğretisiyle tanınır ve bu öğretisi, bir insanın Tanrı ile olan ilişkisini, varlık ve yokluk arasındaki ince dengeyi derinlemesine işler.
Sırrın Sırrı, İbn Arabi’nin tasavvufi düşüncelerinin özüdür. Bu eser, hem tasavvufi öğretinin hem de insan ruhunun derinliklerine dair bir keşfe çıkar. İbn Arabi’nin yazdığı eserler, zengin bir dil ve sembolizmle yoğrulmuş, hem edebi hem de felsefi derinliği olan metinlerdir. Sırrın Sırrı da bu bağlamda, bir insanın hakikati ve Tanrı’yı kavrayışını anlatan sembolik bir anlam taşıyan bir eserdir.
İbn Arabi’nin Tasavvuf Düşüncesi ve Vahdet-i Vücud
İbn Arabi’nin en bilinen öğretilerinden biri Vahdet-i Vücud (Varlıkların Birliği) anlayışıdır. Bu anlayışa göre, tüm varlıklar Tanrı’nın yansımasıdır ve aslında tek bir varlık vardır: O da Tanrı’dır. Her şeyin özü Tanrı’dır ve varlıklar, Tanrı’nın farklı suretlerinden başka bir şey değildir. Bu görüş, tasavvufî anlamda insanın Tanrı’ya yakınlaşma arayışında derin bir anlam taşır.
Vahdet-i Vücud, sadece Tanrı ile insan arasında bir birliği değil, aynı zamanda insanın kendi içindeki “ben” ile Tanrı arasındaki birliğe de işaret eder. Bu düşünce, insanın kendi özünü keşfetmesi ve Tanrı’ya olan sevgisiyle içsel bir birlik kurması gerektiğini vurgular. İbn Arabi, tüm varlıkların birbirine bağlı olduğunu ve bu bağlılığın, nihayetinde birliğe gideceğini anlatır.
Sırrın Sırrı ve İbn Arabi’nin İleri Düşüncesi
Sırrın Sırrı, aslında bir anlamda insanın bu içsel yolculuğunu, evrensel bir hakikati anlamasını simgeler. İbn Arabi’nin öğretisi, her bir bireyin özündeki ilahi sırrı bulmasına olanak tanır. İnsan, her şeyin Tanrı’dan bir yansıma olduğunu kavrayarak, içindeki “sırrı” anlamaya başlar. Bu sırrı anlamak ise, insanın Tanrı’ya ulaşma yolundaki en yüksek amaçtır.
İbn Arabi’nin eserleri, birer rehberdir. Bu rehberlik, sadece dini ya da metafiziksel anlamda değil, aynı zamanda insanın içsel bir aydınlanmaya ulaşması için bir yol haritasıdır. Sırrın Sırrı, insanın Tanrı ile birliğe varma yolundaki adımlarını anlamasına yardımcı olur, çünkü her varlıkta Tanrı’nın bir yansıması, bir işareti vardır.
Sırrın Sırrı İbn Arabi’nin derin düşünce yapısının ve tasavvufi anlayışının bir yansımasıdır. Eser, insanın Tanrı ile olan bağını, varlıklar arasındaki derin ilişkiyi ve hakikate ulaşma yolunu anlamada önemli bir rehberdir. İbn Arabi, Sırrın Sırrı aracılığıyla okuyucusuna, her şeyin Tanrı’dan bir yansıma olduğu bilgisini sunarak, insanın içsel yolculuğunda daha derin bir farkındalık yaratmayı amaçlamaktadır. Bu derinlik, sadece dini bir tecrübe değil, aynı zamanda evrensel bir anlayışa doğru atılan bir adımdır.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın