Bilgi, Varlığın bir işlevidir. Bilenin varlığında bir değişme olduğunda, bilmenin doğasında ve miktarında da buna tekabül eden bir değişme olur… 

— Aldous Huxley

Merhaba

Karma‘yla mavi küreye getirilen bilgilerin hepsi araştırarak, hatırlayarak ortaya çıktı… Amaç, öğrendiklerimle Kendi Kuzey Yönümü keşfederek; çekirdekte mevcut olan niyet tohumunun fizik bedende açması için gereken ruhsal egzersizleri yapabilmekti. Ruhsal egzersizleri uygulayanlardan bazıları manevi yaşamda aşama kaydeder… “Okuma” egzersizleri aracılığıyla duayenlerden yaşam tecrübelerinden edindiğim; esneten ve ileriye taşıyan bilgilerin hepsini zihnimde tutarak; her bir kitap için kitapevi sahaf tek tek araştırma yaptım. İşte özlemle beklediğim kitaplardan biri de Aldous Huxley’in eseri Kadim Felsefe.

KADIM FELSEFE —bu ifade Leibniz tarafından kullanıma sokulmuştur; fakat ifadenin işaret ettiği kavram —şeylerin, yaşamların ve zihinlerin dünyasından daha hakiki bir ilahi Gerçekliği; tanıyan metafizik; ruhta, ilahi Gerçekliğe benzer, hatta onunla özdeş bir şey bulan ruhbilim; insanın nihai ereğini, tüm varlığın içkin ve aşkın ilkesinin bilgisinde bulan etik— ezeli ve evrenseldir. Kadim Felsefe’nin esası, dünyanın tüm bölgelerindeki ilkel insanların geleneksel kültürleri arasında bulunabilir ve bütünüyle gelişmiş biçimleriyle, her bir semavî dinin içinde bir yere sahiptir. Bu En Yüksek Ortak Faktör’ün, tüm önceki ve sonraki teolojilerin içindeki bir biçimi, ‘ilk defa yirmi beş yüzyıl kadar önce yazıya dökülmüştür ve bu tüketilemez konu o zamandan bu yana, her dinî geleneğin kendine has bakış açısından, Asya ve Avrupa’nın tüm başlıca dillerinde tekrar tekrar işlenmiştir.

“Bilgi, Varlığın bir işlevidir. Bilenin varlığında bir değişme olduğunda, bilmenin doğasında ve miktarında da buna tekabül eden bir değişme olur.” 

Bilenin fizyolojik ya da entelektüel varlığındaki değişimler, bilenin bilgisini etkileyen biricik şeyler değildir. Bildiğimiz şey; aynı zamanda, ahlaki varlıklar olarak, kendimizden yaratmayı seçtiğimiz şeye de bağlıdır. “Pratik,” William James‘in ifadesiyle, “teorik ufkumuzu değiştirebilir ve bunu çift yönlü bir yoldan yapar: Yeni dünyalara götürebilir ve bize yeni güçler verebilir. Olduğumuz gibi kalmakla asla elde edemeyeceğimiz bilgiye, ahlâken ulaşabileceğimiz büyük güçlerin ve yüce bir yaşamın sonucu olarak varılabilir.” Konuyu kısaca özetlemek gerekirse, “

“Kalpleri saf olanlar kutsanmıştır, zira onlar ‘Tanrı’yı göreceklerdir.”

Bu kitap, tekrar ediyorum, Kadim Felsefe’nin bir antolojisidir; fakat, bir antoloji olmasına rağmen, profesyonel edebiyatçıların yazılarından sadece birkaç alıntı içermekte, ve bir felsefeyi örnekliyor olmasına rağmen, meslekten filozofların yazdığı hemen hemen hiçbir şeye yer vermemektedir. Bunun nedeni çok basittir. Kadim Felsefe, esasen, şeylerin, hayatların ve zihinlerin çok yüzlü dünyasından daha hakiki olan tek tanrısal Gerçeklikle ilgilenir. Fakat bu tek Gerçekliğin doğası öyledir ki, kendilerini sevgi dolu, kalben saf ve ruhen Tanrı’ya muhtaç kılarak bazı şartları yerine getirmeyi seçmiş olanlar dışında kimse tarafından doğrudan ve anında idrak edilemez. Bu niçin böyle olmak zorundadır? Bilmiyoruz. Sevsek de sevmesek de, inanılmaz ya da ihtimal dışı görünseler de, bu, kabul etmemiz gereken gerçeklerden sadece biridir. Gündelik deneyimimiz dahilinde hiçbir şey bize suyun hidrojen ve oksijenden oluştuğunu düşünmemiz için bir neden sunmaz, ancak suyu bazı çok zorlu işlemlere tâbi tuttuğumuzda yapıtaşı elementlerinin doğası ortaya çıkar. Benzer bir şekilde, gündelik deneyimimiz içinde hiçbir şey, ortalama insanın zihninin, bileşenlerinden biri olarak, bizim çok yüzlü dünyamızdan daha hakiki bir Gerçekliği andıran ya da onunla özdeş bir şeye sahip olduğunu düşünmemiz için çok fazla neden sunmaz. Ancak aynı şekilde bazı çok zorlu işlemlere tâbi tutulduğunda, zihin de, —en azından zihni kısmen bir araya getiren tanrısal öğe— sadece kendisine değil, dışarıdaki davranıştaki yansıması vasıtasıyla diğer zihinlerde de görülür. Maddenin özel doğasını ve barındırdığı potansiyeli ancak fiziksel deneyler yaparak keşfedebiliriz. Zihnin özel doğasını ve potansiyellerini ise ancak ruhbilimsel ve ahlaki deneyler yaparak keşfedebiliriz. Bedenselliğe dayalı ortalama yaşamın sıradan şartlarında zihnin bu potansiyelleri gizli kalır ve ortaya çıkmaz. Eğer bunları gerçekleştireceksek, deneyimin deneysel açıdan geçerli olduğunu kanıtladığı belli şartların yerine getirmeli ve belli kurallara itaat etmeliyiz. 

Kadim felsefeyi ilk elden yorumlayan insanlara “ermiş, “peygamber”, “bilge” ya da “aydınlanmış olan” gibi isimler vermişlerdir. Bahsettikleri şeyleri bildiklerini düşündürtecek haklı sebepten dolayı, Aldous Huxley meslekten filozoflara ya da edebiyatçılara değil, ağırlıklı olarak bu insanlara başvurmuş.

Nihai Gerçeklik, kendilerini sevgi dolu, temiz kalpli ve ruhen Tanrı’ya muhtaç kılmış insanlar haricinde açıkça ve aracısız kavranamaz. Bu böyle olduğu için, iyi sıradan ve yenilenmemiş insanların deneyimine dayalı bir teolojinin son derece güçsüz inanç taşımak durumunda olması pek de şaşırtıcı değildir. Bu tip bir deneysel teoloji, çıplak gözlü gözlemcilerin deneyimine dayanan bir deneysel astronomiyle tam olarak aynı dayanak noktasına sahiptir. Desteksiz gözle; Avcı takımyıldızı içinde küçük, zayıf bir leke algılanabilir, ve hiç kuşkusuz görkemli bir kozmolojik teori bu lekenin gözlemlenmesi temeline dayandırılabilir. Fakat böylesi kuramlaştırmalar ne kadar çok ve ne kadar ustaca yapılmış olursa olgusun, biz galaktik ya da galaksi-dışı nebulalar hakkında, hiçbir zaman iyi bir teleskop, fotoğraf makinesi ve tayfölçer yoluyla doğrudan gözlemin anlatabileceği kadar çok şey anlatamaz.  Benzer biçimde, çok katmanlı dünyanın sıradan; yenilenmemiş deneyimi içinde belli belirsiz yakalanabilecek böylesi ipuçları hakkındaki hiçbir kuramsallaştırma, bize, tanrısal Gerçeklik hakkında, kayıtsızlık, iyilik ve alçakgönüllülük içindeki bir zihin tarafından dolaysızca idrak edilebileceği kadar çok şey anlatamaz.

Eğer kişinin kendisi bir bilge ya da aziz değilse, yapabileceği en iyi şey, insani varoluş biçimlerini ıslah ettikleri için, tür ve miktar olarak beşere özgü bilgiden daha fazlasını bilmeye ehil olmuş insanların eserlerini incelemektir.

KADİM FELSEFE’yi incelerken, aşağıdan, pratik ve ahlâkla; ya da tepeden, metafizik hakikatlerin bir değerlendirilmesiyle; ya da son olarak, ortadan, zihin ve maddenin, eylem ve düşüncenin, insan psikolojisi içinde bir buluşma noktasına sahip oldukları yerden başlayabiliriz.

Aşağıdaki kapı, katî biçimde pratik öğretmenler tarafından tercih edilendir: Gautama Buddha gibi, spekülasyonlarla yapacak bir şeyi olmayan ve birincil amacı insanların kalplerindeki çirkin açgözlülük, hırs ye karasevda yangınlarını söndürmek olan kişiler tarafından. Üstteki kapıdan, meslekleri düşünmek ve fikir yürütmek olanlar geçer: Doğuştan filozoflar ve teologlar.

Orta kapı, “ruhani din” olarak adlandırılan şeyin yorumcularını geçtiği kapıdır —Hindistan’ın zahit tefekkür ehli, İslam’ın Tasavvuf ehli, geç dönem Orta Çağ’ın Katolik gizemcileri, Protestan geleneğinde Denk ve Franck ve Castellio gibi insanlar ve Everard, John Smith, ilk Quaker’lar ve William Law gibileri. 

Bu kitabın ana konusuna, girişimizi, sadece merkezî bir kapı olduğu için bu orta kapıdan yapacağız. Kadim Felsefe’nin psikolojisinin kaynağı metafiziktir ve sonucu, karakteristik bir yaşam tarzı ve bir etik sistemdir. Doktrinin bu orta noktasından başlayarak, bu iki yönden birinde ilerlemek, zihin için kolaydır.

Bu bölümde dikkatimizi, geleneksel psikolojinin sadece tek bir özelliğiyle sınırlandıracağız —en önemli, Kadim Felsefe’nin tüm yorumcuları tarafından en çok ısrarla vurgulanan ve eklemeliyiz ki en aç psikolojik olan bir özelliğiyle. Zira bu bölümde örneklenerek doktrin, psikolojiden ziyade otolojiye, aittir —kişisel egonun değil, belirli, bireyleşmiş benlerin derinindeki, ilahî nedenle özdeş, ya da en azından ona benzer ebedi Ben’in bilimine. Böylesi bir bilginin gerekli şartlarını yerine getirmiş olanların doğrudan deneyimine dayanan bu öğreti, en kısa ve öz haliyle şu Sanskritçe formülde ifade edilmiştir: tat tvam asi (‘Sen O’sun); Atman, ya da içkin ebedi Ben, Brahman’la, tüm varoluşun Mutlak Prensibiyle birdir; ve her insanın nihai ereği, gerçeği kendi adına keşfetmek, gerçekte kim olduğunu öğrenmektir.

“Tanrı her şeyin ne kadar içindeyse, o kadar dışındadır.  Tanrı ne kadar içerideyse, o kadar dışarıdadır.” Eckhart

Kadim Felsefe, şeylerin ruhani ilkesini, sadece ruhun içinde değil, aynı zamanda dışarıda dünyada da ve dünyanın ve ruhun ötesinde, onun aşkın öteliğinde- “cennette”- bilmenin makbul ve gerçekte gerekli olduğunu öğretir. 

“Sen” olan ‘”O”nu bilmeyi isteyen kişi üç yoldan herhangi birinde çalışmaya koyulabilir.

Kendi özel sen’inin içine doğru bakarak başlayabilir ve bir “kendine ölme” süreci yoluyla —akıl yürüten kendine, arzulayan kendine, hisseden kendine— nihayet Kendinin bilgisine, Tanrı’nın içerideki Krallığına ulaşabilir. Ya da kendi dışında var olan senler’le başlayarak, onların Tanrı’yla, ve ‘Tanrı yoluyla, birbirleriyle ve kendi varlığıyla temel birliğini idrak etmeye çalışabilir. Ya da son olarak (ki bu hiç şüphesiz en iyi yoldur), nihai O’na hem içeriden hem de dışarıdan yaklaşmayı deneyebilir ve böylece Tanrı’nın, deneysel anlamda, hem kendi sen’inin hem de canlı ya da cansız, diğer sen’lerin aynı anda ortak ilkesi olduğunu idrak edebilir. Tümüyle aydınlanmış insan, Yasa sayesinde “Tanrı’nın kendi ruhunun en derin ve en merkezi kısmında var olduğunu” bilir.

“Her şeyde sadece Bir’i ara; seni yoldan çıkaran ikincidir.” Kebir

“Tanrı’dan Tanrı’ya gittim, her ikisi de benim içimdeki benden “Ey sen, bensin” diye bağırana kadar.” Bayezıd-i Bistami

Bu sufi hakkında alıntılamaya değer iki anekdot var. Bayezıd-ı Bistami, kaç yaşında olduğunu sorduklarında, “Dört yaşımdayım,” diye cevap verir. “Nasıl olabilir?” dediklerinde “Yetmiş yıl dünya Tanrı’yı bana görünmez kılmıştı, ama son dört yılda O’nu gördüm. Kişinin perdelenmiş olduğu dönem onun yaşamına ait değildir,” der. Başka bir öyküde biri kapısını çalar ve “Bayezid burada mı?” diye sorar. Bayezid-ı Bistami “Burada Tanrı’dan başka kimse yok?” diye cevap verir.

ÇIKIŞ noktamız ruhbilimsel “Sen O’sun” doktriniydi. Şimdi doğal olarak karşımıza çıkan soru, metafizik bir sorudur: Sen’in, benzer olduğunu keşfedebileceği “O” nedir?

Bu soruya, tam anlamıyla gelişmiş Kadim Felsefe, tüm zamanlarda ve mekânlarda, temel olarak aynı cevabı vermiştir. Tüm varoluşun tanrısal İlkesi, mantıksal düşünce çerçevesinde betimlenemez; o, (belli koşullarda) insanoğlu tarafından dolaysızca deneyimlenmeye ve gerçekleştirilmeye uygun bir manevi Mutlaktır.

Kadim Felsefe’nin tüm yorumlarında paradoksların sıklığının, sözel aşırılığın, hatta bazen dine saygısızlık gibi görünen ifadelerin yer almasının sebebi budur. Henüz hiç kimse, tanrısal İlke ve onun tezahürü olarak tahayyül edilen dünya hakkında, kendisi aracılığıyla tutarlı bir şekilde konuşabileceğimiz bir Ruhsal Matematik icat etmemiştir. Bu yüzden, şimdilik, bir deneyim düzenini, başka ve son derece farklı bir düzenin gerçekleriyle ilgili bir sembol sistemi çerçevesinde açıklamaya mecbur edilenlerin dilbilimsel tuhaflıklarına hoşgörü göstermek durumundayız.

O halde, şimdiye kadar, Kadim Felsefe’nin tam olarak yeterli bir ifadesi söz konusu olduğunda, karşımızda nihayetinde çözümsüz olan, anlambilimsel bir sorun vardır. Bu gerçek, Kadim Felsefe’nin kesin ifadelerini okuyanların hepsinin sürekli aklında olmalıdır. Ancak bu yolla, belli belirsiz bile olsa neden bahsedildiğini anlayabiliriz. Örneğin, aşkın ve içkin tanrısal İlkenin şu negatif tanımlarını düşünelim. Eckhart’ınkiler gibi beyanlarda, Tanrı, hiçliğe denk olarak tanımlanmıştır. Ve belirli bir bakımdan, bu tanım doğrudur, zira Tanrı hiçbir şeydir. Scotus Erigena’nın kullandığı bir tümcede, Tanrı bir -‘ne’ değildir; O, bir O’dur. Diğer bir deyişle, tanrısal ilkeye, orada olarak işaret edilebilir, fakat o nitelik sahibi olarak tanımlanamaz. Bu, İlke hakkındaki mantıksal bilgimizin, tüm çıkarımsal bilgi gibi, aracısız bir tanışıklıktan bir ya da birçok kademe ötede bir şey olmakla kalmadığı, dilimizin ve standart düşünce modellerimizin doğası dolayısıyla, paradoksal bir bilgi de olduğu anlamına gelmektedir. İlke’nin doğrudan bilgisine birlik haricinde sahip olunamaz ve birlik de, ancak “sen”i “O”ndan ayıran bariyer olan, kendini önemseyen egonun yok edilmesiyle elde edilebilir.

Tanrı’nın insan şeklinde bedenlenebilmesi doktrini, Kadim Felsefe’nin başlıca tarihsel yorumlarının çoğunda bulunur — Hinduizmde, Mahayana Budizminde, Hıristiyanlık’ta ve Peygamber’in ebedi Akıl’la eş tutulduğu Mutasavvıfların İslam anlayışında.

Tanrısal Akıl’ın, ebediyetten zamana geçiş sebebi, bedensel biçimlerini aldığı varlıkların, zamanın dışına çıkıp ebediyete geçiş yapmalarına yardım etmekten başka bir şey değildir.

“Görünmez Tanrı’yı tene bürünüp görünür olmaya ve insanların karşısında dile gelmeye iten ana nedenin sadece dünyevi açıdan sevebilen tensel insanları, büründüğü vücuda duyacakları sağlıklı sevgiye ve sonrasında da, azar azar, ruhsal sevgiye yöneltmek olduğunu düşünüyorum.” Aziz Bernard

Atomdan yukarıya doğru, en iyi şekilde organize edilmiş canlı bedenlere ve bitimli zihinlerin en yücesine kadar her bireysel varlık, Rene Guenon’un ifadesiyle, ezeli Uluhiyetin bir ışınının, aynı Uluhiyetin yaratıcı enerjisinin farklılaşmış, yaratıklardaki yayılımlarından biriyle buluştuğu bir nokta olarak düşünülebilir. Yaratık, yaratık olarak, kendi varlığının tanrısal ilkesini keşfetmek için yeterli zekâdan yoksunluğu bağlamında Tanrı’dan çok uzakta olabilir. Fakat ebedi özünde yaratık —yaratılmışlığın ve ezeli Uluhiyet’in buluşma yeri olarak— ilahi Gerçekliğin tümüyle ve ebediyen var olduğu sonsuz sayıdaki noktalardan biridir. Bu yüzden, akıl sahibi varlıklar tanrısal likenin birleştirici bilgisine varabilir ve akılsız ve cansız varlıklar, akıl sahibi varlıklara, Tanrı’nın kendi maddi biçimlerindeki varlığının tamlığını sergileyebilirler. Şairin ya da ressamın doğada tanrısal olanı görmesi, tapınanın kutsal nesnedeki, simgedeki ya da imgedeki yüce varlığın farkında olması, tamamen öznel şeyler değildir.

Samsara ile Nirvana’nın ve zaman ile ebediyetin, aynı ve tek bir şey haline geldiği insanın psikolojisinin en iyi anlatımını Mahayana’nın ve özellikle Zen Budizminin literatüründe bulabiliriz. Belki de başka herhangi bir dinden daha sistematik bir şekilde, Uzak Doğu’nun Budizmi, ruhani Bilgiye giden yolu zirveleriyle olduğu kadar tamlığıyla, ruhta ve ruh yoluyla olduğu kadar dünyada ve dünya yoluyla öğretmektedir. Bu bağlamda, çok önemli bir gerçeğe işaret edebiliriz: Çin ve Japonya’nın eşsiz manzara resmi, özünde, Taoculuk ve Zen Budizminden esinli dinî bir sanattı; Avrupa’da, tam aksine, manzara resmi ve “doğaya tapınan” şiirler, Hıristiyanlık çöküşte olduğu zaman yükselen seküler sanatlardı ve Hıristiyan ideallerinden pekaz ilham almış ya da hiç ilham almamışlardı.

Aristoteles ve Kadim Felsefe’nin büyük dinsel gelenekler içindeki yorumcuları arasında şu muazzam fark vardır: Aristoteles öncelikle kozmolojiyle ilgiliydi, Kadim Filozoflar öncelikle kurtuluş ve aydınlanmayla ilgilidirler: Aristoteles, ilk hareket ettiren hakkında dışarıdan ve teorik açıdan bilgilenmekle yetinir; Kadim Felsefe’nin düşünürlerinin amacı onun dolaysızca farkında olmak, onu birleştirici biçimde bilmekti ki böylece onlar ve diğerleri sahiden hareket ettirilemez Olan olabilsinler. Bu birleştirici bilgi, zirvelerdeki bilgi olabilir, ya da tamlıktaki bilgi olabilir ya da zirvelerdeki ve tamlıktaki eşzamanlı bilgi olabilir. Ruhun zirvelerindeki bilgi, Mahayana Budizmi tarafından yetersiz görülmüş ve reddedilmiştir.

Kadim Felsefe, okumayanlara tavsiye okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. “Burada, kardeşlerim,” der kadim bir Budist yazar, “ağaçların kökleri var, burada boş yerler var, meditasyon yapın.” Hakikat şudur ki, elbette, dünya sadece onu hak etmiş olanlar içindir; zira, Philo’nun ifadesiyle “kişi kendini kozmosun yaratıcısına layık kılmaya muktedir olamasa bile, kendini kozmosa layık kılmaya çalışmakla yükümlüdür. Kendisini, kozmosun doğasına dönüştürmeli ve tabir caizse küçük bir kozmos haline gelmelidir.” Kendilerini dünyanın yaratıcısına layık kılarak (yani bağımlılıklardan kurtulma ve kendilerini tamamen reddetme yoluyla) ya da daha az zahmetli bir şekilde, kendilerini kozmosa layık kılarak (disiplinsiz insan kişiliğinin çok yönlü karışıklığına, düzen ve bir nebze birlik getirerek) dünyayı hak etmemiş olanlar için, dünya, ruhsal açıdan, çok tehlikeli bir yerdir.

Nirvana ve Samsara’nın bir olması, evrenin doğası hakkında bir gerçektir; fakat bu, maneviyatta çok ileri gitmiş ruhlar hariç kimse tarafından bütünüyle anlaşılamayacak ya da doğrudan deneyimlenemeyecek bir gerçektir. Sıradan, iyi, yenilenmemiş insanlar için bu hakikati kulaktan dolma bir şekilde kabul etmek ve pratikte bu hakikate göre davranmak, sadece felakete davetiye çıkarmaktır.

Mistikleri, sadece ruhun ve onun kapasitesi ve kusurları hakkındaki bilgimizin nihaî kaynağı olarak değil aynı zamanda insan toplumlarını çürümekten koruyan tuz olarak gören El-Gazali de benzer görüşler dile getirir. “Filozoflar çağında,” diye yazar El-Gazali, “diğer tüm çağlarda olduğu gibi, bu ateşli mistiklerden birkaç tanesi mevcuttu. Tanrı, bu dünyayı onlardan mahrum bırakmaz, zira onlar bu dünyayı ayakta tutanlardır”. Bu insanlar, kendilerine ölerek ebedi esine ehil hale gelen ve böylece, yenilenmemiş tabiatları Ruh’un nazik dokunuşlarına kapalı olanlara ilahi inayetin ulaşacağı araçlara dönüştürülenlerdir.

Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret, Edebiyat ve Bilim, Algı Kapıları’nın yazarı Aldous Huxley, Kadim Felsefe’de okurlarını Doğu ve Batı’nın eskimeyen felsefi ve dini geleneklerinde eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Kitap Eckhart ve Buddha’dan Gazali ve Mevlana’ya kadar, içsel aydınlanmanın en önemli üstatlarından yapılan alıntılarla çok önemli bir antoloji görevi de görüyor.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin