Yazarın rolü, zor görevden ayrı düşünülemez. Yazar, tanım itibariyle tarihi oluşturanların değil, tarihe boyun eğenlerin hizmetindedir. Tarihi oluşturanlara boyun eğerse yalnızlaşır ve sanatından ayrı düşer...”

— Albert Camus

Merhaba

Yaratmak, bugün tehlike arz eden bir eylemdir ve sanatçının her eseri eylem niteliğindedir…

Sanat salt estetik bir mesele değil, aynı zamanda bir direniştir. Camus’nun 1957’de gerçekleştirdiği Nobel konuşması ile Uppsala Üniversitesi’nde verdiği konferansı bir araya getiren bu kitap, eserlerini 20. yüzyılın büyük tarihi değişimleri sırasında inşa eden sanatçıların karşı karşıya geldiği güçlükleri ve onların toplumdaki yerini tartışıyor. Yaratma Tehlikesi, “sanat için sanat” ve gerçekçi sanat yaklaşımlarını irdeleyen, her çağın sanatçısına yönelik yankı uyandırıcı bir direniş çağrısı.

Albert Camus, Nobel ödül töreni yemeği sonrası, Stockholm’daki Hotel de Ville’de bu konuşmayı gerçekleşmiştir.

Bağımsız akademinizin bana bahşettiği onur karşısında ne kadar derin bir minnet duyduğumu anlatmam güç. Bu ödüle gerçekten layık olup olmadığımı düşündüğümde, minnet duygum bir kat daha artıyor. Herkes, bilhassa her sanatçı başkaları tarafından tanınmayı arzular. Bu arzuyu elbet ben de paylaşıyorum. Fakat kararınızı duyduğumda, bu haberin yankılarının  kişiliğim üzerindeki olası etkilerini düşünmeden edemedim. Hâlâ genç sayılabilecek, zenginliğini şüphelerine borçlu, eserlerini inşa etmeye devam eden ve hayatını, çalışmalarının yalnızlığında ya da dostluklarının sığınağında tek başına sürdürmeye alışmış biri, kendini birdenbire parlak bir ışığın altında bulunca nasıl şaşkınlık duygusuna kapılmaz ki? Avrupa’daki en büyük yazarların sessizliğe mahkûm edildiği bir dönemde, kendi ülkesi sonu gelmeyen acılarla çalkalanırken böyle bir onura nail olan kişinin kalbinde başka ne tür duygular uyanabilirdi?

Ruhum, işte buna benzer karmaşa ve sıkıntılarla çalkalandı. Yeniden huzura kavuşmak için, bana fazlasıyla cömert davranan bu yazgıyı kabullenmem gerekti. Bu yazgının beklentilerini, yalnızca başardığım şeylere dayanarak karşılayamayacağımdan, yaşamım boyunca beni en zor koşullarda destekleyen şeylerden, yani yazarlık ve sanatla ilgili düşüncelerimden yardım aldım.

Sanatım olmadan yaşamımı sürdürebileceğimi düşünemiyorum. Yine de bu sanatı hiçbir zaman her şeyin üstünde tutmadım. Ona ihtiyaç duyuyorsam bunun nedeni, sanatın insanlardan ayrı tutulamaması ve herkesle eşit bir yaşam sürmeme izin vermesidir. Sanat, bana göre kişisel bir zevk ürünü değil de insanların sahip olduğu ortak acıların ve zevklerin ayrıcalıklı bir tasvirini sunarak onların duygularına hitap etme biçimidir. Sanat, sanatçıyı inzivasından çıkmaya zorlar; onun en alçakgönüllü ve evrensel hakikate boyun eğmesini sağlar. Kendisini farklı hissettiği için sanatçı olmayı seçen kişi, sanatını ve başkalarıyla arasındaki farklılığı, herkesle paylaştığı ortak nitelikleri öne çıkararak zenginleştirebileceğini bilir. Sanatçı, vazgeçemediği güzellik ideali ve kendini tamamıyla koparamadığı toplum arasında, kendisi ve başkaları arasındaki bu daimî geliş gidişte kim olduğunu keşfeder. Bu yüzden gerçek sanatçılar hiçbir şeyi küçümsemez; kesin bir hüküm vermek yerine anlamaya çalışır ve birinin yanında yer alacaksa da bu yalnızca, Nietzsche’nin deyişiyle hâkimlerin değil’ işçi ya da entelektüellerden oluşan yaratıcıların hükmedeceği toplumun yanı olabilir.

Yazarın rolü, zor görevden ayrı düşünülemez. Yazar, tanım itibariyle tarihi oluşturanların değil, tarihe boyun eğenlerin hizmetindedir. Tarihi oluşturanlara boyun eğerse yalnızlaşır ve sanatından ayrı düşer.

Böylesi önemli bir görev için hiçbirimiz yeterince mükemmel değiliz. Fakat yazar hayatın tüm koşullarında, bilinmezlik içinde yaşadığı ya da geçici bir ün kazandığı, tiranların demir kafeslerinde süründüğü ya da kendini özgürce ifade edebildiği dönemlerde, mesleğine yücelik kazandıran iki önemli vazifeyi üstlenmesi, yani hakikate ya da özgürlüğe hizmet etmek koşuluyla kendisini meşru kılma gücüne sahip, canlı bir topluluğun parçası olduğunu hissedebilir. Görevi imkân dahilindeki en fazla sayıda insanı bir araya getirmek olduğundan, yazar hükmettiği her alanda yalnızlığı besleyen yalana ve köleliğe karşı olmalıdır. Kişisel zayıflıkları ne olursa olsun, mesleğinin yüceliği, her daim sürdürmesi çaba gerektiren iki farklı angajmana dayanacaktır: bildiği şeyler üzerine yalan söylemeyi reddetmek ve her türlü baskıya karşı direnmek.

Yazmak bana aynı zamanda, aynı tarihe tanıklık eden kişilerle paylaştığım acıları ve umutları elimden geldiğince yüklenme sorumluluğu veriyordu.

Şüphesiz her nesil dünyayı şekillendirmeye kendine görev bilir. Benim neslim bunu yapamayacağının farkındadır ama onun görevi- dünyanın kendi kendini yok etmesine engel olmaya çalışmak- belki de çok daha zordur. Başarısız devrimlerin, akıl almaz teknolojilerin, ölü tanrıların ve tükenmiş ideolojilerin iç içe geçtiği, her şeyi yok edebilecek kapasiteye sahip olup ikna gücünden yoksun vasat iktidarların hüküm sürdüğü, aklın nefrete ve tahakküme hizmet edecek kadar alçaldığı yozlaşmış bir tarihin mirasçısı olan bu nesil, bizadihi yadsımalarına dayanarak yaşamın ve ölümün onurunu, kendi içinde ve çevresinde yeniden tesis etme görevi üstlendi.

Hakikat gizem dolu, elde etmesi zor ama her zaman fethedilmeye hazırdır. Özgürlükse tehlikelidir; heyecan verici olduğu kadar, tecrübe etmesi de zordur.

Kelimeler hiçbir zaman masumca kullanılmaz. Bugün insanların üzerini en kolay çizdiği değer olarak özgürlük de şüphesiz bunun bir örneğidir. Üstün zihinler (her daim iki tür akıl olduğunu düşünmüşümdür; akıllı akıl ve akılsız akıl), özgürlüğün hakiki ilerleme yolunda bir engelden ibaret olduğunu ilke olarak benimsemişlerdir. Ortaya çıkan bu gibi anlamsız görüşlerin nedeniyse, ticaret toplumunun yüz yıldır özgürlüğün tek taraflı, ayrıcalıklı bir kullanıma başvurması, onu görevden çok bir hak olarak görmesi ve ilkesel özgürlüğü hakiki bir baskının hizmetine sokma konusunda çekince duymamasıdır. Öyleyse bu toplumun, sanattan bir özgürleşme aracı değil de sonuçsuz bir egzersiz ve basit bir eğlence ürünü olmasını beklemesi neden şaşırtıcı olsun ki?

1900’lü yılların öncesinde ve sonrasında sorumluluk toplumdan meşakkatli bir kopuş gerektirdiğinden, burjuva Avrupa’sının sanat üreticileri (henüz sanatçı demiyorum) sorumsuzluğa yönelmişlerdir. (Toplumla en sert kopuşu yaşayanlar Rimbaud, Nietzsche ve Strinberg’di ve onların bu kopuş için ödedikleri bedeli biliyoruz.) Söz konusu sorumsuzluğa desten veren “sanat için sanat” teorisi de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Yalnız bir sanatçının eğlencesi olarak değerlendirilebilecek “sanat için sanat” gerçekten de yapay ve soyut bir toplumun yüzeysel sanatıdır. Bu sanat da zamanla salon ya da gösteriş ve soyutlamalarla beslenen, her türlü gerçekliğin yıkımıyla sonuçlanan salt biçimsel bir sanata dönüşür. Sanat özelleştikçe, popülerleşme de gereklilik kazanır.

Bugün yaşamış ve yaşayan milyonlarca sanatçıdan birinin hayatına dair ne bildiğinizi düşünmenizi istiyorum. Evinde beslediği hayvan ya da kaç evlilik yaptığına dair bilgilerin dışında daha derin sanatına dair bilgileri öğrenmemiz gerektiğini hiç düşünüyor musunuz?

Toplumumuzda ünlü olmak isteyen her sanatçı ünlü olacak kişinin kendisi değil, kendi ismini taşıyan bir başkasının olacağının bilincindedir. Fakat eninde sonunda ona yabancı gelecek bu isim, belki de günün birinde içindeki sanatçıyı öldürecektir.

Öyleyse 19. ve 20. yüzyılın Avrupa’sında, örneğin edebiyat alanında yaratılan değerli eserlerin dönemin toplumuna karşı inşa edilmiş olması gerçekten şaşırtıcı mıdır?

Sanatçının eserlerinde tüm dünyaya hitap ederken aynı zamanda tüm insanlığı konu etmesi için herkesin bildiği, müşterek geçeklerden konuşması gerekir. Deniz, yağmur, ihtiyaç, arzu, ölüme karşı savaş; bizi birbirimize bağlayan şeyler bunlardır. Beraber tanık olduğumuz, acısını birlikte çektiğimiz konularda benzerliğimiz daha çok ortaya çıkar. Hayaller insandan insana değişir fakat dünyanın gerçekliği, herkesin ortak gerçekliğidir. Gerçeklik arayışının meşrutiyeti de doğrudan sanatsal serüvene bağlı olmasından gelir.

Bu yüzden gerçekçi olalım. Ya da en azından, şayet mümkünse, bunu deneyelim. Saf gerçekliğin sanatta mümkün olup olmadığını sormamız lazım. Fotoğraf resim için neyse, gerçeklikte sanat için odur. Fotoğraf yeniden üretirken, resim seçimlerde bulunur. Fakat sanat neyi yeniden üretir ve gerçeklik olarak adlandırdığımız şey tam olarak nedir? En iyi fotoğrafların bile yeteri kadar sadık ve gerçekçi olmadığı bir evrende bir insanın yaşamından daha gerçekçi ne vardır ve gerçekçi bir filmle başarılı bir şekilde canlandırmak mümkün müdür? Peki, böyle bir filmi çekmek hangi koşullarda gerçekleştirilebilir?

Bu bağlamda tek gerçekçi sanatçı Tanrı olabilir… Onun dışında kimse gerçeğe ihanet etmeden eser üretemez.

Öyleyse sanat gerçeklikten nasıl vazgeçebilir ya da ona nasıl boyun eğebilir? Sanatçı nasıl işleyeceği konuyu seçiyorsa, işlediği konuda onu seçer.

Yeniden doğuşumuzun bugün cesaretimize ve açık görüşlü olma isteğimize bağlı olduğunu dile getirmek isterim. Ve bu yeni yaşam hepimizin elindedir. Gelecekteki eserler nasıl olursa olsunlar , cesaret ve özgürlükle yaratılmış , tüm yüzyıllara ve tüm uluslara ait binlerce sanatçının gözüpekliğiyle beslenen o sırrı taşıyacaktır.

Yaratma Tehlikesi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Camus‘nün 1957’de gerçekleştirdiği Nobel konuşması ile Uppsala Üniversitesi’nde verdiği konferansı bir araya getiren bu kitap, eserlerini 20. yüzyılın büyük tarihi değişimleri sırasında inşa eden sanatçıların karşı karşıya geldiği güçlükleri ve onların toplumdaki yerini tartışıyor.

Albert Camus ( d. 7 Kasım 1913 – ö. 4 Ocak 1960), Fransız yazar ve filozof. Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir “varoluşçu” ya da “absürdist” olarak tanımlamaz. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak, Rudyard Kipling’den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. 

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin