“Keşfedilmemiş bir gezegen kadar uzaksın kendinden…”
— Emil Michel Cioran
Merhaba
Emil Mihai Cioran, Rumen deneme yazarı ve ahlakçısıdır. Metinlerinde kaygı, nihilizm, Tanrı, kötülük problemi, varlık, çürüme, absürd, tarih ve ütopya gibi temalara eğilir. Savaş sonrası Avrupa düşüncesinin seyrini belirleyen Fransız entelektüel evreninde; varoluşçuluk, postmodernizm ve postyapısalcılık gibi kırılmaların yaşandığı dönemde, Cioran’ın göz kamaştırıcı ve meydan okuyucu tezleri, bu süreçte özgün bir açılım alanı sunar.
Cioran’ın düşünsel izleği, tarihsel pesimizmle yoğrulmuştur. Trajik duyuş, Avrupa felsefe ve edebiyat sahnesinde Homeros’tan Sofokles’e, Herakleitos’tan Schopenhauer’a, oradan da Heidegger ve nihayetinde Cioran’a uzanan bir çizgide yeniden yankılanır. Bu çizgiye göre, insan varoluşunun kırılganlığı ancak kahramanca bir yaşam yoğunluğu ile aşılabilir. Trajik felsefe, Hıristiyanlığın kurtuluş dogmalarıyla ya da modern ideolojilerin ilerlemeci iyimserliğiyle bağdaşmaz. Çünkü modern politik teolojiler, her zaman “bizi bekleyen” bir kurtuluş anlatısını varsayar. Oysa Cioran’a göre, çizgisel zaman ve ilerleme miti, insanın ontolojik acısını bastırmak için inşa edilmiş naif yalanlardır.
Yurtsuzluk ve Dilin Sürgünü
Cioran’ın 1937’de Paris’e göçü, sadece fiziksel değil, varoluşsal bir sürgünlük anlamı taşır. Bu köksüzleşme, onun yalnızca dilini (Rumence’den Fransızca’ya geçiş) değil, düşünüş biçimini de dönüştürür. Mutlu geçen bir çocukluğun bedelini, Paris sokaklarında uykusuzluk krizleri ve sayıklamalarla öder. Aforizmalara sığınarak ürettiği metinler, felsefesinin dilsel biçimini belirler. Gözyaşları ve Azizler adlı eserinde uykusuzluğun etkisini şu sözlerle anlatır:
“Bu kitap tam bir uykusuzluk bunalımının sonucudur. Bu yüzden uyuyabilen kişileri hep hor gördüm. Çok saçma bir şey, çünkü tek bir isteğim vardı: Uyumak. Yine de bir şeyi anladım. En önemlisi, uykusuz gecelerdir.”
Uykusuzluk, onun düşünsel arka planının hem nedeni hem biçimidir. Çünkü Cioran’a göre, hiçbir düşünce sistemi, hiçbir ideoloji uykusuz bir geceye dayanamaz.
Yıkım Felsefesi: Cioran’ın Putkırıcı Tavrı
Cioran’ın felsefesi, sistem felsefelerine yöneltilmiş bir kinin ifadesidir. Onun meşhur aforizması olan “Fikirler tarihi yalnızların kininin tarihidir” ifadesi, bu duruşu açıklar. Hegel, Aristoteles, Aquinas gibi mutlak sistem kurucularının karşısında o, Pascal, Kierkegaard, Nietzsche, Schopenhauer ve Chamfort gibi yalnızların, parçalanmışların, putkırıcıların safında durur. Bu tavır, Cioran’ı “çekiçle felsefe yapanlar” geleneğine yerleştirir.
Nietzsche sonrası düşünce geleneğinde, sistem eleştirisinin modern temsilcilerinden biri olarak görülebilecek Cioran, nihilizm, Tanrı, tarih, ölüm gibi temaları Fransızca’nın sürgünlüğü içinde ele alır. Metinleri, aforizmatik, gösterişli ve provoke edici bir dilde, insanlığa karşı yazılmış birer lanet gibi okunabilir.
Sadık Erol Er’in “Bir Alacakaranlık Düşünürü” Üzerinden Cioran Okuması
Sadık Erol Er, Bir Alacakaranlık Düşünürü adlı eserinde Cioran felsefesinin temel kavramlarını sekiz alt bölümde inceler. Bu bölümlerde öne çıkan başlıklar şunlardır:
- Nihilizm: Cioran’ın düşünsel omurgasını oluşturan nihilizm, kuşkuculuk ve negativizmle beslenir. Bu felsefe, bir yadsıma değil, kalıcı bir iç savaş hâlidir.
- Mistik Dönüşüm: Cioran’ın özellikle Gözyaşları ve Azizler kitabında görülen dini ve mistik figürlere yönelimi, onun Tanrı’yla olan karmaşık ilişkisinin bir yansımasıdır.
- Tanrı ve Kötülük Problemi: Cioran için Tanrı, hem mutlak olmayan hem de büyük harfle yazılan bir çelişkidir. Tanrı, acının yüceltilmiş hali olabilir mi? Yoksa sadece insanın kendi çaresizliğine yüklediği bir anlam mı?
- Ölüm: Cioran, ölümü ontolojik değil, biyolojik bir gerçeklik olarak görür. Ölüm, yaşamı değersizleştirmek yerine, onun tek ciddi boyutudur.
- İntihar: Geleneksel felsefe ve dinin aksine, intiharı bir çıkış yolu olarak olumlayan Cioran, bu konuda Nietzsche’den bile daha radikal bir noktada durur.
- Tarih ve Ütopya: Aydınlanma’nın çizgisel tarih anlayışı ve modernliğin ilerleme miti karşısında Cioran, tarihe karşı düşsel bir ironi ve pesimizm üretir.
- Nietzsche ile İlişki: Etkilenme kadar farkları da barındıran bu ilişkide, Cioran Nietzsche’yi hem kutsar hem eleştirir. Nietzsche, onun için bir öncüdür ama aynı zamanda geçilmesi gereken bir eşiktir.
- Antisemitizm Meselesi: Gençliğinde, faşist Demir Muhafız hareketine yakınlık gösteren Cioran’ın bu döneme ait yazıları, Yahudiler hakkında sert ve sorunlu ifadeler içerir. Ancak olgunluk döneminde, özellikle Varolma Eğilimi gibi eserlerinde bu görüşlerinden uzaklaştığı görülür.
Modern Yalnızlığın Sessiz Azizi
Cioran, sistemsizliğin ve kararsızlığın felsefesini üretmiş bir “lanetli bilge”dir. Düşünceleriyle umut vaat eden her projeye savaş açar, çünkü ona göre “doğmuş olmak”, başlı başına bir trajedidir. Sürgün, uykusuzluk, putkırıcılık ve sessiz feryat; onun felsefesinin dört temel motifi olarak okunabilir.
Cioran, düşünce tarihinde bir sapma değil, bir iç krizdir. Sessizliğe en çok yaklaşan filozof, insanlık durumuna en fazla öfkeyi de barındırandır.
“Her şey çoktan kaybedildi; geriye sadece anlamı kalır, onu da kendimiz uydururuz.”
Hiçliğe Kurulan Ev: Genç Cioran’da Varoluşun Sürgünlüğü
Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi tanınmış varoluşçu yazarların eserlerinde merkezî bir yer tutan beşeri yabancılaşma teması, aslında daha erken bir tarihte, 1932’lerde genç Emil Cioran’ın metinlerinde belirgin biçimde görülmektedir. Henüz dünya savaşlarının sonuçları dahi tam olarak hissedilmeden önce, Cioran bireyin içsel sürgünlüğünü, kendi varlığından duyduğu yabancılaşmayı felsefi bir çığlık haline getirmişti. “Varoluşun, kendi evimizin hiçliği; kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?” diye sorduğunda, aslında insanın kendine karşı bile yurt olamayacak kadar derin bir yalnızlığa sürüklendiğini sezmekteydi. Bu yaklaşımıyla, hem çağdaşlarından önce düşünmüş hem de varoluşçuluğu nihilizmle keskinleştiren ilk yazarlardan biri olmuştur.
Başlangıç: Bergson’dan Umutsuzluğa
Cioran, Bükreş Üniversitesi’nde felsefe okurken, ilk etkisini Henri Bergson’dan aldı. Bergson’un sezgici ve hayat dolu felsefesi, genç bir entelektüelin arayışları için başlangıçta cazipti. Lisans tezini onun üzerine yazması da bunu gösteriyor. Ancak kısa sürede, Bergson’un yaşamı kutsayan felsefesi Cioran’a yüzeysel ve iyimser gelmeye başladı.
Cioran, “hayat bir mucize değil, bir mecburiyettir” demeye başladığında, aslında Bergsonculuk’un kapısından sessizce çıkıyordu.
1934’te Bükreş’te yayımlanan ilk kitabı “Sur les Cimes du Désespoir” “Umutsuzluğun Doruklarında“, kendisinin de kabul ettiği gibi, sonradan Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin özünü barındırır. Hayatın trajik boyutundan habersiz olmakla suçladığı Bergsonculuk’tan o dönemde koptu. 1937’de, dini bir krizin ürünü olan ve tartışmalar yaratan kitabı “Gözyaşları Ve Azizler Üzerine” yayınlandı. İnsanlığı sersemliklerinden silkinmeye ömrünü adamış bir bilge..
Uykusuz Düşünceler: Cioran’ın Başlıca Yapıtları
Yazar bir baykuş gibidir; gecede yaşar, gecenin içinde doğar. Emil Michel Cioran’ın eserleri, gece yarılarının sessizliğinde doğan, uykusuzluğun ve varoluşun karanlık derinliklerinden yükselen düşüncelerin yansımasıdır. Onun metinleri, insanın içsel sancılarını, umutsuzluklarını ve sorgulamalarını keskin bir dil ve benzersiz bir bilgelikle ortaya koyar. Bu yapıtlar, okuyucuyu karanlık bir labirente davet ederken, her köşede hayatın trajedisini ve anlam arayışını gözler önüne serer.

Burukluk (2011)
“Kötümser, kendine her gün başka var olma nedenleri icat etmek zorundadır: Bir hayatın ‘anlamı’ kurbanıdır.” — Emil Michel Cioran
Bu eser, Cioran’ın gençlik dönemine ait daha ham, ama içsel sancısı yoğun cümlelerle doludur. Burukluk, sadece bir duygusal hal değil, aynı zamanda bir bilinç durumudur. Cioran için bu ruh hali, düşünmenin ve varlığın bedelidir. Felsefe yapmak değil, düşünmek acıdır; bu kitapta, acının düşüncenin doğurduğu kaçınılmaz bir yan ürün olduğu işlenir.

Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne (2017)
“Doğmak, insanın Tanrı’ya karşı işlediği ilk suçtur.” — Emil Michel Cioran
Ölümün bizim için artık ilginç yanı kalmayıp, ondan bir şey elde edilemeyeceğini düşündüğümüzde, doğuma geri çekilir, başka türlü bir dipsiz uçuruma meyden okuyarak haykırmaya başlarız…
Bu kitap, Cioran’ın varoluş karşıtı düşüncesinin zirvesidir. Doğum, onun için sadece biyolojik bir olay değil; trajik bir başlangıçtır. İnsan, var olduğu sürece acının alanındadır. Doğmamak, mutlak huzurun tek koşuludur; çünkü hiçlikte acı yoktur.

Tarih ve Ütopya (1999)
“Tarih, insanın kendi kendini yıkma sürecidir.”
— Emil Michel Cioran
“Zaman, ancak kalabalığı ayaklar altına alarak, ezerek ilerler.” Cioran’a göre tarih, birtakım atlıların (ya da zırhlıların) halkları çiğneyerek ilerlemesinden ibaret. Mutluluk fikrinin tarihte oynadığı rolü ele alan Cioran, ütopyaların çıkış zeminini ve gitgide insandan uzaklaşmalarını kendine has, müstehzi üslubuyla dile getiriyor.
Geçmişte kalmış ya da gelecekte kurulacak bir altın çağ yerine önemsiz sonrasız şimdi’nin altını çiziyor Cioran.
Cioran, tarihi bir felaketler dizisi olarak görür. Ütopyalar ise, insanın bu felaketleri anlamlandırma, hatta onlardan kaçma çabasıdır. Ne var ki, ütopyalar da birer hapishaneye dönüşür. Özgürlüğün garantisi yoktur, tarih ise daima hayal kırıklığı yaratır.

Çürümenin Kitabı (1975)
“Ya bana başka bir evren sunulsun – ya da pes ediyorum.” — Emil Michel Cioran
Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet – geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?
Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir “yeni” hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm…..
Cioran’ın en bilinen eserlerinden biri olan Çürümenin Kitabı, insan varoluşunun çürüme sürecini, zamanın etkisini ve ölümün kaçınılmazlığını derinlemesine inceler. Yazar, insanın varoluşunun bir hata olduğunu savunur. Eserde, insan varoluşunun çürüme süreci, zamanın etkisi ve ölümün kaçınılmazlığı derinlemesine incelenir.

Var Olma Eğilimi (2016)
“Var olmak, bir eğilim değil, bir tuhaflıktır.”
— Emil Michel Cioran
Bu eserde, insanın var olma isteği ve bu isteğin getirdiği acı arasındaki gerilim ele alınır. Cioran, varoluşun bir eğilim değil, bir tuhaflık olduğunu savunur. Eserde, insanın var olma isteği ve bu isteğin getirdiği acı arasındaki gerilim ele alınır.
Cioran bu kitabı oluşturan on bir bölümde ölüm gerçekliğini inkâr etmeden var olma eğilimi, “soluğu kesilmiş bir uygarlık” olarak Batı, sürgün, yazgı, roman ve başka konularda kendine özgü keskin gözlemlerini her zamanki şaşırtıcı üslubuyla bir araya getiriyor.
Hayat için öldürücü, özü itibarıyla tahrip edici olan bir bilgi vardır. Bu kitaptaki metinler işte bu bilgiden yola çıkıyor ama aynı zamanda ondan kopuyor; kendilerini bir dizi şaşkınlık ifadesi, bir kasılmanın anlatımı olarak sunuyorlar. “Olmak” ile “bilmek” arasında kalan yazar sonunda olmayı seçiyorsa, kendisine karşı, kendi kesinliklerine karşı düşünmeye idmanlı olduğu için seçiyor: Kasılmayı bu defa kendi içine, ta en derinine yerleştiriyor.
“İkide bir ‘mutlak’ı karşımıza diktiğinizde, kendinize çok derinmiş gibi, ulaşılmaz bir hava veriyorsunuz, sanki uzak bir dünyada, bir ışıkla size ait karanlıklarla uğraşıyor gibisiniz. Sizin dışınızda hiç kimsenin yaklaşamayacağı bir krallığın majestelerisiniz. Biz ölümlülere, orada yaptığınız büyük keşiflerden birkaç parça, araştırmalarınızdan kırıntılar gösterirsiniz. Ama bütün çabalarınız; okumalarınızın, bilgiç züppeliğinizin, kitabi hiçliğinizin ve ödünç tasalarınızın ürünü olan bu zavallı ‘mutlak’ sözcüğünü terk etmekle sonuçlanır.”

Zamana Düşüş (2020)
“Zaman, insanın çürümesinin en büyük yardımcısıdır.” — Emil Michel Cioran
Cioran, zamanın insan üzerindeki etkisini, geçmişin yükünü ve geleceğin belirsizliğini tartışır. Zamanın, insanın varoluşsal çürümesini hızlandıran bir etken olduğunu belirtir. Eserde, zamanın insan üzerindeki etkisi, geçmişin yükü ve geleceğin belirsizliği tartışılır.
“Başkaları zamana düşer; bense zamandan düştüm. Zamanın üzerinde yükselen ebediyetin yerini, onun aşağısında kalan öteki ebediyet alır; o kısır mıntıkada artık ancak tek bir arzu duyulur: Tekrar zamanla bütünleşmek, her ne pahasına olursa olsun ona yükselmek, yerleşilen bir yuva yanılsaması için ondan bir parseli sahiplenmek. Ama zaman kapalıdır, ama zaman erişilmezdir: Bu negatif ebediyet, bu kötü ebediyet de zamana nüfuz etmenin imkânsızlığından ibarettir zaten.”
Cioran insana, insanlığa, insan oluşa lanetler yağdırmaya devam ediyor. En başa dönüyor, çünkü ona göre hata en başa ait: İnsan yanlış ağacın, hayat ağacı yerine bilgi ağacının meyvesini yedi. Ebediyetten zamana düşüş, yani Tarih’i başlatan adım böyle atıldı.
Kökleri çok eskiye uzanan bir felsefi geleneğin parçası olan Cioran, insanın varoluşunu küçümseyerek bütün “başarıları”na, “ilerleme”ye de eleştirel yaklaşıyor. Uygarlık eleştirisine girişiyor, ama amacı uygarlığın veya modernliğin foyasını meydana çıkarmaktan ibaret değil; asıl derdi insanın yanlışlığı. Acımasızca çalışıyor onun yumuşak karnına, yüzüne vuruyor kusurlarını.
Başka türlü düşünme imkânını hatırlamamız için duruyor Cioran yanı başımızda, belki de karşımızda.

Parçalanma (2020)
“İnsan, içsel bir savaşın ortasında doğar ve ölür.”
— Emil Michel Cioran
“Sabahtan öğlene kadar ‘insan bir girdaptır, insan bir girdaptır,’ diye tekrarlayıp durdum. Daha iyisini bulamıyorum, çok yazık!”
“Kuş pazarı. Şu pır pır eden küçücük bedenlerde ne biçim bir güç, ne biçim bir azim var! Bu hiçin içinde kök salıyor yaşam; bir parçacık maddeye can veren, ve zaten bizzat o maddeden çıkan ve onunla birlikte yok oluveren acıklı şey… Ama hayretim geçmiyor: Bu hummayı, bu kesintisiz dansı, bu temsili, yaşamın kendi kendisine sunduğu bu gösteriyi açıklayabilmek ne mümkün. Ne müthiş bir tiyatro şu nefes denen şey!”
Bu eserde, insanın içsel parçalanması, kimlik bunalımı ve varoluşsal çatışmalar ele alınır. Cioran, insanın sürekli bir içsel savaş içinde olduğunu savunur. Eserde, insanın içsel parçalanması, kimlik bunalımı ve varoluşsal çatışmalar ele alınır.

Yeni Tanrılar (1993)
“Yeni tanrılar, eski boşlukları doldurmak için yaratıldı.” — Emil Michel Cioran
Bilgelik yaralarımızın kılığına bürünür. Bize nasıl gizlice kanayacağımızı öğretir. Delilik belki de artık değişim geçirmeyen bir acıdan başka bir şey değildir. Hangi eski yazarda okudum üzüntünün kanın yavaşlamasından ileri geldiğini? Tam da budur üzüntü:
“Durgunlaşan kan. İnsanı hiçbir şey, o ana kadar kendine itiraf etmeye cesaret bulamadığı, hatta bihaber olduğu kusurlarından birinin berrak görüntüsüyle uykuya dalmaktan daha iyi vicdan sahibi yapmaz. Söz ve sükût. Konuşan bir delinin yanında, ağzını açmayan bir delinin yanında olduğundan daha güvende hissederiz.”
Cioran, taklit edilemez yazı ustalığı ve ürkütücü zihin açıklığıyla tüm zehrini yaşamın üzerine akıtıyor. Yine de Yeni Tanrılar’ı kaplayan mutlak umutsuzluğa ve karanlık sayfalara son cümlede hayat mucizesinin zayıf ışığı sızar: “Hepimiz, her anı bir mucize olan bir cehennemin dibindeyiz.”
Cioran, modern dünyada eski tanrıların yerini alan yeni tanrı figürlerini ve bu figürlerin insan üzerindeki etkilerini tartışır. Yeni tanrıların, insanın içsel boşluğunu doldurma çabası olarak görülür. Eserde, modern dünyada eski tanrıların yerini alan yeni tanrı figürleri ve bu figürlerin insan üzerindeki etkileri tartışılır.

Umutsuzluğun Doruklarında (2019)
Orijinal adı: Pe culmile disperării – 1934, Rumence
“Ben mutlak çelişkiyim, çatışkıların doruğu, gerilimlerin sınırıyım; içimde her şey olabilir, çünkü ben son can çekişmede, son üzüntünün saati geldiğinde, en son gülecek kişiyim.”
— Emil Michel Cioran
Cioran, insanın umutsuzluğa olan eğilimini, bu umutsuzluğun getirdiği derin düşünceleri ve varoluşsal sorgulamaları ele alır. Eserde, insanın umutsuzluğa olan eğilimi, bu umutsuzluğun getirdiği derin düşünceler ve varoluşsal sorgulamalar ele alınır.
“İnsan, köklerine ihanet etmiş bir hayvandır.”
Cioran’ın 23 yaşında, tam da uykusuzluk hastalığının başladığı yıllarda yazdığı ve onu filozoflar katına çıkaran; sonsuz dünya içindeki sonlu insanın anlamı, aşk, acı, sevinç, ölüm ve umutsuzluk hakkında, sert ve ele avuca gelmeyen fikirlerin yoğuştuğu bir kitap.
Cioran’ın ilk kitabı olan bu eser, varoluşsal umutsuzluğun bir patlama anı gibidir. 23 yaşındaki bir genç olarak kaleme aldığı bu metin, hem yaşamı hem bilinci bir yük olarak gören zihnin ateşli itirafıdır. Felsefi sistemler kurmaz; doğrudan hissin, boşluğun, içsel çöküşün sesidir. Kitap boyunca Cioran, doğumun bir lanet, düşünmenin bir işkence, yaşamın ise anlamdan yoksun bir zorunluluk olduğunu yineler. Bu eser, sonradan yazacağı tüm kitapların temelini oluşturur.
Not: Bu kitap ilk kez 1934 yılında Romanya’da, Rumence olarak yayımlanmıştır. Cioran’ın gençlik dönemine ait bu metin, onun felsefi ve edebi serüveninin başlangıç noktasıdır. “2019” gibi sonraki tarihler, Türkçe çeviri veya yeni baskı tarihlerini ifade eder, orijinal yayın tarihi değildir.

Gözyaşları ve Azizler
(Orijinal adı: Lacrimi și sfinți – 1937, Rumence)
“Mahşer gününde yalnızca gözyaşları dikkate alınacaktır.” — Emil Michel Cioran
Bu eser, Cioran’ın kendini tanıttığı, kendi iç karanlığını felsefi bir dille resmettiği bir tür otoportredir. Aydınlık ve karanlık arasında sıkışmış, umutsuzluğu sanata çevirmiş bir düşünürün manifestosudur.
“Çünkü çok fazla bilgelik öfkemizi artırır ve çok fazla bilgi acımızı artırır.”
Dindarlıkla saplantı, huşuyla inkâr arasında bir sınırda gezinen Gözyaşları ve Azizler, Emil Cioran’ın Tanrı’ya en çok yaklaştığı ama aynı anda ona en çok sırt çevirdiği kitabıdır. Bu, yalnızca mistisizme değil, acının mutlak anatomisine yazılmış bir iç monologdur. Azizler, mistikler, kendinden geçmiş ruhlar… hepsi Cioran’ın gözünde bu dünyayı aşabilmiş, ama hâlâ doğmuş olmanın lanetini taşıyan yaralı tanıklardır.
Bu kitap, bir inanç krizinin değil, bir hakikat krizinin ürünüdür. Çünkü Cioran’a göre hakikati aramak, yalnızca Tanrı’yla değil, kendinle de savaşmaktır. Ve bu savaşın kaybedeni her zaman insandır. Kendi deyimiyle “gözyaşlarının kaynağını” araştıran Cioran, o kaynakta yalnız azizleri değil, Bach’ı, Mozart’ı, Dostoyevski’yi, Van Gogh’u, Rilke’yi, Mevlâna’yı ve Şems’i bulur. Hepsi kendi deliliğinde Tanrı’ya dokunmuş ruhlardır; ama bu dokunuş asla bir huzura dönüşmez. Onların gözyaşları da, onun düşüncelerine dönüşür:
“Ben hiç ağlamadım çünkü gözyaşlarım düşüncelere dönüştü. Ve düşünceler gözyaşları kadar acı vermez mi?”
Cioran burada kendini yalnızca yazmaz, deşer. Ne yaparsa yapsın, neye inanırsa inansın, o tanrısal boşluk kapanmaz. Bu nedenle Gözyaşları ve Azizler, onun en içli ama aynı zamanda en kışkırtıcı kitabıdır. Çünkü burada bir kutsama değil, kutsal olanın imkânsızlığı anlatılır. Azizlerin teslimiyetinde bir hakikat görür ama o teslimiyetin bedeli olan kendinden vazgeçişi de içten içe lanetler.
Bu kitabı okuyan biri yalnızca dini değil, kendi varoluşunun kırık aynasına da bakar. Bu yüzden Florin Berindeanu’nun da belirttiği gibi, Cioran üzerine düşünmek her zaman tehlikelidir. Onun “göçebe yazını”, sistemlere, öğretilere, kurtuluş reçetelerine sığmaz. Cioran hiçbir şeyi gizlemez; inkâr etmek için her şeye sahiptir, ama yalnızca kendi düşüncelerini açıkta bırakır. Ve o düşünceler, tıpkı Gözyaşları ve Azizler’de olduğu gibi, okuyucuyu hem yakar hem de çağırır.
Bu kitap, mistisizmin ucunda, aklın sınırında, duanın kıyısında yazılmış bir sessizlik çığlığıdır.
Bu eser yayımlandığında Romanya Ortodoks çevrelerinden büyük tepki gördü. Cioran, azizlere hakaret etmekle, kutsalı aşağılamakla suçlandı. Tepkiler o kadar büyüktü ki, yazar kitabın ikinci baskısında bazı bölümleri çıkardı.
Emil Michel Cioran, yazınsal serüvenine gençliğinin cinnet dolu uykusuzluklarıyla başlar:
- Umutsuzluğun Doruklarında ile adım attı; burada insanın varoluşunu bir lanet, bilinci ise azap kaynağı olarak duyumsadı.
- Gözyaşları ve Azizler, onun Tanrı ile giriştiği kişisel ve sarsıcı hesaplaşmanın bir ifadesiydi; mistisizme duyduğu hayranlık, inkârla iç içeydi.
- Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine adlı yapıtında varlığa karşı bir lanet gibi yankılanan aforizmalar, doğumun kendisini bir trajedi olarak görmenin doruğuna ulaştı.
- Tarih ve Ütopya’da zamanın ilerlemeci mitlerini yıkarak, tarihe karşı metafizik bir umutsuzluk geliştirdi.
- Çürümenin Kitabı, onun aforizmatik düşünce biçiminin en damıtılmış haliydi; burada dil, hakikatin değil, çaresizliğin yankısıydı.
- Var Olma Eğilimi ve Zamana Düşüş, insanın süreksizliği, zamanın ağırlığı ve hakikatin olanaksızlığı üzerine derin, içe çökük düşünceler içerirken,
- Parçalanma ve Yeni Tanrılar’da Cioran, modern dünyanın putlarını, ideolojilerini ve sahte tesellilerini alaya aldı.
- Umutsuzluğun Doruklarında bir çığlıktıysa,
- Bir Alacakaranlık Düşünürü o çığlığın yankısına dönüşen bir bilgelik biçimiydi: yorgun, alaycı, kırılgan ama sonuna kadar uyanık.
Umutsuzluğun Doruklarında, Gözyaşları ve Azizler, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine, Tarih ve Ütopya, Çürümenin Kitabı, Var Olma Eğilimi ve Zamana Düşüş, Parçalanma ve Yeni Tanrılar, Umutsuzluğun Doruklarında, Bir Alacakaranlık Düşünürü okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Tüm bu kitapların toplamında Cioran, varlıkla yüzleşmenin değil, ondan geri çekilmenin, ama o mesafeden en yakıcı soruları sormanın filozofu olarak belirir.
Emil Michel Cioran Hayatı ve Kariyeri
Emil Michel Cioran, 1911 yılının Nisan ayında, Transilvanya’nın Rășinari köyünde dünyaya geldi. Babası Ortodoks bir papazdı, annesi ise onun doğumunu “hayatımın en büyük talihsizliği” olarak niteleyecek kadar kırgın. Cioran’ın yaşamına ve düşüncesine sirayet eden trajik kaderin ilk ipuçları burada gizlidir: sevilmemekten değil, doğmaktan duyulan utanç. Daha o yaşlarda hayatla girdiği bu gergin temas, onun tüm yazın serüvenine yayılacak temel sarsıntıydı.
Bükreş Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Bergson üzerine yazdığı lisans tezinde, zamanın sezgisel doğasına duyduğu kısa süreli hayranlık vardı. Ancak çok geçmeden bu iyimserliğin hayata dair hiçbir hakikat taşımadığını anladı. Yaşadığı kronik uykusuzluk, düşüncelerini karanlıkta pişirdi. Uykusuzluk, onun için yalnızca bir biyolojik bozukluk değil, varoluşun içine sızan bir hakikat biçimiydi. “Uyuyabilenleri hep hor gördüm” diyecekti yıllar sonra, “çünkü benim tek bir isteğim vardı: Uyumak.”
1934’te, yirmili yaşlarının başında yayımladığı Umutsuzluğun Doruklarında, genç bir ruhun felsefeyle ateşli, düzensiz, ama içten bir hesaplaşmasıydı. Bu ilk kitap, aynı zamanda onun ruhsal haritasının da özeti gibiydi: acı, boşluk, Tanrı’dan arta kalan sessizlik, ve her şeyden önce doğmuş olmanın yadsınması. Üç yıl sonra yayımladığı Gözyaşları ve Azizler, dindar bir aileden gelen Cioran’ın Tanrı’yla yaşadığı tutkulu ama çelişkili iç savaşı metne dönüştürdü. Bu kitap, mistik olanla, onun sonsuz saçmalığı arasında gidip gelen bir düşünürün dua ile lanet arasında gidip geldiği bir iç monologdu.
1937’de bursla gittiği Paris, onun için bir sığınaktan çok bir kopuştur. Ne tam bir göçmen, ne de tam bir yerli oldu. Fransızcayı yazı dili olarak seçmesi, kimlikten, ana dilden, köklerden vazgeçmenin bilinçli bir kararıydı. Artık yalnızca fikrî değil, ontolojik olarak da sürgündeydi. Fransızca döneminde yazdığı ilk kitap olan Çürümenin Kitabı (1949), aforizmalarla örülü ve iğneleyici diliyle, bir felsefe sisteminden çok bir parçalanma günlüğü gibidir. Bu kitabı, onu uluslararası düzeyde tanınan bir yazar haline getirdi.
Ardından gelen Yeni Tanrılar, Var Olma Eğilimi, Tarih ve Ütopya, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine, Zamana Düşüş ve Parçalanma gibi eserlerinde Cioran, varoluşun hakikatle değil, aldanışla kurulu olduğunu savunur. Tarihe, ideolojiye, dine ve her türlü ilerleme anlatısına karşı geliştirdiği eleştiri; onun yalnızca bir düşünür değil, bir “lanetli bilge” olarak anılmasına neden oldu. O, “kurtuluş” kavramının tüm biçimlerine şüpheyle yaklaşırken, yaşamı sürdürmeyi bile bir zayıflık olarak görüyordu. Yine de intiharı hiçbir zaman gerçekleştirmedi; çünkü acının sürekliliği, sonluktan daha cezbediciydi.
Nietzsche, Pascal, Kierkegaard, Chamfort ve Schopenhauer; onun felsefî akraba halkasını oluşturdu. Ama o, bu soydan gelenlerin bile daha uzağında, daha da sessiz, daha da kırgın bir yerde durdu. “Sistemsizliğin sistemini” kurmaya çalışmadı, çünkü onun için hakikat, dağınık ve yoğun olanın içindeydi. Ne bir felsefeci oldu ne de tam anlamıyla bir edebiyatçı. Aforizma onun silahıydı, ama bu silahla okuru öldürmek değil, yaralı bırakmak istiyordu.
Hayatının son yıllarında, Alzheimer’ın karanlığında yavaş yavaş silindi. 1995’te Paris’te hayata veda ettiğinde, ardında hiçbir miras bırakmadı; çünkü onun derdi miras değil, hiçliğin yankısını duyurmaktı. Cioran, çağdaş felsefenin kenarında duran ama merkezini sarsan o tekinsiz ses olarak hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.
“Yalnızlık, doğduğun günü affetmenin tek yolu olabilir.”
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın