“Onu bilenler pek azdır. Talep edilen şey ne kadar yüceyse, o konuda yardımcı da o derece azdır. Halkın arasında bulunan kimseye ihtiyat gerektir, lakin Hakk’ı gören kimseye görmezden gelmek de pek giran gelir. Allah’ı bilmeyene sükût gerek, Allah’ı bilene ise susmak elzemdir. Bundan ötürü denmiş ki: “Allah’ı bilenin dili işlemez olur.”
— İmam-ı Gazali
Merhaba
Söylediğine göre hocası Cüveyni, “Gazali derin bir denizdir” diyerek takdir eder, ama için için onu kıskanmaktan da kendini alamazmış. Cuveyni’nin talebesiyken kaleme aldığı el-Menkül adlı fıkıh usulü kitabını gören hocası eseri o kadar beğenir ki, takdirini “Beni sağken mezara gömdün, ölmemi bekleyemez miydin!” diyerek gösterir.
Gittikçe ünü artan Gazali, 484 yılında vezir tarafından Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Dört yıl süren bu müderrislik devresinde aralarında sonraki yıllarda meşhur olacak alimlerin de bulunduğu 300’e yakın öğrenciye ders verdi, birçok kitap telif etti, Farabi ve İbn Sina gibi isimlerin temsil ettiği Meşşai felsefeyi ve Batıniliğin öğretilerini inceledi. O zamana kadar yazılmış belli başlı tasavvufi eserleri sistematik olarak inceledi, mutasavvıfların bütün görüşlerine nazari olarak vakıf oldu. Kelam, felsefe, batınilik, ve tasavvuf üzerinde yaptığı bu incelemeler onu derin bir fikri bunalıma sürükledi. Bu dört yoldan hangisinin Hakikat’in bilgisine ulaştırdığı, kendisi için en önemli mesele haline geldi.
Defalarca Bağdat’ı terk etmeye niyetlendi, ününü ve mevkiini terk etmeye razı olmayan nefsiyle altı ay mücadele etti. İçine girdiği şüphe krizi psikolojik depresyonlara, fizyolojik rahatsızlıklara yol açtı. Ders anlatmakta zorlanmaya, iştahsızlık ve hazımsızlık çekmeye başladı. Tabipler ilaçlı tedavide başarısız olunca hastalığın psikolojik olduğuna karar verdiler.
Nihayet yaptığı dualar kabul edilerek gönlünün makam, mal, evlat ve dostlardan ayrılmaya rıza göstermesi üzerine Bağdat’la olan bütün ilişkilerini kesmeye karar verdi. Ailesine yetecek miktardan fazla olan bütün malını muhtaçlara dağıttı. Medresedeki görevini kardeşi Ahmed Gazzâlî’ye bırakarak 488 (1095) yılında Bağdat’tap ayrılıp Şam’a gitti. İki yıla yakın Şam’da kalan Gazzâlî, Emeviye Camii’ne çekilerek nefsini terbiye etmek, ahlâkını güzelleştirmek ve kalbini arındırmak maksadıyla riyazet ve mücahede ile meşgul oldu. Kudüs’e gitti ve bir süre de orada inziva hayatı yaşadı. Hacca gitti, vatan hasreti ve çocuklarının daveti daha sonra onu memleketine çekti. On bir yıl süren bu inziva dönemi, Gazzâlî’nin kendi ifadeleriyle “saymakla bitirilemeyecek hâlleri” keşfetmesini sağlayan, iç dünyasına yönelik büyük bir derinleşmeye vesile olan, kalbini her türlü şüpheden arındırarak gerçeğin bilgisine erişmesini, yakînî ve tahkîkî bir imanâ keşif yoluyla ulaşmasını sağlayan çok verimli yıllardır. İslâm toplumunun içine düşmüş olduğu dinî ve ahlâkî yozlaşmayı, bazı felsefi akımlar ve batınilik sayesinde okumuş insanların maruz kaldığı şüphecilik hastalığını tedavi yolları üzerinde de uzun uzun düşünme fırsatı buldu. İslâmî İlimleri yeniden yapılandırma hedefi güden; fıkıh, kelâm ve tasavvuf ilimlerini yepyeni bir biçimde harmanlayan İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eseri başta olmak üzere birçok eserini bu uzun halvet yıllarında kaleme aldı.
Gazzâlî bir âlim olarak girdiği İnziva hayatından, bir âlim-ârif olarak döndü…
İmam Gazzâlî, İslâmî ilimler ve İslâm düşüncesi tarihinde bir dönüm noktası teşkil eder. Kendisinden sonra ilimlerin ve düşüncenin seyri büyük ölçüde değişmiş, birçok ilim mensubu hakkında yapılan “mütekaddim-müteahhir” ayrımının merkezinde Gazzâlî yer almıştır. Tasavvufi düşüncenin Ehl-i Sünnet içerisinde kendisine bir meşruiyet sahası aradığı süreçte, şeriatla tasavvufun telif edilmesine yönelik uzun çabalar onunla birlikte bir kemâl noktasına geldi, kendisinden sonra, İbnü’l-Cevzî gibi bazı selefi temayüllü âlimler onu bu konuda tenkit etmişlerse de bu gibi yaklaşımlar artık marjinal hâle geldi ve tasavvuf İslâmî düşüncenin ayrılmaz bir parçası oldu. Eserlerinde tasavvufa dair olarak zaman zaman “mükâşefe ilimleri – muâmele ilimleri” şeklinde bir ayrımdan bahseden Gazzâlî, kendisinin muâmele ilimlerini açıklayabileceği, diğer alana girmeye salahiyeti bulunmadığı anlamına gelen ifadeler kullanmıştır. Sâlih amel, ahlâk ve sıfatlarla ilgili olan muâmele ilminin mukabili olan ve nihâî hakikate ilişkin bilgiyi içeren “mükâşefe” ilimlerini ise kendisinden yaklaşık bir asır kadar sonra yaşayacak olan Şeyhü’l-Ekber lakaplı büyük sûfi İbnü’l-Arabî ortaya koyacak ve bu bakımdan Gazzâlî’nin eserini tamamlayacaktır. Gazzâlî’nin çok önemli bir katkısı da âyet ve hadislerden, tasavvuf ve felsefe kaynaklarından hareketle İslâmî bir ahlâk ilminin prensiplerini ortaya koyan çalışmalarıdır. Fârâbî ve İbn Sina’nın temsil ettikleri felsefeye yönelttiği eleştiriler ise belirli bir stratejinin ürünü olarak görülebilir. Daha önce Fârâbî ve İbn Sina hakikatin bilgisine ulaşmak için dinin ve felsefenin sunduğu düşünce imkânları üzerinde durmuşlar, özünü ahlâk-siyaset alanına ait kabul ettikleri ve esas işlevinin toplumu organize edip hayır yoluna sevk etmek olarak gördükleri din ile aynı mahiyet taşıyan Platon-Aristo siyaset felsefesi üzerinden iki alan arasında belirli bir paralellik gözetmişler, ama burhânî ve apaçık bilgiyi felsefenin sağladığından kuşku duymamışlardı. Gazzâlî’nin felsefe, kelâm, tasavvuf ve İsmailî düşünce üzerinde yaptığı çalışmalar hakikatin bilgisine ulaştırdığını iddia eden bu dört yolla hesaplaşması, Sünni entelektüel bilinçte önemli bir dönüşüm yaratmış, bazı meseleleri belirli formlarda söz konusu edebilmek ancak Gazzali’den itibaren mümkün olabilmiştir. Gazzali’nin Hakikat yollarından tasavvufu tercih etmesi ve Mişkat’ta açıkça Allah’tan başka varlığın olmadığını ifade edişi, sonraki asırlarda Vahdet-i Vücut anlayışının daha önce hiç olmadığı kadar zengin bir biçimde ifadeye büründürülmesini kolaylaştırıcı etkilerden biri olduğu gibi, Gazzali’nin diğer alanlarda açtığı yollar da Konevi, Kayseri ve Fenari gibi isimlerin tasavvufu nazari ve felsefi bir dille söz konusu edebilmelerini kolaylaştırmıştır.
En Güzel İsimler, ilâhî isimlere (el-Esmâu’l-Hüsnâ) dair yazılmış kitapların en meşhurudur. Gazzâlî eserin bütününde, bilhassa ilâhî isimleri açıkladığı ikinci ve esas bölümde, fertlerin Esmâ- i Hüsnâ ile irtibatı, insanın ilâhî ahlâkla ahlâklanmasının ne anlama geldiği ve kulun her bir isimden alacağı hisselerin neler olduğu meseleleri üzerine dikkatle durmaktadır.. el-Maksadu’l-Esnâ İslâm medeniyetinde marifetullaha dair yazılmış kitapların en kıymetlileri, en etkileyicileri arasındadır. Müellifinin kendi ifadesiyle el-Maksadu’l-Esnâ marifetin kapısını çalan bir eserdir. “Kitabın bütün bölümlerinde müellifin sürükleyici ve samimi üslûbunun yanında zihnin ve kalbin ürünü olan kelâmî ve tasavvufî yaklaşımları dikkat çekmektedir. Gazzâlî’nin, eserlerinde başarısını sağlayan zâhir-bâtın uyumunun sanatkârane tecellisi bu kitapta açıkça görülmektedir.”
Kitaptaki Konular Üç Bölüme Ayrılmıştır
Birinci bölümdeki konular, kitabın ana maksatlarıyla hazırlık ve başlangıç ilişkisi içinde olacak, ikinci bölümün mevzuları Allah’ın Esmâ-i Hüsnâ’sının mânalarının izahlarını içine alacak, üçüncü bölümdeki bahisler de bu Esmâ’ya ilâve ve zeyl bakımından bağlı bulunacaktır. Matlabın özü, ortadaki bölümün içerdiklerinden oluşmaktadır.
- Bölüm, İlk Sözler ve Girişler:
- “İsim’ , “müsemmâ” ve “tesmiye” kavramlarının mâna ve hakikatleri izah edilecek, bu hususta grupların çoğunun içine düştüğü yanlışlıklar ortaya çıkarılacaktır. Ayrıca bu bölümde Allah Teâlâ’nın el-Azîm, el-Celîl ve el-Kebîr gibi mânaca birbirine yakın isimlerinin aynı anlamda olduklarının ve böylece müterâdif kabul edilmelerinin doğru olup olmadığı ele alınacak, bundan başka iki mânası olup bu mânalara nispetle müşterek olan bir ismin, müsemmâlarına umûm (her iki anlama aynı anda Şâmil olacak) şekilde mi hamledildiği, yoksa bu anlamlardan (bir kullanımda yalnız) birine mi hamledilmesi gerektiği ortaya konacaktır. Kulun Esmâ-i Hüsnâ’dan her birinin mânasından birer nasibi olduğu da bu bölümde açıklanacaktır.
- Bölüm, Maksat ve Gayeler:
- Allah Teâlâ’nın doksan dokuz ismi izah edilecektir. Bu isimlerin Ehl-i Sünnete göre nasıl tek bir Zât ve yedi sıfata, Mu’tezile ve felâsifeye (Meşşai filozoflara) göre de kesret kabul etmeyen bir Zât’a nasıl râci olduğu incelenecektir.
- Bölüm, Sonsözler ve İlaveler:
- Allah Teâlâ’nın isimlerinin nas ve ilâhî ihbar (tevkîf) ile doksan dokuzdan daha fazla olduğu açıklanacak, bu isimlerin doksan dokuz olarak sayılıp sınırlandırılmasının faydası ortaya konacaktır. Herhangi bir nas, izin veya bildirim olmasa dahi Yüce Allah’ı, anlam açısından O’nun muttasıf bulunduğu, övgü içeren ve anlamı noksanlık vehmettirmeyen bütün sıfatlarla nitelendirmenin caiz olduğu belirtilecektir. Nitekim bu konuda herhangi bir yasaklama söz konusu değildir. Fakat mânası eksiklik ifade eden sıfatların Allah hakkında kullanılması asla caiz değildir, meğer ki bu hususta bir izin mevcut olsun. Bu durumda da bu izin sebebiyle bu sıfat kullanılabilir ve Allah hakkında zorunlu olan bir anlam ile tevil edilir. Bazen Allah Teala hakkında bir lafzın kullanılması caiz olmaz, ancak bunun yanında bir karine bulunursa kullanmak caiz hale gelir. Bize emredildiği üzere Allah Teala’ya Esma-i Hüsna’sı ile dua edilir. İsimler bırakılıp da O’nu anmak istersek yalnızca medih ve celal sıfatlarıyla anabiliriz.
Haccetül- İslam’ın aziz ruhuna rahmet diliyor, en güzel isimlerin sahibine hamd ü sena ediyorum. Tevfik ve inayet ancak O’ndandır…
En Güzel İsimler, el-Maksadu’l-Esna fi Şerhi Esmaillahi-l Hüsna, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. İmam-ı Gazali’nin “En Güzel İsimler, el-Maksadu’l-Esna fi Şerhi Esmaillahi-l Hüsna” adlı eseri, Allah’ın isimleri ve sıfatları üzerine derinlemesine bir tefekkür sunan önemli bir çalışmadır. Günümüzde bu eser, manevi gelişim, ahlaki olgunluk ve ilahi isimlerin insan üzerindeki etkisini anlamak açısından büyük bir değer taşımaktadır.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
- İlahi isimlerin anlamı ve insan üzerindeki etkisi – Gazali, Allah’ın isimlerinin sadece teorik bilgiler olmadığını, aynı zamanda
- insanın ahlaki gelişimi ve ruhsal olgunluğu için bir rehber olduğunu vurgular.
- Tasavvufi ve kelami yaklaşım – Eser, zahir ve batın uyumunu sanatkârane bir şekilde ele alarak, insanın ilahi ahlakla nasıl ahlaklanabileceğini açıklar.
- Modern bireyin manevi yolculuğu – Günümüzde insanlar manevi huzur ve içsel denge arayışında.
- Gazali’nin bu eseri, Allah’ın isimleriyle bağlantı kurarak bireyin kendini keşfetmesine yardımcı olabilir.
Gazali’nin bu eseri, insanın Allah’ın isimlerinden nasıl nasiplenebileceğini ve ilahi ahlakla nasıl bütünleşebileceğini anlatan en kıymetli çalışmalardan biridir
İmam-ı Gazali Hayatı ve Kariyeri
İmam-ı Gazali, 1058 yılında Horasan’ın Tûs şehrinde doğmuş, İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden biridir2. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve felsefe alanlarında derinlemesine çalışmalar yapmış, özellikle Batınilik ve Yunan felsefesine karşı eleştirileriyle tanınmıştır.
Gazali, Nişabur Nizamiye Medresesi’nde eğitim aldıktan sonra, Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’ne baş müderris olarak atanmıştır. Ancak bir süre sonra manevi bir kriz yaşayarak görevinden ayrılmış, Şam ve Mekke’de inzivaya çekilmiş ve tasavvufa yönelmiştir.
Gazali’nin en önemli eserlerinden bazıları şunlardır: İhya-u Ulumiddin – İslam ahlakı ve tasavvuf üzerine kapsamlı bir eser. El-Munkız min ed-Dalal – Felsefi sorgulamalar ve kendi manevi yolculuğunu anlatan bir kitap. Tehafütü’l-Felasife – Aristotelesçi ve Farabi-İbn Sina ekolüne karşı eleştiriler içeren bir eser.
Gazali, 1111 yılında Tûs’da vefat etmiştir ve fikirleri günümüzde hâlâ büyük bir etkiye sahiptir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın