İnsan sınıfları dünyadaki zevk ve mertebelerde büyük farklar gösterdiği gibi, zevk ve azap dereceleri bakımından da büyük ve sınırsız farklar gösterirler. Sonsuz zevk, olgun ve temiz ruhlara aittir. Sonsuz azap da olgun ve kirli olanlar içindir. Yalnız bir süre devam eden azap ise olgun fakat kirli ruhlara aittir. Sonsuz mutluluk yalnız olgunluk ve temizlikle elde edilir. Olgunluğa ilim ile, ruh temizliğine de iyi davranış ile ulaşılır.
— İmam-ı Gazali
Merhaba
Bilinmelidir ki, filozofların ihtilâflarının hikâyesine dalmak çok uzun sürer. Çünkü onların sözleri uzundur, tartışmalar çoktur, görüşleri yaygın, metotları birbirinden uzak ve farklıdır. Öyleyse biz, onların çelişkilerini izhar etme konusunda olan ve muallim-i evvel, felyesûf-u mutlak olan kişinin görüşlerindeki çelişkiyi açıklamakla yetinelim. Onların iddialarına göre bilimlerini tertip eden, düzenleyen; fikirlerindeki karışıklığı gideren, arzularının esaslarına en yakın olanı o belirlemiştir. Bu kişi Aristo’dur.
Aristo kendisinden önce gelen herkesi, hatta filozofların yanında “Eflatun-i ilahi” lakaplı üstadını bile reddetmiştir. Sonra da üstadına muhalefetini mazur göstermek amacıyla, “Eflatun’u severim. Doğruyu da severim. Ancak doğruyu daha çok severim.” demiştir.
Bu hikâyeyi nakletmemizin sebebi onların görüşlerinin kendi aralarında bile düzenlenmiş ve tespit edilmiş olmadığının ve onların kesin bilgiye, araştırmaya dayanmayan zan ve tahminlere dayandığının bilinmesini sağlamaktır. Onlar ilahi ilimlerinin doğruluğunu matematik ve mantık ilimleri ile ispata çalışır ve bu suretle zayıf akıllıları kandıra kandıra, mezheplerini kabul ettirmeye uğraşırlar. Hâlbuki onların ilahiyat sahasındaki delilleri, matematik ve mantık sahasındaki kesin delilleri gibi tahminden uzak olsaydı, bu sahada birleştikleri gibi, ilahiyat meselelerinde de ayrılmayıp ayrı ayrı görüşlere kapılmazlardı.
Bir de şurasını dikkate almak gerekir ki, Aristo’yu tercüme edenlerin ifadelerinde tefsir te’vili gerektiren birçok değişiklikler vardır. Bu da ayrıca, öncekilerin arasında olduğu gibi, bunların arasında da anlaşmazlıklara yol açmıştır.
İslam filozofları arasında nakil ve inceleme bakımından en çok itimat edilenleri Farabi ile İbni Sina’dır. Bunun için biz, bunların eğrilikteki reislerinin mezhebinden seçtikleri ve doğru saydıkları görüşlerin gerçekle ilgisi olmadığını göstermeye çalışacağız Bunların dahi kabul etmedikleri görüşlerin gerçek dışı olduğunu ispata gerek yoktur. Bunların doğru olmadığı, uzun münakaşaya ihtiyaç göstermeden, şüphe götürmeyecek kadar açıktır. Filozofların mezheplerini reddederken, sözü dağıtmamak için, yalnız bu ikisinin rivayetlerini esas alacağız ki, mezheplerin yayışına göre söz de yayılıp uzamasın.
Şunu belirtmeliyim ki, filozoflarla öteki firkalar arasında bulunan anlaşmazlık üç kısımdır:
a-Birinci kısımdaki anlaşmazlık lafza aittir, tabir ve ifade ile ilgilidir. Sâni’i Teâlâ’ya —ki o, onların dediklerinden yüce ve münezzehtir- “Cevher” demeleri gibi. Ancak “Cevher” derken, “bir yerde olmayan, yer kaplamayan” manasım anlarlar. Yani “Cevher”, başka bir şeye ihtiyaç göstermeden kendi kendine duran varlık demektir. Muhaliflerin anladığı manayı kastederek “bir yerde duran, mekân kaplayan” anlamında düşünmezler.
Biz böyle bir görüşün doğru olmadığını ispata kalkışmayacağız. Bize göre de âlemin Sâni ‘i kendi kendine durandır. Böyle bir manayı biz de kendisine nispet ederiz. Bu, yalnız bir dil meselesidir. Dilcilerin çoğunluğu Sâni’i Teâlâ’ya “Cevher” demektedir. Dil bakımından “Cevher” diyebilmek için bir yol bulunduğu taktirde, mesele âlemin Sâni’ine “Cevher” demenin yalnız din bakımından caiz olup olmadığından ibaret olur ki, bu da fıkıh ilminin çerçevesine girer. Allah’a hangi isimlerin verilmesinin caiz veya yasak olduğu dinin açık delillerinden çıkarılır. “Bu meseleye sadece kelamcılar sıfatlar bölümünde değinmişlerdir, fıkıhçılar fıkıh ilminde bundan söz etmemişlerdir.” Diyebilirsin; fakat meselelerin hakikatlerini alışkanlıklarla karıştırmaman, şekilciliğe kapılmaman gerekir. Zira öğrenmiş bulundun ki, mesele; bir lafzı manası bakımından doğru olan bir şey hakkında kullanmanın caiz olup olmadığını araştırmaktan ibarettir. Bu ise, fiillerden bir fiilin caiz olmasını araştırmak gibi bir şeydir.
b- İkinci kısım, görüşlerinin din esaslarından birine aykırı olmayan meseleleri içine alır. Bunların ret ve kabulü peygamberleri tasdik prensibi ile ilgili değildir. Mesela onlar, ay tutulmasını açıklarken, dünyanın, güneş ile ay arasına girmesi neticesinde ay Işığının yok olmasından ibaret olduğunu söylerler. Çünkü dünya, ışığını güneşten alır, küre biçimindedir, gök onu her yandan kuşatmıştır. Ay, dünyanın gölgesi altında kalırsa, güneşin ışığı kendisine ulaşamaz. Güneş tutulmasını da açıklarken, “ayın, güneş ile güneşe bakan arasına girmesi neticesinde olur, bu da ay ile güneşin aynı zamanda bir hizada bulunmasından ileri gelir.” derler.
Biz böyle bir görüşün de doğru olmadığını ispata kalkışmayacağız. Bunun faydalı olacağını düşünmüyoruz. Böyle bir görüşü reddetmenin, din bakımından bir vazife olduğunu sanan kimse, dine karşı suç işlemiş ve dinin durumunu zayıflatmış olur. Bu meseleleri ispat için matematik ve hendese (geometri) delilleri vardır. Bunlar hiç şüphe götürmezler. Bu ilme dair bilgisi olup bu sahadaki delilleri inceleme neticesinde, ay tutulması’ ile güneş tutuşması zamanını, süresini ve derecesini haber veren kimseye: “Bu, dine aykırıdır, böyle bir şey olamaz!” denilirse, bu kimse, bunun olup olmayacağında değil, dinin kendisi hakkında şüphe etmeye başlar. Dinin, din yolundan başka bir yolla kendisine yardımcı olmak isteyen kimseden gördüğü zarar, din yolu ile dine
darbe indiren kimsenin zararından daha çoktur. Nitekim “Akıllı düşman, cahil ve akılsız dosttan hayırlıdır.” denilmiştir.
Denirse ki: “Hz. Peygamber (s.a.v): Ay ve güneş, Allah’ın ayetlerinden İki ayettir; hiçbir kimsenin ölümü veya hayatı için tutulmazlar. Tutulduklarını gördüğünüz zaman, Allah’ın zikrine, namaza koyulun! buyurmuştur. Bu, onların görüşleri ile nasıl uyuşur?” Cevap olarak deriz ki: Evet, burada onların görüşlerine aykırı bir cihet yoktur. Zira hadiste, ay ve güneş tutulmasının, kişinin ölüm ve hayatı ile ilgili bir hadise olmadığı yalnız ifade edilmektedir. Böyle bir hadisenin vukuunda namaz kılmayı emretmeye gelince, güneşin doğuşunda, batışında ve zevalinde namaz kılmayı emreden dinin, ay ve güneş tutulması esnasında, müstehap olmak üzere, namaz kılmayı emretmesi ne diye uzak görülsün?
Bir kimse: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in, söz konusu hadisin sonunda: Allah bir şeye tecelli edince o şey kendisine boyun eğer.” buyurduğu rivayet edilmiştir; bu, güneş tutulmasının ilahi tecelli neticesinde olduğuna delalet eder, denirse, deriz ki: Hadisin sonundaki bu ilaveyi nakletmek doğru değildir. Nakleden kim olursa olsun, onu yalanlamak gerekir. Rivayet edilen hadis, bizim yukarıda naklettiğimizden ibarettir; sonunda böyle bir ilave yoktur. Bu ilavenin gerçekte mevcut olduğunu kabul etsek bile, yine ilmin kesin buluşları karşısında inat ve ısrar etmektense te’vile gitmek daha akıllıca bir davranış olur. Nice hadiseler vardır ki açıklığa bu dereceye varmayan akli delillerle te’vil edilmiştir. Din yardımcısının, bu ve benzeri görüşlerin dine aykırı olduğunu açıklaması, inkârcılara en çok bu suretle, din eğer bu gibi şartlara bağlanırsa, gerçeğe aykırı olduğunu iddia etmek yolunu kolaylaştırmış olur.
Bu gibi meselelerde onlarla münakaşaya girmek istemediğimizin sebebi şudur: Âlem hakkında konuşurken, tartışılacak mesele, âlemin hadis (yoktan var edilmiş) mi, kadim (yaratılmamış, önceden var olan), ezeli mi? olmasından ibarettir. Hadis olduğu sabit olduktan sonra, küre olması, dümdüz olması, altıgen veya sekizgen olması; göklerin ve altındakilerin, dedikleri gibi on üç kat, daha az veya daha çok olması arasında bir fark yoktur. Bunların etrafındaki tartışmanın ilahi ilimle münasebeti, soğanın katmerleri, katmerlerinin sayısı veya narın içindeki tanelerin sayısı hakkındaki bir tartışmanın münasebetine benzer. Esas maksat, keyfiyete bakmadan, bütün bunların Allah’ın fiili olmasından ibarettir.
c-Bu üçüncü kısımda anlaşmazlık dinin esaslarından biri ile ilgilidir: Âlemin hadis (yoktan Var edilmiş olması), Sâni’in sıfatları, insanların bedenleri ile birlikte hasredilmeleri hakkındaki görüşleri gibi. Onlar bütün bunları inkâr etmişlerdir.
İşte içinde görüşlerinin bozukluğunu ortaya çıkarılması gereken sadece bu ve benzeri bilim dalıdır.
Gazali Filozofların Tutarsızlığı, kitabında filozofların başlıca şu konulardaki görüşlerini ele almaktadır:
Meselelerin Fihristi
- Âlemin ezeli (başlangıçsız) olduğuna dair olan görüşlerinin gerçeğe uymadığını göstermekten ibarettir.
- Âlemin sonsuz olduğuna dair olan görüşlerinin doğru olmadığını göstermek hususundadır.
- “Allah, âlemin yapıcısı, âlem de O’nun eseridir.” nazariyelerindeki gerçeği örtmekten ibaret olan mantık oyunlarını meydana çıkarmaya dairdir.
- Sani’i ispat etmekten aciz olduklarını göstermek hususundadır.
- İki ilahın var olmasının muhal (imkânsız) olduğuna delil göstermekte yetersizliklerini açıklamaya dairdir.
- Allah’ın sıfatlarını inkâr ile ilgili görüşlerinin gerçekle alakası olmadığını göstermekten ibarettir.
- “İlk varlığın (Allah’ın) zatı, cins ile fasıl’a ayrılmaz.” iddialarının batıl olduğunu göstermeye dairdir.
- “İlk varlık, mahiyyeti olmayan basit varlıktır.” nazariyelerini çürütmekten ibarettir.
- “İlk varlık cisim değildir.” görüşlerini açıklamaktan aciz bırakıldıklarına dairdir.
- Mesleklerinin, Sani’i inkâr ve maddeciliği kabul etmeyi gerektirdiğini açıklamak hususundadır.
- “İlk varlık, kendinden başkasını bilmez.” iddialarında aciz duruma düşürüldükleri hakkındadır.
- “İlk varlık zatını bilir.” nazariyesini ispat etmekteki başarısızlıklarını açıklamak hususundadır.
- “İlk varlık cüz’ileri bilmez.” nazariyelerin gerçeğe aykırı olduğunu göstermekten ibarettir.
- Göğün, irade ile hareket eden canlı varlık olduğuna dair olan görüşlerinin batıl olduğuna dairdir.
- Göğün hareket ettiricisi olan gayeye dair iddialarının batıl olduğunu açıklama hakkındadır.
- Göklerin ruhlarının, kâinatta meydana gelen bütün cüz’ileri bildiklerine dair olan görüşlerini çürütmeye dairdir
- Tabiat kanunları dışında bir şeyin meydana gelmesinin mümkün olmadığına dair olan görüşlerinin batıl olduğunu beyan hususudur.
- İnsan ruhunun cisim ve araz olmayıp, kendi kendine duran cevher olduğuna kesin delil getirmekteki acizlerini göstermeye dairdir.
- İnsan ruhlarının yok olmalarının muhal olduğuna dair olan düşüncelerinin gerçeğe uymadığını beyan hakkındadır.
- İnsanların yeniden dirileceklerini cennet ve cehennemde, cismâni lezzet Ve acı duyarak cesetlerin bir araya getirileceklerini inkâr eden görüşlerinin doğru olmadığını açıklamaktan ibarettir.
İşte filozofların ilahi ve tabii ilimlerde çelişkiye düştüklerini belirtmek istediğimiz meseleler bunlardır. Riyazi (matematiksel) ilimlere gelince, bunları inkâr etmekte ve bunlara karşı koymakta bir mana yoktur. çünkü bunlar, neticede hesap ve hendeseye (geometri) varır. Mantık ise, zihni meselelerde düşünce aleti olan bir ilimdir.
Filozofların Tutarsızlığı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. mam-ı Gazali’nin “Filozofların Tutarsızlığı” (Tehâfütü’l-Felâsife) adlı eseri, felsefe ve din arasındaki ilişkiyi sorgulayan ve Meşşâî metafiziğe yönelik eleştiriler içeren önemli bir çalışmadır. Günümüzde bu eser, bilgi ve hakikat arayışında akıl ile vahiy arasındaki dengeyi anlamak açısından büyük bir değer taşımaktadır.
Bu eserin günümüz için önemi şu noktalarda öne çıkıyor: Felsefi sorgulamalar ve eleştirel düşünce – Gazali, filozofların bazı görüşlerinin tutarsız olduğunu ve hakikati tam olarak temsil edemeyeceğini savunarak, eleştirel düşüncenin önemini vurgulamıştır. Bilgi ve hakikat arayışı – Modern dünyada bilgiye ulaşma yolları çeşitlenirken, Gazali’nin yaklaşımı, bilginin kaynağı ve doğruluğu üzerine düşünmeyi teşvik ediyor. Din ve bilim arasındaki denge – Gazali, aklın tek başına yeterli olmadığını, vahiy ile desteklenmesi gerektiğini savunarak, günümüzde bilim ve inanç arasındaki dengeyi anlamaya katkı sağlıyor.
Gazali’nin bu eseri, felsefi düşüncenin sınırlarını ve dinin hakikat anlayışını tartışarak, günümüzde hâlâ ilim ve düşünce dünyasında etkisini sürdüren bir eser olarak kabul ediliyor.
İmam-ı Gazali Hayatı ve Kariyeri
İmam-ı Gazali, 1058 yılında Horasan’ın Tûs şehrinde doğmuş, İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden biridir2. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve felsefe alanlarında derinlemesine çalışmalar yapmış, özellikle Batınilik ve Yunan felsefesine karşı eleştirileriyle tanınmıştır.
Gazali, Nişabur Nizamiye Medresesi’nde eğitim aldıktan sonra, Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’ne baş müderris olarak atanmıştır. Ancak bir süre sonra manevi bir kriz yaşayarak görevinden ayrılmış, Şam ve Mekke’de inzivaya çekilmiş ve tasavvufa yönelmiştir.
Gazali’nin en önemli eserlerinden bazıları şunlardır: İhya-u Ulumiddin – İslam ahlakı ve tasavvuf üzerine kapsamlı bir eser. El-Munkız min ed-Dalal – Felsefi sorgulamalar ve kendi manevi yolculuğunu anlatan bir kitap. Tehafütü’l-Felasife – Aristotelesçi ve Farabi-İbn Sina ekolüne karşı eleştiriler içeren bir eser.
Gazali, 1111 yılında Tûs’da vefat etmiştir ve fikirleri günümüzde hâlâ büyük bir etkiye sahiptir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın