Kelebek Bahçesi

“Eğer ölümümden sonra insanlar biyografimi yazmak isterlerse zorlanmayacaklar. Sadece iki tarihe, doğum ve ölüm tarihime ihtiyaçları var. Birinden diğerine aradaki tüm günler benim…”

Fernando Pessoa Şair ve Yazar

Merhaba,

  • Felsefe ölüm üzerine mi yaşam üzerine mi derin bir düşünmedir?
  • Ölüm korkumu nasıl aşmalı, onu nasıl başka türlü düşünmeli?

Rahatsız eden soru

Neden ölmek gerekir? Çocukların yetişkinlere sorduğu sorular arasında en rahatsız edici olanı şüphesiz budur. Kimse ölümden bahsetmek istemez. Ölüm, yaş gözetmeksizin içimizde korku ve endişe yaratmasından dolayı konuşmaktan kaçındığımız bir konudur. Oysaki ölümle karşılaşmak için televizyon izlememiz, radyo haberlerini dinlememiz yeterlidir: Her gün her yaştan insan, hastalık ve kazalardan ölüyor; ya da doğal afet, saldırı veya dünyada hâlâ süregelen savaşların kurbanı oluyor. Bunun yanında, filmlerde ya da dizilerde de ölümcül kazalara, cinayetlere ya da can çekişen insanlara rastlamak hiç de zor değil. Fakat burada söz konusu olan ölümler bizim için sanaldır. Duyduğumuz ve bazen de haberlerde tanık olduğumuz ölümler, bizi bir süre sarssalar da çevremizde olan ve sevdiğimiz insanların ölümü kadar etkilemezler.

Genellikle sevdiğimiz birinin kaybından sonra ölüm hakkında düşünmeye başlarız.

Eğlence. Ölüm, sefaleti ve cehaleti ortadan kaldırmayı beceremeyen insanlar, mutlu olmak için, bu gibi konular üzerinde düşünmeyi keşfetmiştir… Pascal

Büyük bir Fransız düşünür olan Pascal, insanların, akıllarından ölüm fikrini ve varoluşun tüm kötülüklerini uzaklaştırıp kendilerini bir faaliyete vermeye iten nedeni ortaya koymuştur. Bu düşünceyi de eğlence olarak adlandırmıştır. Günümüzde önceliği hayatta başarılı ve mutlu olmak olan modern toplum bireyi ölüm fikrini bir kenara bırakmak ve dikkatini başka yöne vermek için eğlenmeye yönelir. Taşrada yaşayan insanla karşılaştırıldığında, şehirde yaşayan için bu durum daha geçerlidir. Çünkü taşrada evcil ya da yabani hayvanların ölümleri aracılığıyla, gerçek ölümle daha sık karşılaşılır. Bir gün ölmesi gereken tek canlı insan değildir, bu bütün canlıların paylaştığı bir kaderdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, dil yetisine sahip olmadığı için bizimle duygularını paylaşamayan hayvanların ölümü önceden sezip sezmedikleri hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Diğer yandan, hayatta kalmak için tüm yolları deneyen yabani hayvanların, ölüm hakkında bir şeyler “bildiklerini” düşünebiliriz. Fakat geleceğe hazırlanma ve kendi ölümlülüğünün bilincine ulaşma kapasitesine sahip biz insanlardan biraz farklı bir şekilde.

Bunun kanıtını, insanlık tarihinin en eski tanıklıklarından olan, İncil’den önce kaleme alınmış, MÖ 2000’li yıllara dayanan, bilinen en eski metinlerden birinde buluruz. Söz konusu metin, Gılgamış adlı kahramanın hikayesidir. Bu destan, Uruk’un (eski Mezopotamya şehri) efsanevi kralı Gılgamış’ın maceralarını anlatır. Yarı tanrı olan Gılgamış, ölümün ne olduğunu bilmemektedir ve ölümle ilk kez hayvani doğaya sahip ölümlü bir insan olarak arkadaşı Enkidu’yu kaybettiğinde karşılaşır. Arkadaşının ölümüyle yıkılan Gılgamış, bütün ölümlülerin paylaştığı bu kaderi paylaşmaktan korkar ve ölümsüzlüğü bulmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Fakat yolculuk sırasında karşılaştığı bir kadın, aradığı sonsuz yaşamı bulamayacağını ona söyler.

Gılgamış, arayışının peşini bırakmaz, fakat yine de onu ölümden kurtaracak çareyi bulamaz. Sonuç olarak, kendisinin de diğer insanlarla aynı kaderi paylaşmaya mahkum olduğunu kabul etmek zorunda kalır.

Bu metin dikkate değer olan, Gılgamış’ın ölümlü olduğu bilincine varmasını Endiku’ya duyduğu arkadaşlığa borçlu olmasıdır. Ölümsüz olduğu yanılgısından ancak arkadaşının ölümüne tanık olduğunda çıkar. Doğrusu, ölüm deneyimi diye bir şey yoktur.

Aradığın yaşamı asla bulamazsın. Tanrılar insanı yarattıklarında, ölümü ona verdiler. Yaşamı ise kendilerine sakladılar! Sen, Gılgamış,! Ye, İç! Gece gündüz zevkin peşine düş! (…) Elini tutan çocuğa bak; eşin sürekli mutluluğu senin kollarında bulsun. İnsanın biricik kaderi budur… Gılgamış

Epiküros bunun bilincine varmış ve şöyle açıklamıştır:

Kötülükler içinde en tüyler ürpertici olan ölüm, bizim için hiçbir şeydir; çünkü biz var olduğumuz sürece, ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz demektir.

Gerçekte hiç kimse ölümle karşılaşmaz. Deneyimleyebileceğimiz tek ölüm başkalarının ölümü özellikle de sevdiğimiz insanların ölümüdür. Istırap içinde tuttuğumuz bu yas deneyimi bizim de bir gün mutlaka öleceğimizi hatırlatır.

İnsanlık yaşayanlardan çok ölülerden oluşur. Auguste Comte

Bu cümleyi yazarken Koçluk eğitimi aldığım yıllara zihin yolculuğu yaptım. Eğitim modüllerini hazırlayan Metin Çınaroğlu’nun sözlerini anımsadım. Yaşamda o kadar ölü insan var ki hiçbir amacı, hedefi olmayan. Evet, asıl sorunda bu sanırım. Yaşayan ölüler olmak…

Biraz beyin fırtınası yapalım…

  • Ölümden sonra yaşam var mı?
  • Ölüm, tedavisi olmayan bir hastalık mıdır?
  • Öleceğimiz fikrine alışabilir miyiz?

Gerçek filozofların kendilerini ölüme hazırladıkları, bütün insanlar içinde ölümden en az onların korktukları doğrudur. Şimdi söyleyeceklerimden sonra bunun üzerinde kendin bir düşün. Filozoflar gerçekten bedenlerinden tiksiniyorsa, bu an gelip çatınca, korkmaları, isyan etmeleri mantıksızlık olmaz mı? Bütün ömürleri boyunca istedikleri şeye varır varmaz bulacaklarını umdukları yere neşe ile gitmemek saçma değil de nedir? Platon

Bu, Platon felsefesinin bize verdiği sert ve dünya nimetlerinden uzak, münzevice bir derstir.

Ölümün gerçek yüzü

İnsanlar her zaman ölümsüz olmayı arzulamış ve her zaman ölümü bir sınır, bir çeşit kusur olarak görmüşlerdir. Bu nedenle de başka bir yaşam aramış; dinlerin vadettiği gibi, ölümün ötesinde bulabilecekleri ölümsüz bir yaşam peşinde olmuşlardır. Filozoflara gelince, onlar ya içimizde ölümsüz olana (yani düşünceye) önem vermemiz gerektiğini öğreterek ya da ölümlü olduğumuz fikrine kendimizi alıştırmamızı öğütleyerek bizi ölümle barıştırmaya çalışmışlardır. Peki ya ölümümüzün kaçınılmaz olduğuna ilişkin bu basit tespitle yetinebilir miyiz? Kendimizi bu fikre veya kendi ölümümüzü diğer gerçekler gibi soğukkanlılıkla kabul etmeye hiçbir zaman alıştıramaz mıyız?

Ölümle, kendi ölümümüzle olan bağımız, mantığa başvurmalara ve tüm evcilleştirme denemelerine rağmen, dehşet verici olmayı sürdürür. Filozofların istediği gibi, mantığın ölüm karşısında üstün gelmesine şüpheyle yaklaşabiliriz. Bu, ölüm düşüncesinden kaçmaya kendimizi zorlamamıza ve ölüm bizim için kelimenin tam anlamıyla dünyanın sonu olsa da, onu dünyada gerçekleşecek bir etkinlik olarak görmeye çalışmamıza bir açıklama getirir.

Aslında ölümü kabullenme kapasitemiz hakkında, ölüm bazı yaşlar için “normal” diğerleri için “anormal”miş gibi, kendi kendimize fikirler yaratırız. Gerçekteyse hangi yaşta olursa olsun, insanın ölümü her zaman çok erkendir…

İnsanlar Neden Ölür? okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Yaşam bir hikaye gibidir: bir başı ve bir sonu vardır. Yaşayabilmek için günün birinde ölümü kabul etmek gerekir.

Françoise Dastur (d. 1942, Lyon), Fransız filozof. Nice Sophia Antipolis Üniversitesi’nde Fahri Profesördür. Martin Heidegger’in eserlerinin uzmanıdır. 

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin