“Kentsel dönüşümden ziyade, beyinsel ve zihinsel dönüşüme ihtiyacı olan ve beyni kâinatın çöplüğüne çeviren insan, neden karıncanın çığlığının aslanın kükremesinden daha güçlü olduğunu fark edemez, neden sığınacak bir “kalp” ve daha müreffeh bir hayat peşinde değil de, “yapay insan” peşinde koşar ki? Anlamak mümkün değil. En büyük tehlike, bizatihi insanın kendisidir!”
— İsmail Hakkı Aydın
Merhaba
Evrende her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir. Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda, bu gerçekliği yaşamaktan başka bir şey gelmez elinizden. Başka yolu yoktur. Bu, bir felsefe değil, fiziktir… Evrende var olan her ne varsa, etrafta gördüğümüz göreceğimiz her şeyin bir frekansı var. Günümüzde çok sık karşımıza çıkan düşük frekans, frekans yükseltme çalışmaları hatta frekans savaşları… Frekans her yerde ve her şeyde…
Atom savaşlarının dillendirdiği ama artık öneminin sanki pek kalmadığı günümüzde, bu tehlikenin yerini almaya aday frekans savaşları nasıl tasarlanır?
Şayet; evrimi milyonlarca yıl süren insanoğlu tarafından, Mısırlı Kamose-Menes ve Amentebat, Romalı Flavus Lucretius Claudius, Antik Yunanlı Sokrat, İtalyan Giardano Bruno, Fransız Antoine Lavoisier ve Avrupa engizisyon mahkemelerinin yakılarak ölüme mahkûm ettiği elli binden fazla aydın, düşünür, filozof ve sanatçı katledilip soyları yok edilmeseydi, Paleolitik Çağ’dan itibaren son kırk bin yılda, dinlere, tanrılara, dogmalara, tabulara, masallara inanmadığı için yaklaşık yüz kırk üç milyon üstün zekâlı insan öldürülüp soyları kesilmeseydi ve devam etseydi, günümüz dünya nüfusunun %5’i değil, %35 üstün zekâlı olacak; Bağdat, Endülüs ve İskenderiye Kütüphaneleri yakılmamış, akıllı ve zeki insanların genleri sonraki kuşaklara aktarılmış ve daha da gelişmiş, hayata katkı sağlayan üstün zekalı toplumlar ve kişiler söz sahibi olacak ve galaksiler arasında ücretsiz seyahat ediyor ve istediğimiz gezegende kalıyor ve tatil yapıyor olacaktık!
Medeniyet, hiçbir milletin, hiçbir toplumun malı değildir. Bugün, gelmiş olduğumuz medeniyet seviyesinde bütün toplumların-Sümerler’den tutun da Hititlere varıncaya kadar- hepsinin katkısı vardır. Çünkü medeniyet, yardımlaşmayla başlar.
Bunu sadece insanlık açısından düşünmeyin, hayat açısından da düşünmek lazım.
Bugün entelektüel dediğimiz, Batı’nın polimat diye ifade ettiği, her şeyde, her alanda söyleyecek sözü olan insan anlamında polimat, münevver, sofistike insandır. Bu, çok yönlü insanların eksikliğini yaşamaktayız. Çünkü medeniyetler, insanların sırt sırta vermesiyle olur. Taşlar bile yuvarlanırken bir başka taşa değmesi suretiyle durur. Bu bir medeniyettir.
Orta Çağ’da neden veba salgını oldu. Orta Çağ karanlığında kiliselerdeki papazlar dediler ki kediler şeytanın hayvanıdır, kedileri öldürün. İnsanlar kedileri öldürdü, fareler çoğaldı ve doğanın dengesi bozularak veba salgını ortaya çıktı, milyonlarca insan öldü. Oysa kedilere ihtiyaçları vardı, bunu anlamadılar. Yakın zamanda Avustralya’da özellikle buğdaylara, ziraat ürünlerine zarar vermesinden dolayı bütün fareleri zehirleyerek öldürdüler. Sonra çekirgeler bütün Avustralya’yı sardı ve onları engellemek için uçaklar dolusu fare getirerek söz konusu felaketi engellediler.
Allah-u Teâlâ, medeniyeti bir denge üzerine kurmuştur. Medeniyet bir ahenktir, dengedir, estetiktir, armonidir, balanstır. Allah-u Teâlâ’nın yarattığı her şeyde bir armoni, bir ahenk vardır. Bir atomun etrafında dönen elektronlar o kadar süratlidir ki onları görmek mümkün değil ama hiçbirisi bir diğerine değmemekte, hiçbirinin yörüngesi de bir diğer bölgeye etki etmemekte. Böyle bir düzen koymuş. Atomaltı düzene geçtiğimiz zaman da yani kuantum düzenine geçtiğimiz zaman da biz bu medeniyeti çok daha iyi görüyoruz.
Tarih boyunca medeniyet kavramlarına baktığımız zaman aslında İslam medeniyeti, Batı medeniyeti diye bir şey yoktur. Medeniyet insanlığın ortak geliştirdiği, ortak faydalandığı bir kavramdır.
1600’lü yıllarda, o karanlık çağda, bir aydınlanma çağı (benim kanaatime göre aydınlanamama çağı) başlamıştır. Descartes, Spinoza, Huygens, Newton, Galileo, Rembrandt, Leibniz gibi bilim insanlarının açmış olduğu bilim medeniyetinin arkasında, yine İslam âlimlerinin koymuş olduğu harçlar vardır. Batı, sadece İslam âlimlerinin bulduğu sıfırın ücretini ödemek istese, ömür boyu, dünya var olduğu müddetçe çalışsalar, sadece o sıfırın kadrini, o sıfırın değerini ödeyemezler.
Bugün diyoruz ki atomu Bohr buldu oysa 800’lü yıllarda Nazzâm diye birisinden bahsetsem Bağdat’ta yaşayan İslam âlimi… Nazzâm, zamanında diyor ki, en küçük zerre parçalanamaz değildir, parçalanır. Atomdan bahsediyor ve ekliyor, o parçalandığı zaman da Bağdat’ı yerle bir eder, diyor.
El-Cezeri diye bir âlim var. El-Cezeri dünyada robotu ilk yapan insandır. Robot derken bugünkü anlamda elbette düşünmeyeceğiz. TÜBİTAK yayınlarında vardır, abdest makinesini yani ilk otomat sistemini yapmıştır. Yapmış olduğu makineler, günümüz mekanik ve sibernetik bilimlerinin temel taşlarını oluşturmuşlardır.
Endülüs’te büyük bir alim vardı: Zerkavi. Bugün dünyada yapmış olduğumuz ameliyatlarda kullandığımız aletlerin %60’ını bu merhum İslam alimi, Endülüslü Zerkavi bulmuştur. Fakat biz yazmaktan aciz olduğumuz için bunları yazmadık, sahiplenmedik! Onların bugün Latince tabirlerini kullanmaktayız. Oysa onları bulan Zerkavi’dir.
İslam medeniyeti madde ile mana, ruh ile beden, dünya ile ahiret, vahiy ile akıl arasında bir karşıtlığa değil, yakın ilişki üzerine kuruludur.
İsmail Hakkı Aydın şöyle söylüyor:
Benim bilim insanı olmama sebep Kur’an-ı Kerim’dir. Zamanında Biruni’ye neden bilim insanı olduğunu sormuşlar, o da “Al-i İmran suresinin 191. ayeti beni bilim insanı yaptı” demiştir. Kur’an-ı Kerim elbette bir ansiklopedi ya da matematik, tıp, kimya kitabı değildir ama onda, hepsine işaretler vardır. On iki yıl evvel Kur’an okurken Nisa suresinin birinci ayetini, insan klonlamanın, insan kopyalamanın olabileceği şeklinde yorumladım, ayeti okurken tüylerim diken diken oldu. Ben biyoloji, kimya, genetik bilmezsem o ayeti kerimeyi yorumlamam tabii ki mümkün değil. İslamiyet’te özellikle biz, Allah’ın rızasının laboratuvarlarda olduğunu kafamıza koymak zorundayız. Bulduğumuzu, tecrübelerimizi yazmak durumundayız. Yazmazsak firar edip gider. Unutmayın ki en zayıf kâğıdın hafızası, en güçlü beynin hafızasından daha güçlüdür. Yazacaksın, kaydedeceksin ki sizden sonraki kuşaklar onu okusun! Bin dört yüz seneden beri orucu, abdesti, namazı bozan şeyler aynı farzları aynı ama biz hâlâ bunları tartışıyoruz. Ne acıdır ki gelecekte de bu huyumuzdan vazgeçeceğimize dair en ufak bir ışık göremiyorum!
Geometri’nin Sırrı
Allah-u Teâlâ önce matematiği yarattı. Kur’an’da bu var; Kamer Suresi diyor ki, “Biz her seyi bir ôlçü üzerine yarattık.” Kader de odur zaten, miktar anlamında. MÖ. 600’lü yıllarda bir Anaksagoras grubu var; Anaksimandros, Anaksinmenes, Sokrat, Eflatun, Aristo ve Parmenides dengeliyor, matematik ve geometrinin felsefesini yürütüyorlar; diğer tarafta Kant var. Bizim tarafta yani Doğu’da ise Muallimi Sani dediğimiz Farabi, gibi pek çok insan var. Bunların esas sırrını çözenler ise Pisagor’la başlayan bir diğer bir grup. Pisagor bununla İskenderiyeli Öklid’e ışık yakıyor. Öklid de ayrıca dünyanın bugün geldiğimiz teknolojik seviyesine en büyük katkısı olan Arşimet’i etkiliyor. Hayat geometridir zaten. Hayatın sırrı geometridir ki ondan ışık alan Arşimet çok büyük deha, kapıyı aralamaya devam etmiştir. Geometrinin sırrı istikbal ve teknolojidir.
Canlı Devre Beyin
Epileptik bir hastanın beyin ameliyatı esnasında genel anestezi vermeden uyanık olarak gerçekleştirilen o zaman ki teknik imkanlarla hastanın konuşma ve düşünme fonksiyonları esnasında meydana gelen beyin frekanslarını mikroelektrotlarla kortikal olarak kaydedilen, her iki frekans kayıtlarının birbirine çok yakınlık ve benzerlik gösterdiği ve bunun ” düşüncenin okunması” hususunda önemli bir adım olacağını tespit edilen günden itibaren kırk üç yıl, farelerde kısmi beyin nakli çalışmaları ve araştırmaları yaptıklarını söyleyen İsmail Hakkı Aydın, “Beyin Nakline Doğru” manşetiyle kapak oldukları tarihten sonra otuz iki sene geçmiş olmamasına ve hala bütün dünyada Nörobilim araştırmaları ile beraber, bu yolda yürümeye ve sır kapılarını bir bir açmaya gayret etmemize rağmen, muhteşem canlı devre “beyin” esrarengizliğinden ödün vermiyor!
İçine girdiğimiz günden beri, insanlığı ve dolayısıyla bilimi ve bilim insanlarını şaşırtmaya, hayrete düşürmeye ve işin çok daha başında olduğumuzu hatırlatırcasına yeni yeni sırları önümüze koyarak, kapılarının açılması için bizi tahrik etmeye devam ediyor. Allah’ın en büyük nimet ve lütuflarından ilk sırada yer alan, düşüncenin laboratuvarı, her duruma göre plan yapan stratejik bir kumanda merkezi olan “beyin”. Kâinat bile, kendi yapılanması ve düzeni çerçevesinde içerisinde her ne varsa, “birliktelik ağı” oluşturmuş, birbirine muhtaç, devamlı iletişim, değişim ve devinim halinde bulunan, “bilgi” üreten “canlı” bir “beyin”dir. Zira beyin, kâinat’ hayat ve sanat, müteselsil matematiksel bir denklemdir. Bir donanım halindeki beynin yazılımı olan akıl, uzun vadede problem çözme ve planlama, işletim sistemi durumundaki zeka ise, kısa süreli sorun çözme kabiliyetidir.
Rakamların sırrı vakıf olmayan, kainatın sırrına vakıf olamaz…
Ancak unutulmamalıdır ki nöromatematik ve özellikle de gen ve DNA matematiği, aşağılık ve art niyetli “bilim insanları”na (!), cihanşümul hayatı altüst edecek tehlikeli sulara da yelken açtırabilmektedir. Çünkü adem ile iblisin kavgası, hep var olmuştur ve var olacaktır. Genetik kodlarla CRISPR Cas9 metodu, gen mühendisliği ve teknolojisi yöntemlerinin kötüye kullanımıyla yapılan fıtrata aykırı pervasızlık ve çılgınlıklar, “modernizim” adı altında “normal hayat” yok edilerek, hiçbir ahlak ve etik kural tanımadan dijitalizm ve “deccalizmin getirdiği kafa!” ile “mutasyon” (!) adı altında, her türlü canlıyı her türlü canlıya dönüştürebilmektedir! Zaten “deccalizm” de, “ahiret”siz bir hayat tarzıdır sonunda.
Böylece, nebatat ve hayvanat âleminin değişim felaketi bir yana, aklı evvelden insanı kâmil çizgisinde biyolojik tekamülünü kemalât ile de tamamlamış ve insan hayatının mümessili olan “Adem”in soyu da yok olacaktır! Çünkü insan, fıtri genetik şifrelerini bozarak yüzyıllardır süregelen biyolojik matematiğinin formüllerini de kaybeder ve insanlığını yitirir.
“İnsan” olmanın, insanlığından yararlanması için gayret etmeyen, kabullenmekten ziyade anlamak için ter dökmeyen ve doğruyu bulmanın en kolay ve en iyi yolunun yanlışı elemekten geçtiğinin farkında bile olmayan bir güruhun, bir başka akıbeti de beklenmemelidir.
“Bilim gözlemdir” diyen Francis Bacon, toplumsal hataların genellikle kabile, mağara, çarşı ve tiyatro idolleri (putları, sahte tanrıları) sebebiyle olduğunu ifade ederken ne kadar da haklıymış! Zaten toplumu anlayabilmenin yolu da, bireyi anlayabilmekten geçer. Adam Smith’ten, Newton’u, Fransızlara öğreten “Cahil Filozof Voltaire”e, “Tanrı Sarhoşu, Panteist ve Yalnız İnsan Baruch Spinoza”dan, Kant’a, Hegel’e, Schopenhauer’a Nietzsche’ye ve Popper’e kadar hepsi vicdan, fikir, akıl ve din hürriyeti bağlamında düşüncelerini, bu gaye ve bazen fark edilemeyen bir teferruatla başlayan ve anlam kazanan yaşam uğruna ortaya koymamışlar mıdır? Nitekim hayat, bazen fark edilemeyen teferruatla, detaylarla, inceliklerle başlar ve mana ifade eder.
Yaşama katkı için çalışmanın, bu aleme gelmekteki yegane gaye olduğunun farkında olmayan ya da olmak istemeyen bu kafalarla “hak” ve “hakikat”in tecelli edeceğine kim inanır ki? Ben de Müslümanları, hep Müslüman zannediyordum! Okumayan, okuduğunu anlamayan ve anlamamakta ısrar eden bir güruhun ter dökmeden, gayretsiz ve fiiliyattan uzak, kavli yakarışları nereye kadar ulaşabilir ki? Bu insanlar bu kafada olduktan sonra “robot” yapmaya gerek var mı, onu da bilemiyorum! Çünkü bu gidişle robotlar zamanla insanlara, insanlar da robotlara benzeyecektir.
Kentsel dönüşümden ziyade, beyinsel ve zihinsel dönüşüme ihtiyacı olan ve beyni kâinatın çöplüğüne çeviren insan, neden karıncanın çığlığının aslanın kükremesinden daha güçlü olduğunu fark edemez, neden sığınacak bir “kalp” ve daha müreffeh bir hayat peşinde değil de, “yapay insan” peşinde koşar ki? Anlamak mümkün değil. En büyük tehlike, bizatihi insanın kendisidir!
Yaratıcılık ve düşüncenin gücü, maddeyi, bilinci, biyolojiyi ve DNA’yı değiştirebilir. Düşünce, nöronal bağlantısallığın çocuğudur. Nöronlar da akıl küpü filozoflardır! Öğrenme ise, nöronal bağlantısallıkta, gelişim, değişim ve devinimdir. Okunan her kitap beyni çapalar, sürer, havalandırır ve yeni fikirler üretir. Beynimizde, vücudumuzdaki her bir noktanın, anatomik düzen içerisinde temsil edildiği bir yer vardır ve beyin durunca, hayat da durur bir anda. Beyin, “kuantum, biyoloji ve fiziği” kaidelerince faaliyet gösteren bir “kuantum bilgisayarı” gibi çalışan, devamlı, değişim ve devinim halinde bulunan ve hiçbir anın tekrarı olmayan canlı bir devredir ve beynin hücresi olan her bir “nöron” da bir “filozoftur”, bir beyindir ve özel bir konnektomu vardır, Laniakea’da olduğu gibi.
Her insan kendi beyninin mimarıdır… Genç (okuyan-yazan) beyin, zamanla kendini çok daha iyi ve hızlı tamir eder. Bu nedenle her insan, kendi beyninin mimarıdır ve beyin; akıl, zihin, vicdan, duygu, zenginlik ve yokluktur aslında. Beynimizin içi, dışımızın aynasıdır ve kendisini biçimlendirmek ve programlamak için yardım alır ve çevre de beyni besler! Beyin, öğrenmek ve anlamak her an devinim, değişim ve dönüşüm içinde olduğundan, hiçbir anda ne ben aynı “ben”im ne de sen aynı “sen”sin bir anlamda.
Nitekim “beyin” kainattan çok daha büyük, tek bir “nöron” ise daha geniştir. Ve biz aciziz anlamaktan!
Beyin, öldükten sonra bir başka boyuta geçip, yaşamaya (!) devam eder. Beyin, ölüm gerçekleştikten sonra bile, biyolojik olarak, farkındalıkla birlikte bir müddet daha hissetmeyi ve algıları kaydetmeyi sürdürür. Aslında ölüm, resetlenerek fabrika ayarlarına dönmenin adıdır! 21. yüzyılın en büyük yanılgısı olan “beyin ölümü” ise sadece beyin sapı nöronlarının ölmesidir.
Yakın gelecekte, öldükten sonra beyinde yaşananlar ve hafıza kaydedilebilecek, okunabilecek, depolanabilecek ve nakledilebilecektir. Hafızanın nakli, beyindeki “prion” hafıza proteinlerinin ayrıştırılarak nakledilmesiyle mümkün olacaktır.
Zihin transferi, beyin müktesebatının bir kompütere aktarılarak çeşitli gayelerle kullanılabilmesi ve muhafaza edilebilmesidir. İç dünyamızın kopyalanması, bilincimizin simülasyonunu oluşturabilmek için, bir bilgisayara aktarımını kapsayan varsayımsal bir düşünce ve kavramdır. Zihin transferinin üç farklı şekilde yapılabileceği düşünülmektedir. Bunlar:
- Fizikselcilik (biyokimyasal): Biyokimyasal fizikselcilik yönteminde zihin, beynin yapısında, diziliminde ve biyokimyasal muhteviyatında yer alması sebebiyle, tabiat kaidelerince izah edilir ve “zihinselcilik” adıyla anılır.
- Taranabilirlik (dijital kopya) : Taranabilirlik olarak adlandırdığımız “dijital kopya” beynin dijital kopyasını meydana getirebilmek ve elde edebilmek için, beyni taklit edebilmemizi sağlayacak teknik donanım ve teknolojiye sahip olmamızı gerektirmektedir.
- Hesaplanabilirlik (yazılım) olarak ifade edilebilir. Hesaplanabilirlik kavramı altındaki, “yazılım” da ise zihnin bilgisayar yazılımına bağlanabilirliği mevzu bahistir. Bu da zihnin hesaplanabilir olduğuna işaret eder.
Fare beyninden alınan bir milimetre küplük doku örneği… Evet, bir milimetre küp cesametindeki beyin dokusunda neler var neler… Çok gelişmiş 5 EM, beş ay boyunca devamlı olarak çalışarak 100 milyondan fazla görüntü elde etti. Bu görüntülerin üç boyutlu modellemesi ancak üç ayda tamamlanabildi. Hepsi 2 milyon gigabytelık bir depolama alanını doldurmuştur. Fare beyninden alınan ve 25.000 dilime bölünmüş bir kum tanesi büyüklüğündeki bu dokuda, 100.000 nöron, 1 milyar sinaps ve 4 km uzunluğa ulaşan sinir liflerinin mevcut olduğu tespit edildi.
Bir mm küp beyin dokusundaki bilgi 2 milyon gigabyte kadar yer işgal ediyorsa ve bütün bunlarla birlikte, insan beyninin tamamen taranabilmesi için günümüz teknolojik imkânlarıyla bütün bu işlemlerin yaklaşık 1.250.000 kez tekrar edilmesi gerekmektedir.
Bunun için gereken süre ise, bütün bir beynin 1.250.000 mm küp olduğu var sayılarak, yaklaşık 1.000.000 yıldır.
Frekansa Büründüm Beyin Diye Göründüm, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Tüm beyindeki bilginin ne kadarlık yer işgal edebileceğini, varın siz hesap edin… Bununla birlikte mevcut teknolojimizin gerçek zihin yaratmayı başarıp başaramayacağını henüz bilmiyoruz. Bilinç, beyin muhteviyat ve fonksiyonlarının toplamından ve integrasyonundan da fazlasıdır! Bu nedenle, şimdilik tam ve kusursuz bir “bilinç” yapmaya kafi enformasyona sahip değiliz. İstikbalde bunun mümkün olabilmesi için, simülasyona giden yolun başındayız.
Hayatımızın her alanında yer edinen yüksek frekans günümüzde herkes tarafından yoğun ilgi gören bir konudur. Yüksek frekansa sahip insanlar, kendilerini her zaman enerjik hissetmektedir. Çünkü her zaman pozitif düşünür ve davranırlar…
Bazı düşünürlerin: “İnsan bir hayaldir. Aslında bütün yaşananlar geçici ve aldatıcıdır. Bu âlem bir surettir” sözleri, günümüzde bilimsel olarak da kanıtlanıyor gibidir. Nitekim Karl Pribram gibi nörobilimciler ile David Bohm gibi kimi fizikçiler, beynin frekanslar alanına geçmesinin mistik bir yaşantı olduğunu dile getirmektedirler. Çünkü bu alan, holografik bir biçimde organize olmuştur ve orada zaman ve mekân yoktur. Her şey “aynı anda” ve “her yerde birden” olur. “Var” ve “yok” ortadan kalkar, “her” şey “bir” şey hâlini alır.
- Akıllı evler, sistemler, şehirler ve daha niceleri, hatta beyinler, gerçekte kendi kontrolümüzde mi yoksa başkalarının mı?
- Canlılığını yitirmiş bazı bitki örneklerinde genetik mühendisliği boş mu duruyor?
- Öfkeli bir toplum oluşturmak mümkün mü?
- Ego ve cinsellik kontrol altına alınabilir mi?
- “Evrensel temel”gelir artık ağa babaları tarafından mı belirlenecek?
- İnsanlığı talan edenler farkında mı ki, malda yalan, mülk de yalan… Var mı ki, kuantumu tam anlayan?
- Peki, frekansını çözersek kanser gibi, hastalıkları yok edebilir miyiz?
Yusuf kıssasından alınacak ibretlerin bulunduğu zikredilmiş (12/111), fakat insanların çoğunun tabiatta yer alan bunca ibret verici nesne ve olayın adeta üzerinden yürüyüp geçtikleri halde gafletten kurtulup bundan ders almadıkları gerçeği de vurgulanmıştır.
Hak ve hayat uğruna, doğruların her an değiştiği ve frekanslardan müteşekkil bu kuantum aleminin “hiç”liğinde, hakikat ummanının yegane mevcudiyeti olan bilgi anaforunda gark olarak arınıp, kainatın ve eşyanın tekamülü ve tenvirine soyunmak için, kapı girdap, kilit kara delik, anahtar ise kitaptır!
İsmail Hakkı Aydın
11 Şubat 1954’te Trabzon’da doğmuş bir bilim insanı, şair, yazar ve çok yönlü bir entelektüeldir. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, beyin cerrahisi üzerine derinlemesine çalışmalar yapmış ve bu alanda uluslararası alanda tanınan bir uzman haline gelmiştir. Özellikle mikronöroşirürji ve beyin-damar cerrahisi üzerine geliştirdiği yenilikçi tekniklerle bilinir.
Uluslararası alanda birçok ödül kazanmış ve çeşitli bilimsel kurullarda yer almıştır. 1990 yılında TÜBİTAK ödülü ve 1991 yılında ABD’de Congress of Neurological Surgeons tarafından ödüllendirilmiştir. Ayrıca, dünya genelinde birçok ülkede konferanslar vermiş ve eğitimler düzenlemiştir.
İsmail Hakkı Aydın’ın edebiyat ve sanat yönü de oldukça geniştir. Şiir, hat, klasik Türk müziği ve felsefe gibi alanlarda da önemli çalışmalar yapmıştır.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın