“Dikkat bir kas gibi çalışır: kötü veya az kullanılırsa zayıflar, iyi çalıştırılırsa gelişir...

Daniel Goleman

Merhaba

Hayatta yönümüzü nasıl bulduğumuz açısından son derece önemli olmasına karşın dikkat, tüm çeşitleriyle pek farkına varılmayan ve hafife alınan bir zihinsel varlıktır. Goleman. bu yeterince takdir edilmeyen zihinsel yeteneğe ve tatmin edici bir yaşam sürmekteki rolüne ilgi çekmektedir.

Yolculuğumuz dikkatin bazı temel öğelerinin keşfiyle başlıyor. İhtiyatlı teyakkuz hali bunlardan yalnızca biri. Bilişsel bilimin incelediği geniş yelpaze, seçici dikkat ve açık farkındalığın yanı sıra, aklın zihinsel işlemleri denetlemek için dikkati içe dönük olarak nasıl kullandığını da kapsıyor.

Yaşamsal beceriler, zihinsel yaşamımızın bu tür temel mekaniğe dayanır. İlk olarak, öz-yönetimi destekleyen öz-farkındalık söz konusudur. Ardından, ilişki becerisinin temeli olan empati gelir. Bunlar duygusal zekanın temel öğeleridir. Göreceğimiz gibi, buradaki zayıflıklar hayatı ya da kariyeri baltalarken, güçlü yönler başarıyı ve doyumu artırır.

Bu alanların ötesinde, biz çevremizdeki dünyaya bakarken sistemler bilimi bizi daha geniş odak bantlarına götürür, dünyamızı tanımlayan ve sınırlayan karmaşık sistemlere ayarlar. Bu tür bir dışsal odak, bu yaşamsal sistemlere uyum sağlamakta gizli bir meydan okumayla karşı karşıyadır: beynimiz bu iş için tasarlanmamış olduğundan, bocalarız. Yine de sistemlerin farkında olmamız, bir organizasyonun, bir ekonominin işleyişini ya da bu gezegende yaşamı destekleyen küresel süreçleri kavramamıza yardım eder.

Bütün bunlar bir üçlüye İndirgenebilir: içsel, başkalarına ve dışsal odaklanma. iyi bir yaşam bunların her birinde ustalaşmamızı gerektirir. Dikkat konusunda iyi haber, sinirbilim laboratuvarlarından ve okul dersliklerinden geliyor; burada elde edilen bulgular zihnin bu yaşamsal kasın nasıl güçlendirebileceğimize işaret ediyor. Dikkat bir kas gibi çalışır; kötü kullanırsanız zayıflar, iyi çalıştırırsanız gelişir. Akıllı alıştırmanın dikkat kasımızı daha da geliştirebileceğini, hatta odaklanmaya aç kalmış beyinlerimizi rehabilite edebileceğini göreceğiz.

Liderlerin sonuç alabilmek için bu dikkat türlerinin üçüne de ihtiyaçları vardır. içsel odaklanma bizi içgüdülerimize, yol gösterici değerlerimize ve daha iyi kararlara yöneltir. Başkalarına odaklanma daha geniş dünyada yönümüzü bulmamızı sağlar. İç dünyasına kulak vermeyen bir lider dümensiz olacaktır; başkalarının dünyasına karşı kör biri her şeyden habersiz kalacaktır; içinde faaliyet gösterdikleri sistemlere kayıtsız olanlar gafil avlanacaktır.

Üstelik bu üçlü odak arasındaki dengeden yararlananlar yalnızca liderler değildir. Hepimiz modern yaşamın gerilimleri, birbiriyle rekabet eden hedefleri ve tuzaklarıyla dolu ürkütücü ortamlarda yaşamaktayız. Bu üç dikkat türünün her biri, bizi hem mutlu hem de üretken kılabilecek dengeyi bulmamıza yardımcı olabilir.

Latincede bir şeye doğru uzanmak anlamına gelen attendere sözcüğünden türemiş olan (attention) dikkat, bizi dünyaya bağlar, deneyimlerimizi biçimlendirir ve tanımlar. “Dikkat,” bilişsel sinirbilimci Michael Posner ile Mary Rothbart’ın yazdıkları gibi, “dünya hakkındaki farkındalığımızın ve düşüncelerimizle duygularımızın istemli düzenlemesinin temelindeki” mekanizmaları hazırlar.

Bu araştırma alanının duayenlerinden biri olan Anne Treisman dikkatimizi nasıl kullandığımızın gördüklerimizi belirlediğini belirtiyor. Ya da Yoda’nın dediği gibi, “Odağınız, sizin gerçekliğiniz…”

Ahenk kurmak ortaklaşa dikkat, yani karşılıklı odaklanma gerektirir. Her gün içinden geçtiğimiz dikkat dağıtıcı unsurlar seli düşünülürse, böylesi insanca anlar yaşayabilmek için çaba harcama ihtiyacımız her zamankinden fazladır.

  • Odağımız sürekli, hem içimizdeki hem de dışımızdaki dikkat dağıtıcılarla boğuşur. Soru şudur: Dikkat dağılmalarımızın bize maliyeti nedir?

Liderlere enerjilerini yönetmenin en iyi yolu olan konusunda koçluk yapan danışman Tony Schwartz, “İnsanların- hep zayıf olan- dikkatlerini nasıl kullandıkları konusunda daha bilinçli olmalarını sağlıyoruz.” diyor. “Dikkat”– şu anda insanların zihinlerindeki bir numaralı mesele.

Gelen verilerin hücumu; e-postaları başlığına göre ayıklama, sesli iletilerin çoğunu atlama, mesajlara ve notlara hızla göz gezdirme gibi baştan savma kısayollara başvurmamıza neden oluyor. Bizi daha az etkili kılan dikkat alışkanlıkları geliştirmiş değiliz, ama mesajların ağırlığı, gerçekte ne anlama geldikleri üzerinde düşünmemiz için bize çok az zaman bırakıyor.

1977 yılında Nobel Ödülü’nü alan ekonomist Herberts Simon, bütün bunları daha o zamandan öngörmüştü. Enformasyon zengini bir dünyanın gelişini yazarken, enformasyonun tükettiği şey “alıcılarının dikkatidir. Bu yüzden enformasyon zenginliği dikkat fakirliği yaratır.” diyerek bizi uyarmıştı.

Goleman, New York Times için son teslim gününde makale yazarken bulduğumda, Bartok’u kulak ardı ederek yaptığım o ilk alıştırmayı anımsadım. Times’da, o yıllarda dershane büyüklüğünde bir boşluğu kaplayan, yaklaşık bir düzine bilim muhabirinin ve yarım düzine editörün masalarıyla tıklım tıklım dolu bilim bölümünün ortasında çalışırdım.” der. Ve sözlerine şöyle devam eder. “Her zaman Bartok vari bir kakofonik uğultu olurdu. Yakınlarda sohbet eden üç-dört kişi bulunurdu; muhabirler mülakat yaparken, bitmek üzere olan bir ya da birkaç telefon konuşmasına kulak misafiri olurdum; editörler odanın öbür ucundan bağırarak makalenin ne zaman hazır olacağını sorarlardı. Sessizliğin sesleri, olsa bile, pek nadirdi. Yine de biz bilim yazarları, düzeltilmeye hazır kopyamızı günbegün, güvenilir biçimde zamanında teslim ederdik. Kimse, “Lütfen herkes sessiz olsun ki odaklanabilelim” diye rica etmezdi. Hepimiz odaklanmamızı ikiye katlar, uğultuya kulaklarımızı tıkardık. Patırtının ortasında bu odaklanma, seçici dikkatin, yani tek bir hedefe yönelip, her biri kendi başına potansiyel bir odak noktası olan sersemletici uyaranlar selini yok saymak gibi bir sinirsel kapasitenin göstergesidir.”

Modern psikolojinin kurucularından William James’in dikkati’ “zihnin, berrak ve canlı bir biçimde, birkaç olası nesne veya düşünce silsilesi arasından birini birdenbire sahiplenmesi” olarak tanımlarken kastettiği budur.

Dikkat dağıtıcıların başlıca iki türü vardır: bu sözcükleri okurken, metni çevreleyen boş kenarları dikkat alanınızın dışında bırakmaktasınız. Ya da bir an için üst damağınıza değen dilinizin verdiği hisse dikkat edin: beyninizin arka planındaki sesler, şekiller ve renkler, tatlar, kokular, duyumlar gibi şeylerin sürekli akışından ayıkladığı bitmek bilmez uyaranlar dalgasından sadece biridir bu.

Daha ürkütücü olansa ikinci ayartıcı türüdür: duygu yüklü sinyaller. Mahallenizdeki kafenin curcunası içinde e-postalarınızı yanıtlamaya odaklanmak belki size daha kolay gelebilir, ama birinin adınızı andığına kulak kabartırsanız (güçlü bir duygusal tuzaktır bu), onu taşıyan sesi yok saymanız hemen hemen imkânsızdır; dikkatiniz refleks olarak hakkınızda söylenen şeyi duymanız için size uyanda bulunur. 0 e-postayı unutun.

En odaklı kişilerin bile karşılaştıkları en büyük zorluğun kaynağı ise, yaşamlarımızın duygusal karmaşasıdır; durmadan düşüncelerinize sızan, yakın bir ilişkinizdeki en son patlama gibi. Böylesi düşünceler iyi bir nedenle araya girerler: canımızı sıkan konuda ne yapacağımızı etraflıca düşünmemizi sağlamak için. Verimsiz kafa yorma ile üretken derin düşünceyi ayıran çizgi, geçici bir çözüm bulup ardından o sıkıntı verici düşünceleri kafamızdan atmamızla, aynı kısır döngü içinde saplantımızı sürdürmemiz arasındadır.

Odağımız ne kadar bozulursa, o kadar kötü iş çıkarırız. Örneğin, üniversiteli sporcuların kaygı yüzünden yoğunlaşma bozukluğuna ne derece yatkın olduklarına dair bir test, gelecek sezonda ne derece iyi ya da kötü performans gösterecekleriyle kayda değer biçimde ilintilidir. Tek bir hedefe sabitlenme ve başka her şeyi görmezden gelme yeteneği, beynin prefrontal bölgelerinde etkindir. Bu alanda uzmanlaşmış devreler, odaklanmak İstediğimiz içeri gelen sinyallerin (o e-posta) gücünü pekiştirir ve yok saymayı seçtiklerimizi (yan masada çene çalan kişiler) bastırır.

Odaklanma duygusal ayartıcılarımıza kulak tıkamamızı gerektirdiğinden, seçici dikkate ayrılmış sinir devrelerımiz bunu ket vurucu duygu kapsamına alır. Bunun anlamı, en iyi odaklanan kişilerin duygusal çalkantıdan görece bağışık olabilecekleri, kriz anında soğukkanlılıklarını daha iyi koruyabilecekleri ve hayatın duygusal dalgalarına rağmen sakin kalabilecekleridir.

İlgiyi Yitirmek küçük bir sınav yapalım:

  1. Duyduğunuz bir sesle beyin dalgası eşzamanlılığı için kullanılan teknik terim nedir?
  2. Dikkat dağücılann başlıca iki türü hangileridir?
  3. Dikkatin hangi özelliği üniversiteli sporcuların ne derece iyi performans göstereceğini önceden belirler?

Eğer bu sorular kafanızdan yanıtlayabiliyorsanız, okurken dikkatinizi sürdürdünüz demektir…

Bir kitabı,  blogu ya da herhangi bir anlatıyı okurken, aklımız okuduğumuza anlam vermemizi sağlayan bir zihinsel şablon oluşturur ve onu aynı konuda önceden aklımızda tuttuklarımızla ilgisi olan bu tür şablonların evrenine bağlar. Bu genişleyen anlayış ağı öğrenmenin merkezindedir. Söz konusu ağı kurarken ne kadar dalıp gidersek ve okumaya başladıktan sonra sapma ne denli erken olursa, belleğimizdeki boşlukların sayısı o kadar artar.

Kitap okurken, beynimiz o fikir ve deneyimler dizisini kapsayan bir yollar ağı kurar. Bu derin kavrayışı, bizi durmadan ayartan internetin belirleyici özelliği olan araya girmeler ve dikkat dağılmalarıyla karşılaştırın. İnternete bağlıyken aldığımız metinler, videolar, imgeler ve çok çeşitli mesajlar, birbiriyle bağlantısız uyduruk bilgileri kaparak konudan konuya sekmek yerine sürdürebilir yoğunlaşmayı ve bir konuya dalmayı gerektiren, Nicolas Carr’ın “derin okuma” diye adlandırdığı şeyden kaynaklanan daha eksiksiz anlayışın düşmanı gibi görünür.

Eğitim web-tabanlı formatlara taşınırken, internet dediğimiz multimedya dikkat dağıtıcılar kitlesinin öğrenmeyi köstekleme tehlikesi ufukta belirmekte. Daha 1950’lerde, filozof Martin Heidegger ortaya çıkan “teknolojik devrim gelgiti”ne karşı uyarıda bulunmuştu: “İnsanı öylesine esir edebilir, büyüleyebilir, gözünü kamaştırabilir ve kandırabilir ki, işlemci düşünüş bir gün . . . tek düşünme biçimi haline gelebilir.” Bu gelişme, Heidegger’in insanlığımızın özü olarak gördüğü bir düşünme tarzı olan “tefekkür”ün kaybı pahasına olacaktı.

Ben, Heidegger’in uyarısını, düşünmenin merkezindeki bir yetenek olan, devam eden bir anlatıya dikkat göstermeyi sürdürme kapasitesinin aşınması olarak algılıyorum. Derin düşünüş, odaklanmış bir zihnin sürdürülebilmesini gerektirir. Dikkatimiz ne denli dağınıksa, düşüncelerimiz o kadar sığlaşır; benzer biçimde, düşüncelerimiz ne denli kısa süreliyse, o kadar sıradanlaşabilir. Heidegger bugün hayatta olsaydı, tweet’lemesi istendiğinde dehşete düşerdi.

Yaşamdaki akış anlarını artırmanın anahtarlarından biri de, yaptıklarımızı hoşlandıklarımızla uyumlu kılmaktır; işlerinden büyük zevk alan şu talihli insanların yaptıkları gibi. Herhangi bir alanda başarı düzeyi yüksek olanlar —öyle ya da böyle, şanslı kişiler— bu bileşimi bir şekilde yakalamışlardır.

Kariyer değişikliğini bir kenara bırakırsak, akışa açılan birkaç kapı vardır. Yeteneklerimizi azami düzeyde zorlayan —becerilerimizin “ancak üstesinden gelebileceği”— bir işle uğraşırken bunlardan biri açılabilir. Bir başka kapıysa, tutkuyla bağlı olduğumuz bir işi yaparken açılabilir; motivasyon bizi bazen akışa yöneltir. Ama her ikisinde de nihai ortak yol, tam odaklanmadır: bunların ikisi de dikkati artırmanın yollarıdır. Oraya nasıl ulaşırsanız ulaşın, keskin bir odaklanma akışı hızla başlatır.

İşin iyi yapılmasını sağlayan bu optimal beyin halinin göstergesi, daha büyük bir sinirsel uyum, yani farklı beyin alanları arasındaki zengin, iyi zamanlanmış iç bağlantılardır. Bu haldeyken, ideal olarak, eldeki iş için ihtiyaç duyulan devreler yüksek derecede etkin, işle ilgisi olmayanlarsa hareketsizdir; beyin tam olarak o ânın gerektirdiklerine ayarlıdır. Beynimiz bu bölgedeyken, uğraştığımız iş ne olursa olsun, en iyi performansımızı gösterme olasılığımız daha yüksektir.

İşyeri araştırmalarıysa aksine, çok sayıda kişinin oldukça farklı bir beyin halinde olduğunu gösteriyor: hayal kuruyor, Internet’te ya da Youtube’da dolaşarak saatlerini boşa harcıyor ve gerekenin asgarisini yapıyorlar. Dikkatleri dağılıyor. Bu kopukluk ve İlgisizlik, özellikle de tekrara dayalı, iddiasız işlerde çok yaygın. İlgisiz çalışanların odaklanma menziline yaklaşmalarını sağlayabilmek, motivasyon ve heveslerini artırmayı, amaç duygusu uyandırmayı ve azıcık baskı katmayı gerektiriyor.

Öte yandan, bir diğer büyük grup da nörobiyologları “bitkinlik” adını verdikleri, aralıksız stresin sinir sistemlerini kortisol ve adrenalin taşkınlarıyla aşırı yüklediği bir hale saplanıp kalıyor. Dikkatleri işlerine değil, endişelerine sabitleniyor.  Bu duygusal yorgunluk tükenmeye yol açabilir.

Tam odaklanma akışa doğru potansiyel bir kapı aralığı açar.  Ama bir konuya odaklanıp geri kalanları görmezden gelmeyi seçtiğimizde, beynin üst kısmının alt kısımla boğuştuğu büyük bir sinirsel ayrım arasındaki —genelde gözle görülemeyen- sürekli gerilimi yüzeye çıkarırız.

19. yüzyıl Fransız matematikçisi Henri Poincar, “Dikkatimi bazı aritmetik sorularının çözümüne yöneltiyor, görünüşe bakılırsa pek başarılı olamıyordum,” diye yazmış. “Başarısızlığımdan bezmiş durumda, deniz kenarında birkaç gün geçirmeye gittim.” Orada, bir sabah okyanusun kıyısındaki sarp kayalıkta yürürken birdenbire, “belirsiz üçlü karesel ifade biçimlerinin aritmetik dönüşümlerinin Öklit koyutlarına dayanmayan geometri İfadeleriyle özdeş olduğu” aklına gelmiş.

Bu kanıtın ayrıntıları burada önemli değil (iyi ki değil: işin matematiğini anlamaya başlayamazdım şahsen). Bu aydınlanmanın ilginç yönü, Poincare’nin aklına nasıl geldiği: “özlü olarak, birdenbire ve doğrudan doğruya.” Kendisi de hayretler içinde kalmış.

Yaratıcılığın kadim öyküsü bu tür anlatılarla dolu. 18. ve 19. yüzyıl matematikçilerinden Carl Gauss, dört yıl boyunca bir teoremi kanıtlamaya çalışmış, ama sonuca ulaşamamış. Derken bir gün yanıt, “ani bir şimşek çakması gibi” aklına gelivermiş. Yine de yıllardır sürdürdüğü yoğun çalışmayı bu içgörü kıvılcımına bağlayan düşünce silsilesine bir ad verememiş.

Bu bilmecenin nedeni ne? Beynimizde yarı-bağımsız, büyük oranda birbirinden ayrı iki zihinsel sistem bulunur. Bunlardan biri yoğun hesaplama gücüne sahiptir, sürekli çalışır, sorunlarımızı çözmek için sessizce mırıldanır, kafa yorduğumuz karmaşık problemlere getirdiği ani bir çözümle bizi şaşırtır. Bilinçli farkındalık ufkunun ötesinde çalıştığından, işleyişini görmeyiz. Bu sistem engin çalışmalarının meyvesini bize gaipten gelmişçesine ve bir cümlenin sözdizimine rehberlik etmekten, karmaşık, tam gelişmiş matematiksel kanıtlar oluşturmaya dek, çeşitli biçimlerde sunar.

Aklın bir köşesindeki bu dikkat, genellikle beklenmedik olaylar olduğunda odak merkezine gelir.

Bu sistemin sinir şebekesinin büyük bölümü, beynimizin alt kısmında, korteksaltı devrelerindeki; ancak çabaları, beynin en üst katmanları olan neokorteksi aşağıdan haberdar ederek farkındalığa neden olur. Poincare ve Gauss, kafa yorarak beynin alt katmanlarından gelen büyük buluşların ürününü toplamışlardır.

“Aşağıdan yukarıya”, bilişsel bilimde bu alt beyin sinir mekanizmasının böylesi işleyişleri için tercih edilen deyim olmuştur. Aynı şekilde “yukarıdan aşağıya”da, esas olarak neokorteks içindeki, alt korteks mekanizmasını izleyip, hedeflerini dayatabilen zihinsel faaliyete gönderme yapar. Sanki iki ayrı akıl iş başındadır.

Hayatın yaratıcı zorlukları nadiren iyi formüle edilmiş bulmacalar şeklinde gelir. Çoğu zaman, öncelikle yaratıcı bir çözüm bulma İhtiyacını kabul etmemiz gerekir; Louis Pasteur’ün ifadesiyle şans, hazırlıklı bir akılı tercih eder. Hayal kurmak, yaratıcı keşfi kuluçkaya yatırır.

Yaratıcılığın evrelerinin klasik bir modeli kabaca üç odaklanma tarzına tekabül eder; her türlü  girdiyi arayıp bulduğumuz ve kendimizi kaptırdığımız yönseme; yaratıcılığımıza meydan okuyan bir zorluğa yönelik seçici dikkat; ve çözümün ortaya çıkmasını sağlamak için serbestçe işbirliği yaptığımız, ardından çözüme odaklandığımız açık farkındalık.

Albert Einstein bir keresinde, “Sezgisel akıl kutsal bir armağandır, rasyonel akılsa sadık bir hizmetkar.” demiştir. Hizmetkarı onurlandırıp armağanı unutan bir toplum yaratıldı.

İnsanların net hedefleri, aynı zamanda bunlara erişim yollarını seçme özgürlüğü de olduğundan, yaratıcı içgörüler en iyi şekilde akıyordu. En önemlisi de, gerçekten serbestçe düşünmek için yeterli zamanı korumuşlardı. Yaratıcı bir koza.

Sinirbilimci Richard Davidson, “Kendini vermek, bu zihinsel dağınıklık halini bırakıp bir etkinliğe tam odaklanma anlamına geldiği ölçüde, varsayılan devreleri etkisizleştiriyor olabiliriz,” diyor. “Zorlu bir işe daldığınızda kendiniz hakkında uzun uzadıya düşünemezsiniz. İnsanların, dağcılık gibi tam odaklanmanın şart olduğu tehlikeli sporlara bayılmalarının bir nedeni de budur,” diye ekliyor Davidson. Güçlü odaklanma bir huzur duygusu ve onunla birlikte neşe verir. “Ama dağdan indiğinizde, kendini referans alan ağ endişe ve dertlerinizi hemen geri getirir.”

Kendimizi toplumsal merdivenin neresinde gördüğümüz, başkalarını ne derece önemsediğimizi belirler: kendimizi aşağıda hissettiğimizde daha çok, yukarıda hissettiğimizde daha az tetikte oluruz. Doğal sonuç: Birini ne kadar önemserseniz, o kadar ilgi gösterirsiniz: ilgi gösterdikçe de, daha fazla önemsersiniz. İlgi ve dikkat, sevgiyle iç içedir…

Odak, Mükemmelliğin Gizli Anahtarı okumayanlara tavsiye okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Daniel Goleman, uluslararası çok satan kitabı Duygusal Zekâ’dan sonra belki de en önemli eseri olan ODAK: Mükemmelliğin Gizli Anahtarı’nda internet çağının enformasyon ve eğlence seli içinde kıt bir kaynak haline gelen DİKKAT ve ODAKLANMA yetilerini araştırıyor. Yirmi yılı aşkın bir süredir insan beyniyle ilgili bilim alanında kaydedilen en son ilerlemeleri izleyerek kitaplarında işleyen Daniel Goleman Odak’ta hepimizin kanıksadığı ve hafife aldığı bir meleke olan dikkat üzerinde duruyor. Çığır açıcı araştırmaları pratik bulgularla birleştiren yazar, uzmanları amatörlerden ve yıldızları ortalama oyunculardan ayıran şeyi açığa çıkarıyor. Sonuçta okuyucuları, dikkatlerini yalnızca kişisel meselelere değil, ayrıca çevrelerindeki dünyanın acil sorunlarına, örneğin güçsüzlere, yoksullara ve geleceğe de yöneltmeye davet ediyor.

Dr. Daniel Goleman, yıllarca New York Times’da beyin ve davranış bilimleri konulu makaleler yazmış ve Harvard Üniversitesi’nde ders vermiştir. Merkezi Rutgers Üniversitesi’nin Profesyonel ve Uygulamalı Psikoloji Okulu’nda bulunan ve duygusal zekâ becerilerini geliştirmenin en iyi yöntemlerini bulmayı amaçlayan Örgütlerde Duygusal Zekâ Konsorsiyumu’nun eş-başkanlığını yapan Goleman, profesyonel gruplara ve üniversite kampüslerinde öğrencilere konferanslar vermektedir. Times’daki makaleleriyle iki kez Pulitzer Ödülü’nü kazanan yazarın layık görüldüğü diğer ödüller arasında, Amerikan Psikoloji Derneği’nin Kariyer Başarı Ödülü de bulunmaktadır.

Duygusal Zeka Neden IQ’dan daha önemlidir? , Odak Mükemmeliğin Gizli Anahtarı ve Yeni Liderler bize, duygusal zekâ ile odaklanma ve ölçülebilir iş sonuçları arasındaki doğrudan bağı gösteriyor.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin