ER’ler Early Recollections [Eski Hatıralar] bir kimsenin başkaları hakkında nasıl bir fikre sahip olduğunu gösterdiği gibi, onun hayattan ne beklediği, ne için çaba sarf etmek ihtiyacını duyduğu ve çok daha genel olarak da bizzat kendisi hakkında ne tür bir görüşe sahip olduğu konusunda fikir vermektedir…
—Alfred Adler
Merhaba
İzmir, hastanede kontroller bittikten sonra tramvaya bindiğim ve soluğu Konak İskelesi’nde aldığım bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcak, deniz kenarı sahil kalabalıktı. Açık havada denize karşı birkaç nefes egzersizi yaptım. Ardından yürüyerek saat kulesini selamladım. Ve az ileride tam da sağ köşede Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarını gördüm. İçeri girip hedefe yani kitaplara kilitlendim. Raftan göz kırpan Alfred Adler, Sosyal Roller ve Kişilik, adlı eserinden şöyle sesleniyordu:
İnsan, bilinçli, yaptığının farkında olan bir hayvandır. Kendi kendini incelemekle, niçin bu şekilde hareket ettiğini bulup ortaya çıkarabilir. Bilinçli olmak, kişinin özünü teşkil eder. İnsan, her gün ne yaptığının farkındadır. Ona göre, bu, onun bilinçsiz olarak yaptıklarını inkar etmek demek değildir; bilinçli olanın hakkını vermektir. Nitekim, Adler’in insan tabiatı modeli, bilinçli ve bilinçsiz gayeler formüle eder ve buna ulaşmanın yollarını arayıp bulmaya dayanır.
Adler, bu görüşüyle, Freud’un yeterince üzerinde durmadığı bir şeyi belirtmektedir. Bireye bir biriciklik, bir uyanıklık, farkında oluş ve kendi kendini tayin etme özelliği atfetmektedir. Ona göre insan kendi kişiliğinin ressamıdır…
Alfred Adler, küçük yaştan itibaren, özellikle ilk çocukluk yıllarında, yaşadığı olayların etkisinde kalarak önemli bir kişilik teorisi geliştirmiş olan ender insanlardan biridir. Bu bakımdan, onun hayatının belirli safhalarını gözden geçirmek, psikolojisinin dayandığı temel kavramları ve görüşleri anlamada son derece yardımcı olacaktır.
Adler, 1895 yılında, bir doktor olarak üniversiteden mezun olduktan sonra Ferdinand Tönnies’in “gemeinschaft” dediği, sıcak ve yakın ilişkilerin yaşandığı, gelir seviyesi düşük insanların oturmakta olduğu bir kenar mahallede, önce oftalmoloji alanında, daha sonra da genel tıp alanında, pratisyen bir hekim olarak hasta muayene etmeye başlamıştır. Adler’in doktorluk yapmaya başladığı mahalle ünlü bir eğlence yerinin veya bir lunaparkın yanındadır. Adler’in hastaları arasında, bu parkta çalışan, gösteri yapan birtakım artistler ve akrobatlar da bulunmaktadır. Adler, bunların bir kısmının bu maharetleri büyük çalışmalar pahasına, çocukluklarında geçirdikleri hastalıklara ve zayıflıklara karşı kazanmış olduklarını görmüştür. Adler, bu gözlemlerini; çocukluğunda yaşadıklarıyla birleştirmiş, telafi (compensation) ve aşırı telafi (over compensation) denen telafi ve aşırı telafi mekanizmalarının bu başarıları elde etmede çok önemli bir rolü bulunduğu sonucuna varmıştır. Adler’in sistemine dahil ettiği bu önemli kavramlar, sonradan Sigmund Freud tarafından da benimsenmiştir.
Adler, Viyana Tıp Fakültesin’nde öğrenci olduğu yıllarda ünlü bir dahiliye mütehassısı hocasından, hasta muayene ederken, sadece hastalığı değil, bir bütün olarak hastaya da bakmak ve müşfik bir hekim olmak gerektiğini öğrenmiştir. Sinir sitemi işleyişi ve adaptasyonu konusuna karşı duyduğu ilgili, onun sonradan nöroloji ve psikiyatri alanına kaymasına sebep olmuştur. Fakir kimselerin dertleriyle ilgilenmek; eşitliğe, işbirliğine ve demokrasiye bağlı kalmak; kitlelerin ezilmişliğiyle mücadele etmek, hayatının bir gayesi olarak kişiliğinin daima bir parçası olmuştur. Doktorluğunu da, bu idealini gerçekleştirmenin tabii bir aracı olarak kullanmıştır.
Adler, 1901 yılında oldukça tanınmış bir doktordur. Bu tarihte Freud’un yeni yayımlamış olduğu “Rüyaların Yorumu” adlı eserine yöneltilmiş olan kritiklere cevap vererek, bu eserin güçlü bir savunmasını yapmıştır. Daha önce Freud’la tanışmamış olmakla birlikte, Adler’in bu cesur hareketi, Freud’un dikkatini çekmiş ve bir teşekkür mektubu yazarak onu yeni teşekkül etmiş ve Freud’un evinde çarşamba günleri yapılmakta olan psikanaliz gruplarına davet etmiştir. Adler, daha sonra Viyana Psikanaliz Cemiyeti adını alacak olan bu gruba katılmış olmakla birlikte, ne Freud’la, ne de grubun diğer üyeleriyle sıcak bir ilişki içerisinde olabilmiştir.
Adler, Freud’un hayranlarından biri ve muakkibi değildir. Onun öğrencisi olmadığı gibi, psikanalizde uygulanan bir eğitim yöntemi olarak, onun tarafından analiz edilmiş de değildir. Bununla birlikte, Adler gene de, psikanalizden bir hayli etkilenmiştir. 1910 yılında bu cemiyetin başkanı olmuş ve Wilhelm Stekel’le birlikte bu cemiyetin çıkarmakta olduğu derginin müdürlüğüne atanmıştır. Ne var ki bir yıl sonra, Adler’in gittikçe farklılık gösteren ve psikanalizden uzaklaşan görüşleri, Freud’un bazı kavramlarını tenkit edişi, Freud ve cemiyetin diğer üyeleri tarafından hoş karşılanmamaya başlamıştır. Bunun üzerine Adler, üstlendiği bu görevden istifa ettiği gibi, çok tutucu davranıldığı ve bağımsız düşünmeye imkân tanınmadığı düşüncesiyle, kendisi gibi düşünen dokuz arkadaşıyla birlikte Psikanaliz Cemiyeti’nden de ayrılmıştır. 1913 yılında da Bireysel Psikoloji Cemiyeti adıyla yeni bir grup oluşturmuştur, teşkilatını yavaş yavaş bütün Avrupa’da yaygınlaşmaya başlamıştır. Cemiyetin adında yer alan “bireysel” kelimesi, bireyin (ferdin) bütününe, onun parçalara ayrılamaz bir bütün olduğuna ve amacın bu bütünü incelemek ve anlamaya çalışmak olduğuna işaret etmektedir. Bu kelime veya kavram, bireyin incelenmesi sırasında grubun herhangi bir şekilde incelenmesi gerektiğine işaret etmemekle birlikte Adler’in teorisi, birçok bakımlardan sosyal psikolojik bir teoridir ve bireyi, grubun diğer üyeleriyle karşılıklı ilişki içerisinde bulunan bir varlık olarak incelemeye çalışır.
Adler, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Viyana’da bir askeri doktor olarak görev yaparken, savaştan etkilenmiş ve acı çeken pek çok insanla karşılaşmıştır. Bu insanların ne derece güvensiz ve yalnız olduklarını görmüştür. Savaş, onun gözünde, yardımlaşmanın en aza indiği bir durumdur. Adler, kendi mahalle arkadaşlarıyla olumlu yönden yaşadıkları ile bu savaş kurbanlarının olumsuz yönden sergiledikleri durumların etkisinde kalarak, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, insanların arasında sosyal bir ilgi, sosyal bir duygu geliştirmenin, bunun için gayret sarf etmenin, eğitim programları hazırlamanın bir görev olduğuna inanmış ve insanları uyaracak yazılar yazmayı kendisi için nihai bir gaye olarak benimsemiştir. Viyana İşçi Komitesi’nin meclis başkan yardımcısı olarak, sosyal demokratlar üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Bu mevkiin kendisine sağlamış olduğu imkânlarla, öğrencilerinin de yardımıyla, Viyana’da bulunan otuz okulda “Adler klinikleri” açmıştır. Bu klinikler, 1921 yılından 1934 yılında Naziler bunları kapatıncaya kadar, faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu klinikler, Viyana genç suçlu oranını düşürecek derecede etkili olmuştur.
Adler ve arkadaşları, Dr. Ayda Yörükân’ın Adler’in İnsan Tabiatını Tanıma adlı kitabına ve gene bu kitaba konmuş olan “Ek”te de belirtildiği üzere, yetişkin eğitimi, özellikle de zihinlere ve karakterlere şekil vermekle görevli bulunan öğretmenlerin yetiştirilmesi konusu üzerinde ağırlıklı olarak durmuştur. Bu bakımdan Adler, tatbiki psikoloji alanında öncü durumunda olan bir insandır.
Freud, kişiliği, Latince “O” anlamına gelen ve kişiliğin altyapısını oluşturan Id ile Ego (Benlik) ve Süper Ego (Vicdan) diye bilinen birtakım kompartmanlara ayırmış ve teorisini bu kompartmanların birbirleriyle olan ilişkisi üzerine kurmuştur. Bu bakımdan, parçaların analizi, metodolojisinin esasını teşkil etmiştir. Kişiliğin gelişmesini de dört safhadan, bağlanıp kalmaya, fiksasyona (fixation) maruz kalmadan oral, anal, phallic, bir ara safha olarak latency safhasını hesaba katmayacak olursak, genital safhalardan geçmiş olmaya bağlamıştır. Bütün bu safhalar, esasta cinsiyet temeli üzerine dayanan, haz prensibine bağlı olan safhalar olarak görülmüştür. Adler’in en temel itirazları, Freud ve arkadaşlarıyla arasını açan ve onun Viyana Psikanaliz Cemiyeti’nden ayrılmasına sebep olan şeyler, bu suni bölünmeye ve cinsiyet temelli bir kişilik gelişmesi teorisine karşı yönelttiği itirazlar olmuştur. İleride ayrıntılarıyla göreceğimiz üzere, Adler’e göre kişilik bir bütündür; önemli olan bu bütünü kavramaktır. Bu da, mekanik-deterministik bir yol takip edilerek yapılamaz. Ortaya çıkan arazlar, kişiliğin bir veçhesini oluşturur ve ancak kişiliğin bütünlüğü içerisinde görüldükleri takdirde bir anlam kazanırlar. Cinsiyet de kişiliğin bir ifadesidir; kişinin davranışlarına, kişilik oluşumuna damgasını vuracak temel bir saik olamaz. Libido, onun için önceliği olan bir alan değildir. Bu bakımdan, Freud’un baskı altına alınmış veya Id alanına itilerek bilinçdışı hale getirilmiş olan cinsel çocukluk yaşantılarının nevrozluğun ana kaynağını oluşturduğuna dair olan teorisi de, Adler için geçerli olmamaktadır.
Daha sonra göreceğimiz gibi, Adler’in kabul ettiği temel saik, çocuğun etrafını çevreleyen yetişkin kimselere kıyasla ortaya çıkan küçüklüğü ve genel olarak güçsüzlüğüdür. Bu bakımdan, kişiliğin oluşmasında çocuğun bu güçsüzlüğünü aşmak için sarf ettiği gayretler ile çevresinin ona ne derece yardımcı olduğu önem taşımaktadır. Adler’e göre psikolojik sağlık, sağlıklı bir sosyal ilişki üzerine inşa edilmiştir. Bunun içindir ki, Adler’in teorisi sosyal faktörlere ağırlık veren bir teoridir. Bunun için de, içgüdülerden çok insanların ve insanların seçme hürriyetlerinin bulunduğuna inanır.
Adler de, Freud gibi hastalıkların tedavisinde ister gerçek, isterse fanteziye dayalı olsun, ilk çocukluk ve çocukluk hatıralarının bilinmesinin ve canlandırılmasının önemine inanmıştır. Adler’e göre her iki türden çocukluk hatırasının da önemi büyüktür. Bunlar, şahsın üstün olmak için yaptığı çabalar hakkında İpuçları vermektedir. Bu amaçla Adler, tedavi sırasında basit bir hatırlatma tekniği de kullanmıştır. Adler, bu eski hatıraları tartışma konusu yapmanın, hastaların hoşuna gittiğine de inanmaktadır. O da Freud gibi, rüya tahlillerinin faydalılığına inanmakta ve rüya tahlilleri yapmaktadır. Ne var ki, Adler’in rüyaların içerisinde aramakta olduğu şey, geriye dönük bir cinsel içtepi engellemesinin etkilerini aydınlatmak değildir. Onun için rüyalar, üstün olma çabalarına yön verecek olan gayelerin meydana çıkarılmasında yardımcı olmaktadır. Başka bir ifadeyle rüyalar, bireyin kendisine özgü olan hayat tarzının (daha sonra ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız bir kavram olarak hayat tarzının) gereği olarak geliştirmiş olduğu şahsi gayelere ulaşmanın sembolik bir ifadesi olmaktadır; bunlar, bu amaçla bireyin kurguladığı bilinçsiz teşebbüsler olduğu içindir ki, üstün olma gayelerini belirlemede yardımcı olmaktadırlar. Bu bakımdan rüyalar, Adler için sadece geçmiş açısından değil, gelecek açısından da, davranış hedefleri bakımından da önemli ipuçları vermektedir. Adler, aynı zamanda, Freud’un sayıp döktüğü cinsel gelişme safhaları yerine, bir teşhis ve tedavi tekniği olarak, bireyin aile içerisindeki pozisyonu ve doğum sırasıyla da ilgilenmiştir. Bu bakımdan, Adler için, çocuğun aile içerisindeki ilişkiler ağını kendi açısından nasıl yorumladığı önemli olmaktadır.
Savunma mekanizmaları deyimi, insanın kendisini bedeni ve ruhi açılardan, stresten korumak için, farkında olmadan, genellikle bilinçsiz bir şekilde, gayri iradi olarak yaptığı davranışları ifade etmek üzere kullanılmış olan bir deyimdir. Bunlar, aslında, gerçek davranışların yerine konmuş, onların yerlerini değiştirmek için veya onları gizlemeye yönelik olarak yapılmış bulunan davranışlardır. Adlerci bir görüşle ifade edecek olursak, bir güçsüzlüğü, bir eksikliği örtbas etmeye yönelik davranışlardır. EGO’nun uyguladığı savunma mekanizmalarının başında baskı altına alma (repression) kavramı gelmektedir. Adler’in fazla İtibar etmediği bu kavram, Fransız psikopatologlarının teklif ettiği bölünme (dissociation) kavramı yerine konmuş, özellikle de Freud tarafından çok kullanılmış, çatışmaları ortadan kaldırmada veya aza indirmede önemli fonksiyonu olan bir kavram olarak görülmüştür. Hoş olmayan şeyi, bir tür unutmayla, bilinçdışına atmayı, böylece problemden uzaklaşmış olmayı dile getirmektedir. Yansıtma (projection) denilen olay, kişinin kendi suçunu başkasının üzerine atmış olması halini ifade etmektedir. Bu, kişinin kendi istek ve düşüncelerini başkasının istek ve düşüncesi olarak görmesinin bir yoludur. Veya mecbur olduğu için bu şekilde hareket ettiğine inanmanın bir belirtisidir. Koruyucu tepkiler oluşturma (reaction formation) hali ise, baskı altına alınmış olan düşmanca duyguların, sevgi duyguları şeklinde kendisini ortaya koyması halidir. Böyle bir mekanizmanın işlemesi durumunda cinsel isteklerin ahlak savunuculuğu şekline, saldırgan eğilimlerin sevecenlik tezahürüne dönüştüğü görülmektedir.
Bağlanıp kalma (fixation) denilen olay, kişinin duygusal yönden, belli bir döneme veya kişiye bağlı kalması olayıdır. Bu, Adler’in aile ilişkileri konusunu incelerken özellikle üzerinde durduğu bir mekanizmadır. Kişinin aşırı bir doyum sağlamış olması veya aşırı bir doyumsuzluk hali içerisinde bulunması veya engellenmesi sebebiyle, özellikle çocukluk döneminde yaşadığı bazı gelişme safhalarına veya bazı olgunlaşmamış kişilik özelliklerine bağlı kalması veya çocukluk dönemine dönmesi halidir. Gerileme veya geriye dönüş (regression) diye Türkçeleştirdiğimiz benzer bir mekanizma ise, yeni bir kardeşin dünyaya gelmesiyle kendisine karşı gösterilen ilginin azaldığını düşündüğü için kişinin yeniden ilgi odağı olmayı istemesi halidir.
Diğer savunma mekanizmalarını kısaca belirtecek olursak, aşağıdaki mekanizmaların, insanların günlük hayatlarında yaygın bir şekilde kullanılmakta olduğunu görüyoruz. Şöyle ki, rüyalarda, gündüz rüyalarında, söz ve davranışlarda, inkâr veya yok sayma yoluna gitmenin; aklileştirme (rationalisation) yapmanın veya “Böyle şeyler hep beni bulur” diyerek, kendince haklı bir sebep bulup suçu başkasına atmanın; başkasının özelliklerini, başarılarını kendine mal etmenin; kızgınlığın acısını başkasından çıkarma olaylarında görüldüğü şekilde, tepkinin yön değiştirerek boşalması olayının; inkâr etmenin; nahoş hadiseyi belli bir süre için unutma veya bloklamanın; rahatsız edildiğini bahane ederek dış dünyayla olan ilişkilerini aza indirip duygusal yalıtım yapmanın; hipokondriyak tezahürler göstermenin; ego’yu bölümlere ayırmanın; psikosomatik tezahürler göstermenin, yüceltme (sublimation) yapmanın adeta hayatımızın ayrılmaz bir parçası olduğunu hemen görmekteyiz.
Adler, bütün bu savunma mekanizmalarından bir kısmına önem verdiği halde, bir kısmına fazla önem vermez. Üzerinde durduğu savunma mekanizmaları olarak, başkalarını küçük düşürerek bir insanın kendisini yüceltmeye çalışmasının; çevresine aşırı ilgi göstererek gerçek ilgisizliğini, hatta tecavüzkârlığını gizlemeye çalışmanın Adler için önemi büyüktür. İnsanın başkalarını veya kendisini suçlayarak kendi başarısızlığının yükünü aza indirmesi veya örtbas etmesi; karşılaştığı problemlerden uzak durarak yenilgisini azaltmak istemesi; tereddütlü davranma yolunu benimseyerek zaman kazanmaya karar vermemek suretiyle problemlerinden geçici de olsa bir süre olsun uzak durmaya çalışması; kendisi için bahaneler yaratarak hoş olmayan durumlardan kaçmak istemesi; Adler’ci yaklaşımın gereği, insanların bilerek veya bilmeyerek uyguladığı savunma mekanizmalarıdır.
Adler’in ego görüşü, yaratıcı bir benlik anlayışını savunur. Freud’un ki ise doğuştan olan içgüdülerin hizmetinde olan, onların gayelerine hizmet eden bir ego’dur. Adler’in benliği personalistiktir (yani, tecrit edilmiş birtakım psişik parçaların mekanik bir şekilde ve topografik bir düzen içerisinde bir araya getirilmesiyle oluşmuş değildir). Ona göre insan, organik-psişik bir bütündür. Organizmanın tecrübelerini yorumlayan, onları, kendisi için manidar bir hale getiren sübjektif bir sistemdir. Adler’e göre insan, kendine mahsus hayat tarzının gereklerini yerine getirmede yardımcı olan, bunun için çareler arayan yaratıcı bir benliğe sahiptir. Bu ise, kişilik teorisine yapılmış önemli bir katkıdır.
Adler’e göre insan seksüel değil, sosyal bir varlıktır. İnsanları harekete getiren saik cinsiyet değil, sosyal duygu veya sosyal ilgidir, sosyal menfaatlerdir. Onun içindir ki Adler’in sistemi sosyal psikolojik‘tir.
O aynı zamanda, ferdin subjektif, şahsi görüşlerine önem verdiği için fenomolojik‘tir; bir kimsenin geçmişini arayıp onu adım adım izleyerek bugünü keşfe çalışmaktan çok, bugünden hareket ederek geçmişe bakan, araştırmalarını bireyin kendisi için seçtiği hedefler üzerinde yoğunlaştırdığı için teleolojik olan bir psikolojidir; gayeye veya fonksiyonel bir şekilde organize olmuş amaçlara yönelmiş bir psikolojidir. Bir insanı, içinde yer aldığı, faaliyetler gösterdiği alanda birlikte incelemeye çalıştığı için, saha teorisi kapsamında bir psikolojidir. İnsanı başkalarıyla birlikte yaşayan sosyal bir varlık olarak gördüğü içinde fizyolojik olana yönelmekten çok sosyal olana yönelik araştırmalar yapan, kişilik oluşumunu bu görüş açısından açıklamaya çalışan bir psikolojidir. Ortodoks Freud’culuk gibi, ağırlıklı olarak bilinçsiz veya bilinçdışı alana yönelecek yerde, bilinçsiz olanla da ilgilenmekle birlikte, bilinçli ve (algılama, hatırlama, tahayyül etme, anlama, kavrama, hüküm verme ve düşünme gibi) cognitive olan süreçlerle de ilgilenen bir psikolojidir; mana ve değerler üzerinde önemle durmaktadır; insanı, yaratıcı ve seçici olarak gören, onu kendi ruhunun efendisi olarak kabul eden optimist bir görüşün temsilcisidir ve insanı, karşılaştığı engeller karşısında hür iradesini kullanarak bu engelleri aşabilecek dirayette bir yaratık olarak kabul eder. Bütün bu görüşler, esas itibariyle Freud’unkilerle bağdaşmayan görüşlerdir. Bütün bu felsefi ağırlıklı yönelmeleri Adler’i yakından tanıdıkça daha iyi anlamaya çalışacağız.
“İndividual” kelimesi, Ortaçağ Latincesi’nden alınmış ve bölünmez, birbirinden ayrılamaz manasına gelen “individuus” kelimesinden türetilmiştir. Cevherde birliği ifade eden, “bir olan” manasına gelen bu kelime, aynı zamanda, kendisine özgü özelliklere sahip olması sebebiyle “diğerlerinden farklı olan” manasına da gelmektedir. Bireysel Psikoloji, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu manada, bu farklı bütünleri incelemekte ve birbirleriyle karşılaştırmaktadır. Adler’in 1909-20 yılları arasında çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılarından derlenmiş Pratik ve Teorik Bireysel Psikoloji adlı kitabının daha başında ifade ettiği üzere, bu psikolojinin esas adı, bütünleşmiş kişilikleri karşılaştırmış olması sebebiyle, Karşılaştırmalı Bireysel Psikoloji‘dir.
Fransız tabiat filozofu Buffon, “Üslup insanın kendisidir.” diyordu. Bu fikir Adler’in hayat tarzı veya stili kavramında işlemeye çalıştığı bir motiftir. Adler’e göre üstün olmak, birisinin diğer birisine hakim olması, güç kullanması demek değildir ve zorunlu olarak başkalarıyla yarışarak onlara üstün gelmesi demek de değildir. İnsanın kendi içinde, kendisine karşı üstün olması anlamında bir şeydir.
Açıkça görüldüğü üzere, Adler’in başlangıç çalışmaları sırasında formüle ettiği tecavüzkarlık içgüdüsü kavramının, Nietzche’nin kudret iradesi kavramıyla bir benzerliği bulunmaktadır. Bu iki kavram, en azından, müşterek bir esası benimsemiş bulunmaktadır. Ancak Adler, yorumlamalara kaynaklık edebilecek tecavüzkarlık içgüdüsü kavramını, daha sonra değiştirmiştir. Onun daha sonra geliştirmiş olduğu üstün olmak için çaba gösterme formülü, güçlü olmak için çaba gösterme kavramından çok daha geniş kapsamlı bir kavram olmuştur. Ona göre bu kavram, başkalarına karşı güç göstermeyi ifade etmez. Bu kavram, yaratıcı büyümenin ve gelişmenin önemine işaret etmektedir.
Adler’e göre, bir insanın ne gibi bir donanımla doğmuş olduğundan çok, onun bu donanımı ne şekilde kullanacağı önemli olmaktadır.
Ansbacher’ler, Adler’in iki türlü gaye ayrımı yaptığını söylemektedirler. Bunlardan bir tanesi, Kurt Lewin’in ümit seviyesi kavramına benzeyen şuurlu gaye, diğeri ise bireyin fiktif gayesi olarak somutlaşmış olan gayesidir. Bireyin nihai gayesini oluşturmakta olan fiktif gaye, sadece müphem bir şekilde farkına varılan gayedir.
Adler’in en önemli iki kavramı olan hayat tarzı ve yaratıcı benlik kavramları, bu sistemleştirmenin ürünleridir ve yeni şekilleriyle Adler’e has kavramlardır. Bu İki kavram, Adler’in yaratıcı benliğinin en başarılı örneklerini de sergilemiş olmaktadır.
Bu bölümde ayrıntılarıyla ele alacağımız ve esas itibariyle ilk çocuklukta şekil aldığı kabul edilen hayat tarzı, H. H. Mosak’ın belirlemesiyle, bir kimsenin kendi hakkında, yani kim olduğu hakkında bir fikre sahip olması manasında bir benlik kavramına bir kimsenin ne olması gerektiği fikrini ifade etmesi bakımından da bir ideal benlik kavramına sahip olmasını gerektirmektedir. Hayat tarzı, aynı zamanda, dünyanın bireyin kendisinden ne istediği konusunda bir kanaate sahip olmasının yanında, bir dünya görüşüne, insan ve tabiat hakkında kendisine özgü bir görüşe sahip olmasını; şahsi bir ahlak koduna sahip olma manasında, ahlaki bir kanaati de benimsemiş olmasını gerekli kılmaktadır.
Görüldüğü üzere, Adler’e göre, geçmiş, insan kişiliğinin oluşmasında önemli bir rol oynar, bireyin hayat tarzı ve yaratıcı benliği bu temele dayanarak gelişir, fakat insanın herhangi bir zaman anında yaratıcı benliği aracılığıyla yapacağı davranışlara şekil verecek olan merci ise gelecektir. Bu durumda geçmiş, sahneyi hazırlamakta ve aktörün hareketlerine sınır koymakta; gelecek ise oyuncunun nasıl bir oyun çıkaracağını tayin etmektedir.
Adler, özellikle çocukluk hatıraları ve sosyal ilgi konusunda kontrollü şartlar altında yapılmış olan nihai sonuçlu araştırmalardan bahsederek, ilk çocukluk yıllarındaki etkilerin önemini belirtmeye, bunların kişiliğe şekil vermede ne derece önemli bir rol oynadığını göstermeye çalışıyor.
İlk çocukluk etkilenmesi konusunda yapılmış olan pek çok araştırma çocuğun sosyalleşmesi sırasında uygulanan, tuvalet eğitimi, biberonla veya anne sütüyle doğrudan doğruya besleme, kucağa alınıp emzirilme, şekil ve süresi açısından memeden kesme, çocukla birlikte yatma ve benzeri annelik davranışlarının kendi başlarına etkili olmaktan çok, anne-baba ve çocuk ilişkilerinin atmosferine bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan araştırmalar, çocuğun kişiliğini etkileyen şeyin, uygulamalar sırasında takınılan tavırlar ile çocuğun bu tavırları nasıl algıladığının veya yorumladığının önemini ortaya koymuştur. Bu konuda, hiç şüphesiz, Adler’in katkıları büyük olmuştur. Nitekim, onun için, organ yetersizliği bulunan bir çocuğun aşağılık duygusunu yenmesinde bile, anne-baba ve yakın çevresinin ona takındığı tavırların ve yaptığı yardımların önemi büyüktür. Göreceğimiz üzere, Adler, bir adım daha ileri giderek, bu ilişkilerin çocuk tarafından nasıl yorumlandığı konusu üzerinde de ayrıntılı bir şekilde duracaktır. Bu bakımdan, Adler’in aile içi psikolojik faktörler dediği etkilenme şekillerinin, gene buna bağlı olarak, doğum sırasına ve bu sıraya bağlı olarak çocuğa karşı takınılan tavırların çocuk tarafından nasıl algılandığının önemi büyük olmaktadır. Bunun içindir ki, Adler için, gerek kişilik yapısının öğrenilmesinde, gerekse bozuklukların tedavisi sırasında, ilk çocukluk hatıralarının canlandırılarak, bunlardan ipuçları elde etmenin ve bu ipuçlarının da holistik personalistik ve gayeci bir yorumlamaya tabi tutulmasının önemi yük olmaktadır.
Adler’e göre, bir kimsenin ilk çocukluk hatıralarını öğrenmek suretiyle o kimsenin hayat tarzı hakkında bir bilgi edinmek mümkün olabilmektedir.
Adler için bu hatıraların doğru olup olmadığı o kadar önemli değildir. Onun için önemli olan, hatıralarımızı nasıl yorumladığımızdır. Ona göre bu, o şahsın ilgileri, sahip olduğu aşağılık duygularının mahiyeti ve üstün olmak için sarf ettiği gayretlerin türü hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu kimsenin gelişmesindeki hareket noktasının ne olduğu hakkında bir bakışta görebileceğimiz türden bir bakış açısı sağlanmaktadır. Bu bakımdan ER’ler Early Recollections [Eski Hatıralar] bir kimsenin başkaları hakkında nasıl bir fikre sahip olduğunu gösterdiği gibi, onun hayattan ne beklediği, ne için çaba sarf etmek ihtiyacını duyduğu ve çok daha genel olarak da bizzat kendisi hakkında ne tür bir görüşe sahip olduğu konusunda fikir vermektedir. Ona göre bir takım basit sorulara verilen cevaplar şeklinde tespit edilen ER’ler sadece geçmişle ilgili olarak değil, bugün için de, o kimsenin takındığı tavırlar, sahip olduğu inançlar ve saikler hakkında da ipuçları vermektedir. Hatırlanan bu eski yaşantılar, belki de dün için olduğundan çok daha fazla, kişilerin bugünkü hallerini ortaya koymakta çok daha önemli ipuçları vermektedir.
İnsan kendisinde bir eksiklik, bir aşağılık hissettiği zaman bu duygudan kurtulmanın yollarını aramıştır; üstün olmaya, güçlü olmaya çalışmıştır. Bazen de kendisini ve başkasını kandırma yoluna giderek tatmin olmaya çalışmıştır. Ancak böyle bir uyum tarzı nevrotik dediğimiz uyum tarzıdır. Kendi güçlerini ya mübalağalı bir şekilde yahut da hakir görecek tarzda değerlendirme eğiliminde olan kimselerdir.
Adler’ci bir psikolog olan B. Wexberg kitabında, Dâhiliğin bir telafi mekanizması olarak ortaya çıktığını iddia etmiştir. Ona göre, Beethoven’in en önemli eserleri, işitme zorlukları ortaya çıkmaya başladıktan sonra bestelenmiştir. Wexberg’in görüşünü takviye etmek için, diyebiliriz ki, Robert Schumann ve Friedrich Nietzsche gibi önemli fonksiyonel bozuklukları bulunan, Fyodor M. Dostoyevskyi ve Franz Kafka gibi herkesin yaşayamayacağı türden psikolojik tecrübeler yaşamış olan mustariplerin, bir iç zorlamasıyla, büyük bir cesaretle hareket ederek ve çok çalışarak dâhi mertebesine ulaştıkları görülüyor.
Bu deha tartışması, bizi, özellikle İlk çocukluk yıllarında farklı hayat tarzları edinmeye sebep olan psikolojik şartların incelenmesine götürmektedir. Bu psikolojik şartlar, Adler’e göre, doğum sırasına göre işgal ettiği yerden ve kişiler arasındaki, özellikle aile içerisinde anne-baba-çocuk ve kardeşler arasındaki ilişkilerden, başka bir ifadeyle, biregal ettiği status gereği oynamak zorunda kaldığı sosyal rollerden kaynaklanmaktadır.
Adler’e göre, aile içerisinde gerçekleştirilmiş olan sosyal ilişkiler, kişilik üzerinde önemli kalıcı etkiler yapar; olumsuz oldukları takdirde, çocuğu kolay kolay üstesinden gelemeyeceği çatışmalı durumlara sokar. Adler, kişiliğin gelişme sürecinde birinci ağırlığı annenin oynadığı role, ikinci ağırlığı babaya, üçüncü ağırlığı bir sonraki tali bölümde göreceğimiz üzere çocuğun doğum sırasına vermektedir. Hayat problemlerinin üstesinden gelmede annenin oynadığı rol özellikle önemlidir; çünkü çocuğun sürekli olarak yakın bulunduğu ilk insan annesidir. Çocuğa, olumlu sosyal ilişkileri yaşatacak ve öğretecek olan odur. Babaların görevi ise, karısının, çocuklarının, toplumun sağlık ve refahının temin edilmesine yardımcı olmaktır.
Adler, çocukların yanlış bir hayat tarzı benimsemelerine sebep olduğunu ve bu işte üç faktörün önemli olduğunu düşünmektedir.
- Yetersizlikleri olan
- Şımartılmış ve
- İhmal edilmiş bulunan çocukların yanlış bir hayat tarzı izlediklerini gözlemlemiştir.
Adler’e göre sağlıklı bir şahıs, prensipler dahilinde hareket eden ve gerektiğinde istisnai şartlar altında bu prensiplerde yeterli ve gerçekçi değişiklikler yapabilecek olan insandır. Yine ona göre hayat tarzı tipleri veya kişilik yapıları, hükmedici, alıcı, çekingen ve sosyal bakımdan yararlı tipler olmak üzere dört tanedir; özellikle de psikolojik şartlardan etkilenerek oluşmuşlardır.
Adler’in üzerinde durduğu önemli konulardan birisi, dünyaya geliş veya doğum sırası dolayısıyla aile içerisinde cereyan eden sosyal ilişkilerin kişiliği ne derece etkilediği konusuydu. Şöyle ki, bir çocuğun kız ve erkek kardeşleriyle olan ilişkileri, kardeş kıskançlığı denen bir olaydan dolayı çatışmaya dönüşmüş olabilmektedir. Bir aile içerisindeki çocuklar bir dereceye kadar anne ve babalarının dikkat ve ilgisini çekmek bakımından birbirleriyle yarışır bir durumda olabilmektedirler. Bir çocuğun anne-baba indinde daha çok beğenilir özelliklere sahip olması veya anne-babanın o çocuk üzerine daha fazla düşmüş olması diğer bir çocukta bir itilmişlik, istenmeme veya beğenilmemiş olma duyguları uyandırabilmektedir. Çocukların zekâ, güç, görünüş, sevimlilik vb. gibi özellikler açısından birbirleriyle karşılaştırılması, onlarda bir aşağılık kompleksi yaratabilmektedir. Bütün bu durumlar göstermektedir ki bir aile çevresi çocuklar için ayrı ayrı etkide bulunabilmektedir. Yaşanan farklı ilişkiler, bireyin sosyal grubun bir üyesi olarak farklı tecrübeler edinmesine sebep olabilmektedir. Bu bakımdan her çocuk için eşitmiş gibi görünen aynı bir aile çevresi, aslında hiçbir şekilde eşit olmamaktadır.
Kardeşler arasındaki mesafenin önemli bir faktör olarak karşımıza çıktığını göstermektedir. Çocukların nasıl bir muamele görecekleri nasıl bir kişilik geliştirecekleri açısından önemli olmaktadır.
Yaratıcı benlik, kalıtımın ve edindiğimiz tecrübelerin sağladığı kaba malzemeden kişiliğimizi yaratan nesnedir. Başka bir deyişle, insanoğlu, kendi kişiliğini kendine özgü bir şekilde gene kendi yaratıcı benliği sayesinde şekillendirmektedir. Bu bakımdan yaratılan kişi subjektiftir, dinamiktir, şahsidir ve kendine özgü bir tarzda şekil almıştır. O, hayata manasını veren şeydir; ulaşmak istenen gayeleri ortaya koyduğu gibi, bu gayelere ulaşmanın yollarını da telkin eden veya gösteren şeydir. Adler’e göre yaratıcı benlik, eski ruh kavramından farklı bir şeydir. O, insan hayatının yaratıcı prensibidir.
Yaratıcı benlik, hayat tarzı kavramının bir adım daha ötesine atılmış bir adımdır. Hayat tarzı reaktif ve mekanik olduğu halde, yaratıcı benlik orijinal, icat edici ve daha evvel mevcut olmayan bir şeyi, kişiliği yaratan şeydir.
Adler, “Neyi bulmayı planladıysan onu bulursun.” der…
Sosyal Roller ve Kişilik, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Dünün ve bugünün ünlü kişilik teorisyenlerinin geliştirdikleri fikirlere bir göz gezdirdiğimiz zaman, Abraham Maslow, Carl Rogers, Viktor Frankl, Rollo May, Julian Rotter ve Albert Bandura gibi etkili kimselerin Adler’den bazı ilhamlar ve kavramlar almış olduklarını görüyoruz. İnsan davranışlarının incelenmesinde holizme, gayeye yönelmeye ve değerlerin rolüne önem vermiş olması, Adler’in gerçek bir öngörüye sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim Maslow, yıllar geçtikçe Adler’in çok daha doğruyu yakaladığına inandığını ve onun holistik uygulamasını kendisinin de kabul ettiğini söylemektedir. Bem P. Allen’in belirttiği üzere, Maslow ve Carl Rogers’in benimsedikleri kendini gerçekleştirme (self actualization) kavramı, daha açık bir ifadeyle, insanın hayatı boyunca kendisini tam anlamıyla fonksiyon görür bir hale getirme gayreti içerisinde bulunması ve gene bu insanların benimsemiş oldukları holizm görüşü, Adler’in etkisini açık bir şekilde yansıtmaktadır.
Viktor Frankl ve Rollo May gibi egzistansiyalist psikologlar, Adler’in psikolojisini kendi psikolojilerinin bir habercisi olarak kabul etmişlerdir. Önemli bir kişilik teorisyeni olan Julian Rotter, öğrenciliğinde ve mezuniyet sonrasında Alfred Adler’den ve Kurt Lewin’den fazlasıyla etkilenmiş bir kişidir. Adler kliniklerine, seminerlerine ve gösterilerine katıldığı gibi, onu evinde de ziyaret etmiştir. Kendisi de, Adler’den, özellikle kişiliğin biricikliği, bütünlüğü ve gayeye yönelik oluşu konusunda etkilenmiş olduğunu söylemektedir. Rotter’in geliştirmiş olduğu kavramların pek çoğu Adler’in doğrudan bir etkisinin bulunduğunu göstermektedir. Rotter’in intibak etmemiş şahısların kendileri için ulaşamayacakları minimal gayeler koymaları konusunda ileriye sürdüğü fikirler, Adler’in nevrotik şahışların kendileri için ulaşamayacakları gayeler koymaları tarzındaki görüşüne benzemektedir. Aynı şekilde Rotter’in düşük hareket özgürlüğü kavramı da, Adler’in aşağılık duygusu görüşünün onun üzerinde hatırı sayılır bir etki yapmış olduğunu göstermektedir. Albert Bandura da, Adler’den etkilenmiştir. Adler gibi, Bandura da davranışı, geçmişte etkili olmuş saiklerden ziyade, gelecekteki beklentilerimizin tayin ettiğine inanmaktadır. Bandura’nın, kendine yararlı olma (self-efficacy), yani insanın kendisi için arzu edilebilir bir sonuç almak için etkili bir davranışta bulunma yeteneğine sahip olma konusunda geliştirmiş olduğu kavram, Adler’in üstün olmak için bir ceht sarf etme kavramıyla temelde aynı şeyi tarif etmeye çalışmaktadır. Bandura için, bir kimsenin içinde bulunduğu şartların üstesinden gelmeyi öğrenmesinin büyük bir önemi vardır.
Alfred Adler Hayatı ve Kariyeri
Alfred Adler: Bireyi Toplum İçinde Anlamaya Çalışan Bir Psikoloji Öncüsü
Alfred Adler (1870–1937), bireysel psikolojinin kurucusu ve modern psikoterapinin öncülerinden biridir. Viyana’da doğan Adler, tıp eğitimi aldıktan sonra önce göz hastalıkları üzerine uzmanlaştı; ardından genel tıp pratiğine yöneldi. Ancak insan ruhunun derinliklerine duyduğu ilgi, onu hızla psikolojiye çekti.
Başlangıçta Sigmund Freud’un kurduğu psikanaliz okulunun önemli bir üyesiydi. Fakat çok geçmeden Freud’la yolları ayrıldı. Çünkü Adler, insan davranışlarını yalnızca bilinçdışı dürtülerle açıklamakla yetinmiyor; sosyal çevrenin, bireyin hedeflerinin ve yaşam tarzının da en az o kadar önemli olduğunu savunuyordu.
Adler’in en önemli katkıları şunlardır:
- Bireysel Psikoloji: İnsan davranışlarını, bireyin geliştirdiği yaşam tarzı ve toplumla kurduğu ilişkiler üzerinden anlamaya çalışan bir yaklaşımdır.
- Aşağılık Kompleksi ve Üstünlük Çabası: Adler’e göre her birey bir eksiklik hissiyle doğar; yaşam, bu eksikliği telafi etme çabasıdır. Bu çaba yapıcı da olabilir, nevrotik de.
- Topluluk Duygusu (Gemeinschaftsgefühl): Sağlıklı bir birey olmanın ölçütü, toplumla kurulan yapıcı ve işbirlikçi ilişkilerde gizlidir.
- Çocuk Gelişimi Üzerine Görüşler: Adler, eğitimin ve aile ortamının çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini ilk vurgulayan psikologlardandır.
Adler’in düşünceleri, sadece terapötik bir çerçeve sunmakla kalmaz; aynı zamanda eğitimden aile ilişkilerine, liderlikten kişisel gelişime kadar birçok alana ışık tutar.
1930’lu yıllarda, özellikle Avrupa’da yükselen totaliter rejimlerin bireyi silikleştiren yapısına karşı, Adler’in “birey olarak var olma ama topluma katkı sunma” fikri, insani ve özgürleştirici bir karşı duruş niteliğindeydi.
1937 yılında, bir konferans için gittiği İskoçya’da aniden hayatını kaybetti. Ancak ardında, sadece bir kuram değil, insanı anlamaya yönelik derin bir saygı ve umut dolu bir bakış bıraktı.
Adler’in Bu Ayrılığı Günümüze Etkisi
Adler’in Freud’un düşüncelerini takip etmeyişi, aslında onu kendi psikolojik yaklaşımını oluşturma yolunda daha yaratıcı ve yenilikçi kıldı. Adler, birey psikolojisini çok daha holistik bir biçimde ele alırken, insanın toplumsal bağlarını, amaçlarını ve yaşam tarzını önemli birer faktör olarak ekledi. Bu yüzden günümüz psikolojisinde, özellikle pozitif psikoloji, narratif terapi ve varoluşçu terapi gibi alanlarda Adler’in izleri rahatlıkla görülebilir.
Adler’in toplumsal bağ ve aidiyet duygusu konusundaki vurgusu, özellikle çağımızda yalnızlık ve izolasyon sorunlarıyla mücadele eden bireyler için hâlâ oldukça geçerli ve etkili bir yaklaşımdır.
Adler ve Jung, Freud’un Etkisini Aşmaya Çalıştılar
Freud’un bilinçdışı ve cinsel dürtülerle açıklanan insan doğası anlayışını her iki psikolog da yetersiz bulmuş, ve insanı daha bütünsel, toplumsal ve kişisel bir perspektiften anlamaya çalışmışlardır. Freud’un teorisi daha çok bireyin içsel çatışmalarına odaklanırken, Adler ve Jung insanın hem içsel hem de dışsal dünyasıyla bir bütünlük içinde ele alınması gerektiğini savundular.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın