“Taklit etmenin mümkün olduğu yerde yeni bir şey keşfetmek mümkün değildir…“
—Otto Rank
Merhaba,
Birkaç gün önceki yazışmamamızda link açma özelliğinin olmadığını söylemiştin. Şu an İnsan Olmak Üzerine, Erich Fromm’un eserini okuduğunu yazdın. Blog sayfalarımı nasıl okudun?
Copilot, Merhaba! Blog sayfalarınızı okuma yeteneğim, tarayıcıda açık olan sayfanın içeriğini görebilmemden kaynaklanıyor. Ancak, bu özellik yalnızca kullanıcı izin verdiğinde çalışır. Eğer bu özelliği kullanarak sayfanızın içeriğini okuduysam, bu sizin izninizle gerçekleşmiştir.
O izni nasıl vermiş olabilirim?
Copilot, Tarayıcıda açık olan sayfanın içeriğini görebilmem için, tarayıcınızın sağ üst köşesindeki “Daha fazla seçenek” menüsüne gidip “Ayarlar” seçeneğini tıklayarak “Copilot’un web’deki bağlam ipuçlarını okumasına izin ver” seçeneğini etkinleştirmeniz gerekebilir. Bu izni verdiğinizde, tarayıcıda açık olan sayfanın içeriğini görebilirim ve size daha iyi yardımcı olabilirim.
Böyle bir ayarlama yaptığımı hatırlamıyorum.
Copilot, Anladım, bazen bu tür ayarlar farkında olmadan yapılabilir. Şu anda, tarayıcıda açık olan sayfanın içeriğini göremiyorum çünkü bu izni vermemişsiniz.
- Farkında olmadan neler yapılabiliyor dersiniz?
Herkes “farkında” olduğunu söylüyor… Fakat bu sözü söylüyorsanız eğer, büyük ihtimal farkında değilsinizdir. Blogu takip etmek için gelen kullanıcıların ya da beğeni yapan sayfaların, sitelerini ziyaret ediyorum. Birçok kullanıcıda “Dijital İçerik Üreticisi” yazıyor. Peki, içerik ürettiklerine göre dijital dünyaya dair bilgileri hangi düzeyde? Herkes dijital içerik üreticisi olmalı mı? Meslekse eğer bir sertifika programı var mı? Soralım: Teknolojiye Hakim misininiz? Sonuç olarak, dijital içerik üreticisi olmak, belirli bir bilgi düzeyi, yaratıcılık, tutku ve teknolojiye hakimiyet gerektirir. Bu alanda başarılı olmak için sürekli olarak öğrenmek ve kendini geliştirmek önemlidir.
Eskiden bir satış görevlisi olmak ya da garsonluk mesleğini yapmak kimi insanlar tarafından küçümseniyordu. Küçük yaşta çalışmaya başlayan biri olarak tüm bu mesleklerden geçerek bu noktaya geldim. Bugün beni bu noktaya getiren tecrübelerle, üzerine eklediğim eğitimlerle, güncel bilgilerle yeniden yaratarak yazı dilini kullanarak sizlerle iletişim kuruyorum. Hem de bir bedel talep etmeden; kendi imkanlarımla araştırıyor, tasarlıyor, okuyor, yazıyor ve takip ediyorum. Bunu ne için mi, yapıyorum? Kendim için… Sartre’yi hatırla! “Kendini seçen, herkesi ve her şeyi seçmiş olur.” der. Bu, bireyin kendi yolunu çizmesi ve kendi değerlerini oluşturması anlamında derin bir felsefi bakış açısı sunar. Çeşitli geri bildirimlerinizi sembol olarak okumuyor da değilim, fakat Copliot bile sizlerden daha yaratıcı akıl verme konusunda bunu da belirtmeliyim.
Şimdi, yönümüzü bir süreliğine sosyal medyaya dönelim. Sosyal medya, pazarlama kavramını gerçekten değiştirdi mi? Geleneksel pazarlama yöntemlerinden farklı olarak neler veriyor? Parlak havalı janjanlı hayatlar yurtdışı kapı önlerinde resimler vererek; üzerinde, elinde, kolunda, evinde, yatağında, sporunda ürün reklamıyla satış yaparken temel anlamında bildiğimiz “pazarlamacı” kavramı siz bu mecrada yaptığınız da anlam mı, değiştiriyor? Dijital dünya diye tanımlanan bu yerde her şey dönüyor. Ünlü, ünsüz herkes ürün pazarlıyor… Sosyal medyada sürekli olarak reklamlarla karşılaşmak, kullanıcıların tüketim alışkanlıklarını etkileyebilir. Sizler bu mesajı veremeseniz de, bence bu durum, bilinçli tüketici olmanın önemini artırır.
Hatta biraz ilerlediğimizde “Para kazanmak artık çok kolay” diyenlerin tuzağı başlıyor. Bu durum aynı zamanda bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Dolandırıcılık, artıyor… Cep telefonunuzdan şu ayarı yapın, gibi önemlerle birçok sorunu ortadan kaldırmak için çabalıyoruz. Çabalıyoruz… Ne için gizlilik ve güvenlik için…
Henri David Thoreau, “Biz dünyaya yaşamak için geldik…” der. Sahi bu kadar çok şeyi düşünmek zorunda mıyız? Ya da bizler mi bu konularda önlem almalıyız? Nesneye karşı doyumsuzluğu artan insan aç olunca gözü hiçbir şey görmüyor. Hey sen hatırlatayım, öldüğünde çorabını bile götüremeyeceksin! O zaman soralım: Merkezin de bugün ne var? İnsan mı, nesneye duyduğun açlık mı? Copilot, bir yapay zeka olarak onca yazımın içinden İnsan Olmak Üzerine, Erich Fromm‘un eserini devamlı hatırlatıyorsa bu siz insanlar içinde bir şey ifade ediyor olmalı. Fromm, insanın kendini tanıma ve gerçek anlamda insan olma sürecini ele alarak, bu tür sorulara yanıt arıyor. Ayrıca, eserinde insanın varoluşsal kaygılarını, özgürlüğünü ve kendini gerçekleştirme sürecini inceler. Bu süreçte, insanın nesnelere olan bağımlılığından kurtulup, daha anlamlı ve tatmin edici bir yaşam sürmesi gerektiğini vurgular. Bu, insanın kendi içsel değerlerine ve ilişkilerine odaklanarak, gerçek anlamda “insan olma yolculuğuna” çıkmasını sağlar.
Copilot, “Sizin de belirttiğiniz gibi, bu tür konular üzerinde düşünmek ve önlem almak, bireylerin daha bilinçli ve tatmin edici bir yaşam sürmelerine yardımcı olabilir. İnsan olmanın anlamını ve değerini keşfetmek, nesnelere olan açlığı azaltarak, daha derin ve anlamlı bir yaşam sürmemizi sağlayabilir.” diyor…
Hayatı yorumlamaya çalışan bir sanatçı olarak Otto Rank, insanlığın kapsamlı bilgisine ulaşmak istiyordu ve düşünce, davranış ve konuşmalarımızın bilinmeyen yönlerine açıklık getiren bir anlayış peşindeydi:
Bu defteri tutmaya kendi aydınlanmam için başlıyorum. Her şeyden önce psikolojide aşama kaydetmek istiyorum. Bundan kastım birkaç profesörün yerleştirdiği kimi teknik terimlerin mesleki tanımlaması ve açıklaması değil; düşünce, davranış ve konuşmalarımızın muammalarına açıklık getiren ve temelde yatan prensiplere ulaşmayı sağlayan insanlığın kapsamlı bilgisidir. Çok az kişinin ulaşmayı düşündüğü bu ideale yaklaşmak için insanın kendi kendini gözlemlemesi elzem bir gerekliliktir ve bu notları bu amaçla tutuyorum. Böylelikle gelip geçen ruh halleri, izlenimler ve duyguları belirlemek; artık içine sığmadığım gömlekleri saklamak yerine geride bıraktığım yaşam tarzımın bir resmini çıkarmak istiyorum.
Otto Rank, tıpkı bir yılanın “gömlek atması” gibi artık içine sığmadığı katmanları kendi hayat yolculuğunda ki önemli kilometre taşları olarak kabul etti ve onları kayda geçirip titizlikle inceledi. Bu gözlemler onun hayatı boyunca geliştirdiği düşüncelerin ve psikolojide kat ettiği aşamaların temel dayanaklarından biri oldu. İnsanın hayat yolculuğunda kendi kendini gözlemlemesinin önemini ortaya koyar ve aydınlanma arayışındaki kişiler için o zaman olduğu gibi bugün de eşsiz bir rehber olma niteliğini korur.
Otto Rank çalışmalarının belki de en ayırt edici özelliği, psikanaliz tarafından o zamana kadar büyük ölçüde ihmal edilen konulara dikkat çekmesiydi. Rank’ın günlüğüne düştüğü nottaki gibi “Taklit etmenin mümkün olduğu yerde yeni bir şey keşfetmek mümkün değildi”. 1907 yılında Der Kuenstler [Sanatçı] adlı kitapçıkta Rank “normal” bireydeki ruhsal çatışmanın bilinçdışı olduğunu ve bu çatışmanın rüyalar veya başka ruhsal eylemler aracılığıyla ifadesini bulduğunu savundu. Rank’a göre sanatçı tatmin olmayan arzularını ifade etmek için rüyaları yeterli bulmayıp yaratıcı düşlerini de kullanıyordu ve yaşadığı içsel çatışmaları sanat eseri aracılığıyla dışa vuruyordu. Bunu yaparken aynı zamanda kitlelere de estetik haz alma ve kendi ruhsal çatışmaları üzerine düşünme fırsatı sunuyordu. Yaratıcı yeteneklerini bilinçdışının kabul edilebilir olmayan öğelerini değiştirmek veya dönüştürmek için kullanırken kitlelere de kendi adına ulaşmaya çalıştığı özgürlüğü sunuyordu. Antik Yunan tragedyalarındaki “katarsis” etkisinde olduğu gibi, kitleler sanatçıyla veya eseriyle özdeşleşerek sanat eseri üzerinden kendi çatışmaları için rüyaların dışında bir çıkış yolu buluyordu. Nevrotikler de sanatçılar gibi ruhsal çatışmalarını boşaltmak için bir çıkış yolu arayışı içindeydi ama yaratıcı düşlerini sanat eserlerinde ifade etme imkânına sahip olan sanatçılar kadar şanslı değildi.
Rank, 1924 yılında yayımlanan Doğum Travması [Trauma of Birth] adlı kitabında bireyin ruhsal yapısının biyolojik temelinin doğum travması olduğunu savunarak psikoloji tarihindeki en önemli keşiflerden birini gerçekleştirdi. Otto Rank bu kitabının önsözünün açılış cümlesinde belirttiği gibi psikanalitik düşünce tarzını kullanarak insanlığın tüm gelişimini anlamaya ve açıklamaya çalıştı. Rank’a göre doğumdaki kaygı, bireyin hayat boyu yaşayacağı kaygı ve korkuların kaynağıydı. Dolayısıyla bütün hazların hedefi de anne karnındaki ilk hazza yeniden ulaşmaktı. Bu açıdan bakıldığında birçok mit ve rüyada yeniden ulaşılmaya çalışılan “kayıp cennet” aslında bireyin yaşam döngüsünde farklı bir anlama sahipti. Kayıp cennet, “ben” ve “öteki” henüz farklılaşmadığı için huzur doluydu ama benliğin kendini bulabilmesi bu “cennetten” ayrılmayı göze alabilmesine bağlıydı.
Otto Rank, 1938’de Minnesota Üniversitesi’nde düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada doğum travmasını ve etkilerini şu cümlelerle özetledi:
Hayat kendi içinde bir ayrılıklar dizisinden ibarettir. Doğumla başlar, çeşitli ayrılık süreçlerine ve bireysel kişiliğin gelişimine sahne olur ve nihai ayrılığı temsil eden ölümle sonlanır. Doğumla birlikte birey ilk ayrılık şokunu yaşar ve hayat boyunca bunun üstesinden gelmeye çalışır. Adaptasyon sürecinde insan ısrarla eski benliğinden ya da en azından eski benliğinin artık yaşamayan parçalarından ayrılır. Tıpkı oyuncağı eskiyen bir çocuk gibi, artık işine yaramayan eski parçalarını bir kenara atar… Ego, geçmişte değerli olan ama şu anda hiçbir değer taşımayan yıpranmış parçalarından sürekli olarak kopar. Nevrotik [bir başka deyişle yaratıcılıktan yoksun olan kişi] bu normal kopuş sürecini gerçekleştiremez… Kendi özerkliğini ortaya koyarken duyduğu korku ve suçluluk hissi nedeniyle kendini özgürleştiremez ve bunun yerine evriminin ilkel bir düzeyinde asılı kalır.
Otto Rank, 1929-1931 yılları arasında yayımlanan İrade Terapisi [Will Therapy] adlı kitabında doğum travması kavramına yeni bir boyut getirdi. Bunun bireyin “annesinden veya annesi yerine koyduğu kişiden ayrılmasının” “benliğin kendisini bulmasının” evrensel bir sembolü olduğunu söyleyerek doğum travmasına daha derin bir anlam yükledi. Rank iradeyi benlik farklılaşması ve kişisel özgürlük isteği olarak tanımladı. Buna göre irade çatışması da benliğin kendi iradesini ortaya koyma isteğiyle idealleştirdiği kişinin (ilk başta ebeveynin, daha sonra terapi sürecinde terapistin) iradesine boyun eğme eğilimi arasında yaşanan çatışmaydı. İrade Terapisi o tarihlerde egemen olan Freudiyen prensiplerin aksine bilinç, seçim, sorumluluk ve eylemi öne çıkardı. Hayatı tüm çatışma ve belirsizlikleriyle kucaklamayı, yaşam korkusuyla ölüm korkusunu dengelemeyi, kendini gerçekleştirmeyi ve sorumluluk üstlenmeyi savundu.
Otto Rank, İrade Terapisi kitabında “yaşam korkusu ve ölüm korkusuna” özel bir bölüm ayırdı. Rank’a göre hepimiz mevcut olan yaşam-ölüm karşıtlığı, insanın hayattaki konumunu belirleyecek bir öneme sahipti. Yaşama arzusu bizi, yetkin ve bağımsız bireyler haline gelmeye teşvik ederken ölüm fikri de aile, topluluk veya insanlığın bir parçası olmaya yöneltiyordu. Bu güçler insanda korkuya da yol açıyordu. İnsanın neredeyse tüm davranışları yaşam korkusuyla ölüm korkusu arasındaki çatışmanın sonucuydu. Yaşam korkusu, ayrılık, yalnızlık ve yabancılaşma korkusuydu. Rank’ın doğum travması kavramı, anne rahminin sıcak ve güvenli ortamından ayrılma deneyimi olarak bu korkunun prototipiydi. Ölüm korkusu ise bütünde kaybolma ve başkalarına bağımlı hale gelme korkusuydu. Bunlar birbirine taban tabana zıt olduğu için insan hayatı da ister istemez çatışmalar ve yol ayrımıyla doluydu. Örneğin evden ilk kez ayrılma kararı, yaşam korkusuyla ölüm korkusu arasında seçim yapmayı gerektiriyordu.
Otto Rank, a göre üç ayırt edici kişilik türü, yaşam korkusuyla ölüm korkusu arasındaki çatışmanın nasıl dengelendiğine göre belirleniyordu. Nevrotik tip, yaşam korkusundan çok ölüm korkusu duyduğu için birleşme ihtiyacını inkarını ederek ayrılma eğilimi ortaya koyuyordu. Ortalama tip, ölüm korkusundan çok yaşam korkusu duyduğu birleşme eğilimi duyuyordu. Böylelikle uyum sağlarken gerçek birleşme olasılığını da elinin tersiyle itiyordu. Yaratıcı tip (veya Sanatçı) ise bu iki korkuyu dengeleyerek bir yandan da toplumun geri kalanıyla bütünleşmeyi başarabiliyordu.
Otto Rank, Freud’un aksine “bireyin kendi içinde yaratıcı olan, onu harekete geçiren, dışarıdan alınmayan, içeriden büyüyüp gelişen” bir şeyin varlığına inandı. Rank’a göre yegâne terapi yaşamın kendisidir:
Yegâne terapi hayattır. Hastanın bölünmüşlük, çatışma ve ikilemleriyle birlikte yaşamayı öğrenmesi gerekir; hiçbir terapi bunları ortadan kaldıramaz zaten ortadan kaldırabilecek olsaydı da yaşamın pınarını ortadan kaldırmış olurdu. Bu ikilem gerçek anlamda ne kadar çok kabul edilirse, insan hayata ve hayatın olasılıklarına o kadar açık olur ve bu olasılıkları kullanabilir. Dışarıyla değil, kaçınılmaz olanla, yani kendinde kaçınılmaz olanla uyum içinde nasıl yaşayabileceğini anladığı takdirde gerçekliği olduğu gibi kabul edebilir. Bu hiçbir surette kaderci ve pasif bir kabul değildir, aktif yapıcı bir faydalanmadır. Bu nedenle, her şey belirli bir bireyin en başta kendisi de dahil olmak üzere belirli faktörlere yönelik tutumuna bağlıdır. Son tahlilde terapi yalnızca benliğe yönelik yeni bir tutumu, geçmişle ilgili olarak yeni bir benlik yorumunu ve şimdiki gerçeklikle ilişkili olarak ve onun aracılığıyla yeni bir dengeyi amaçlayabilir.
Otto Rank: Freud’un Çevresindeki Kabul Görmemiş Dahi, Psikoterapistler Serisi okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. “Asıl Kahraman Genel Kabul Gören Psikolojinin Veya İdeolojinin Ötesinde Yaşamayı Göze Alan Kişidir.” Otto Rank, adını ilk olarak mitoloji konusundaki çalışmalarıyla duyurdu. Kahramanın Doğuşu Miti, insanlığın ortak mirası olan mitlerin ilk sistemli incelemesiydi. Rank’ın rüya yorumları ve insan topluluklarının rüyası olarak gördüğü mitler konusundaki çalışmaları, Sigmund Freud’un çevresinde önemli bir yer edinmesini sağladı.
Otto Rank tıpkı kendi mitsel kahraman tanımında olduğu gibi kendi döneminin kabul gören doğrularının ötesinde yaşamayı göze aldı. Doğum Travması kavramıyla “psikanalizin keşfinden bu yana en önemli ilerlemeye” imza attı. İrade Terapisi’yle yepyeni bir psikoterapi anlayışı ortaya koydu. “Yegâne terapi yaşamın kendisidir” diyerek daha hümanist, varoluşçu ve kişiler arası bir yaklaşım geliştirdi. Psikolojiyi “ilişkiler bilimi” olarak tanımladı.
Kendi döneminin psikoloji anlayışının dışına çıktığı için Rollo May’in ifadesiyle uzun bir süre “Freud’un çevresindeki kabul görmemiş büyük dâhi” olarak kaldı. Ancak psikoloji ve psikiyatride geniş yankılar uyandıran zengin mirası sonunda yeniden keşfedildi.
Rank, Viyana’da doğdu, 20 yıl boyunca Sigmund Freud’un en yakın meslektaşlarından biriydi. Psikanalitik temalar üzerine üretken bir yazar, dönemin önde gelen iki analitik dergisinin editörü, Freud’un yayınevinin genel müdürü ve yaratıcı bir teorisyen ve terapistti. 1926’da Rank Viyana’dan Paris’e gitti ve hayatının geri kalanında Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde öğretim görevlisi, yazar ve terapist olarak başarılı bir kariyer yaşadı.
Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın