Kelebek Bahçesi

“Ancak ruhunuza dönüp duygularınızı hissettiğinizde ve bilhassa kendiniz için sesinizi yükselttiğinizde gerçek, dürüst ve özgür bir hayat yaşamış olursunuz…”

—Nancy Colier

Merhaba,

Hepimiz eleştirilmeden, yargılamadan sevilmek ve kabul edilmek için yanıp-tutuşuruz- ki bu da birilerinin bizimle gerçekten ilgilendiğini hissetmenin temelinde yatar, Bu tür bir bağı yalnızca başkalarından değil, kendimizden de bekleriz. Söz konusu bu ihtiyaçlar karşılanmadığında veya yeterince karşılanmadığında ise tükenmişlik durumuna düşeriz. Yolculuğa başlarken, kendinize ne tür bir özlemin, yokluğun, dürtünün, deneyimin veya tükenmişliğin buraya getirdiğini sormak için kendinize birkaç dakika ayırın.

Zaman zaman duygusal yorgunluğun kaçınılmaz ve akut olduğunu hissediyor olabilirsiniz. Ancak aynı zamanda bu yorgunluk, bir duvar kağıdı gibi, arka planda kalmış bir memnuniyetsizlik, eksiklik veya boşluk duygusu olarak da ortaya çıkabilir. Yorgunluğunuzu tanımlamak için doğru kelimeleri bulmakta zorlanabilirsiniz ancak onu yine de hissedersiniz.

Fiziksel yorgunluk vücudumuzu nasıl etkiliyorsa, duygusal yorgunlukta da aynı şekilde kalbimizi ve ruhumuzu etkiler. Bu durum kendini çeşitli şekillerde açığa çıkarır. Depresyon, kaygı, hayal kırıklığı, umutsuzluk, öfke, bitkinlik, umutsuzluk, bağımlılık, baş ağrısı, kronik ağrı ve uykusuzluk gibi pek çok şey duygusal yorgunluğun belirtisi olabilir. Kendimizi yenilemek ve temel yaşama gücümüzle yeniden bağ kurmak için önce tükenmişlik durumumuzun nedenini anlamalıyız. Bozulan parçanın ne olduğunu bilmeden bir aleti tamir edemediğimiz gibi, ona engel olan şeyin ne olduğunu öğrenmeden gerçek gücümüzü keşfedemeyiz.

  • Neden bu kadar duygusal olarak yorgun hissediyoruz?
  • Neden birçoğumuz kendimizi eskiden olduğumuz ya da aslında hiç olmadığımız ancak olabilme ihtimalimizin olduğu o kişilerin yalnızca başkalarını memnun etmeye yarayan kabukları olarak görüyoruz?
  • Neden birçoğumuz gerçekten ihtiyacımız olan şeyden ve gerçekte olduğumuz kişiden, ruhsal olarak beslenebileceğimiz o derin kuyudan uzakta olduğumuzu hissediyoruz?
  • Tüm bu “neden” sorularından daha da önemlisi, bu konuda “ne” yapabiliriz; kendimizi nasıl yeniden keşfedebiliriz ve içsel canlılığımızı nasıl yeniden kazanabiliriz?

Doğru partnere bir kişisel gelişim planına veya bir yüz kremine bel bağlamadan, içsel canlılık ve özgünlük yaratmak için bir rehber niteliğinde bu kitap. Odağınızı etrafınızdaki diğer kişilerle ilgilenmekten çekip yepyeni bir biçimde kendinizle ilgilenmeye getirmek- ki bu diğerleriyle ilgilenmemek anlamına gelir.

Kişisel bakıma tamamen farklı bir yaklaşım; sonunda sizi hayal kırıklığına uğratan, mevcut kişisel bakım endüstrinin vaat ettiği iyi hissetme yollarından veya geçici bir düzeltmeden ibaret değil.

Okuma yolculuğu özünde farkındalıkla ilgilidir. Gözlemlerinizle, temel ihtiyaçlarınızla, toplum, aile, eğitim, medya ve diğer her şey aracılığıyla maruz kaldığınız ve sizi kabul görmenin özgünlüğünüzden daha önemli olduğuna inandıran koşullandırmalarla yüz yüze gelmek. İhtiyaçlarınız pahasına başkalarının ihtiyaçlarıyla ilgilenip bunları karşılamaya başkalarına çekici görünmek uğruna kendinizden ödün vermeye nasıl eğitildiğinizin farkına varacaksınız.

Garip olan şu ki her birimiz, dünyada işlerin nasıl yürüdüğü ve doğru olanın ne olduğu hakkındaki fikir ve inançlarla dolu bir sırt çantasını yüklenmiş etrafta dolaşıyoruz. Sırt çantalarımızın içinde ne olduğu yaşadıklarımıza bağlı olarak değişiklik gösteriyor, hepsi birbirinden farklı. Ancak ilginç bir şekilde biz hepsinin aynı olduğunu sanırız. Sırt çantamızı boşaltıp, sahip olduğumuz inançları ve hayal ettiğimiz gerçekliği görene kadar aynı rivayetlerde sıkışıp kalırız. İster bir faydasını görelim ister görmeyelim, dünya ve kendimiz arasında her zaman nasıl ilişki kurduysak aynı şekilde devam ederiz. Gölgede kalmış sığ inançlarımız tarafından yönlendirilen bilinçsiz ve kasıtsız hayatı yaşamayı sürdürürüz – tabii, inançlarımızı aydınlığa çıkarıp, nereden doğduklarını anlamamıza ve doğruluklarını sorgulamamıza kadar. Neyse ki çoğumuz aynı inançların ışığında yaşamanın katlanılamayacak kadar acı verdiği bir noktaya ulaşırız. 

Belki de bir şeyleri değiştirmek istemenize yetecek kadar acı çekiyorsunuzdur… Eğer öyleyse bu, iyi hissettirmiyor olsa bile, iyi bir şey. Yeterince yorgunluk ve memnuniyetsizlikle, temel doğrularınıza inanmaya devam etme isteğinizden ve bunların gerçekten doğru olduğundan şüphe etmeye başlayacaksınız. Sorumuzsa şu: Kendinizle ilgilenmeyi ve kendinize değer vermeyi bu kadar tehlikeli, utanç verici ve mantığa aykırı hissettiren temel inançlar nelerdir?

Temel inançlarımızı anlamak zordur. Dünyanın işleyiş şekli ve bizim için neyin mümkün olduğu hakkındaki bu fikirler hissedilip algılanamayacak kadar ruhumuza işlemiş haldedir. Asla sorgulamadığımız hakikatlerdir çünkü “hakiki” olduklarını düşünürüz. Sıradan inançlar gibi değillerdir; bizden ayrı şekilde var olamazlar. Kim olduğumuz onlara bağlıymış gibi hissederiz. Temel inançlarımız dünyayı gördüğümüz merceğin içindedir ve orada saklanırlar. Rivayetlerimizin -çıkardığımız anlamların ve kendimize anlattığımız hikâyelerin- dokunduğu kumaştır temel inançlar. Hayatımızın sergilendiği gösteriyi onlar yönetirler. Buna rağmen, onları aramaya başlayana ve dünyaya baktığımız merceği kendimize çevirene kadar temel inançları -bu güçlü kuvvetleri- görmeyiz. Farkındalıkla birlikte, temel inançlarımızı yalnızca inanmaya koşullandığımız, kendi seçtiğimiz deneyimlerden yarattığımız hikâyeler olarak görebilir; doğru olanı ve kim olduğumuzu kesinlikle temsil etmediklerini anlayabiliriz. 

Yapmanız gereken şey, içinizdeki bu temel inançları fark etmek, onları kim olduğunuzdan ve hakikatten ayırt etmektir. Temel inançlarınızı gün ışığına çıkarmalısınız, böylece onların sizinle ne yapmak istediğine karar vermesi yerine siz onlarla ne yapacağımıza karar verebilirsiniz. Nihayetinde amaçlanan şey, hareketlerinizi ve davranışlarınızı yöneten bu inançların farkına varmaktır. Yüklediğiniz sırt çantasını açıp başından beri orada neler olduğunu görmek, sonra da mucizevi bir şekilde çantayı bırakıp gitmektir.

Aslına bakarsanız farkındalık yoksunluğun panzehridir ve özgürlüğünüzün anahtarıdır. Her şeyden önce, hayatınıza yön veren temel inançları, gerçek olduğunu sandığınız varsayımları ve bu varsayılan gerçekleri uyarlama, pekiştirme ve doğrulama yollarınızı bir kez fark ettiğinizde bu inançların gerçekten doğru olup olmadığına, hâlâ onlara inanıp inanmadığınıza, inanmaya devam etmek ve daha da önemlisi bu inançlara göre yaşamayı sürdürmek isteyip istemediğinize karar verebilirsiniz. Aynı zamanda belki de ilk defa, temel inançlarınızın hak etmediğinize, istenmediklerine ve mantıksız olduklarına inandırdığı ihtiyaçlarınızı kabullenip onlarla ilgilenmeye başlayabilirsiniz. Farkındalık sayesinde yeni ve bilinçli bir yönelimle kendinizle ilgilenmeye ve yaşamaya özgür hale gelirsiniz.

Hayatınızdaki herhangi bir şeyin değişmesi için her şeyden fazla ihtiyaç duyduğunuz şeydir farkındalık. Sonuçta takip ettiğiniz yolu görüp bulunduğunuz yere nasıl ulaştığınızı anlayana kadar yeni bir rota oluşturamazsınız…

Duygusal Tükenmişlik, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Günümüzde “kişisel bakım” olarak adlandırdığımız şey aslında 11 milyar dolarlık bir endüstridir ve akla gelebilecek hemen hemen her tüketim endüstrisi tarafından ticarileştirilmiştir: SPA, banyo, su, cilt bakımı, mumlar, şaraplar, bitki yağları, çiçekler, seyahat, yemek, ev tasarımı, kısacası aklınıza gelebilecek her şey kişisel bakım pazarından payını alır. Peki günümüzdeki kişisel bakım modeli nasıl ortaya çıkmıştır? Bunu anlamak için bir adım geri atalım ve kişisel bakım dediğimiz bu hareketin -bu dev yaratığın- geçmişinin izini sürelim. Kişisel bakım, SPA seansları ve alışveriş terapisiyle ilişkilendirilmeden önce neydi? 

5. yüzyılda Sokrates, kendini tanımanın öneminden bahsetmişti. Öğrencilerini kendi düşüncelerine, davranışlarına ve deneyimlerine dikkat vermeye teşvik etmişti. Ona göre, üzerinde düşünülmeyen bir hayat yaşamaya değer değildi. Kendini tanımanın, kişisel bakımın esas formu olduğu söylenebilirdi – ki Fransız filozof Michel Foucault tarafından söylenmişti de…

Dünyanın hemen her yerinde pek çok kadın hayatındaki insanlara kol kanat germekle ve her şeye yetişmeye çalışmakla meşgul. Ataerkil kültüre göre kadın anne, eş, yuvayı kuran dişi kuş, özverili, sessiz, şefkatli olmak zorunda… Tüm bu tanımlar bir kadının ne olduğundan ziyade “ne olmaması” gerektiğini dayatır gibi, peki ya bir kadın kendini bunlardan bağımsız olarak var etmeye ihtiyaç duyuyorsa?

Psikoterapist Nancy Colier size özlemini çektiğiniz duygusal destek ve güçlendirme becerilerini sunuyor. Suçluluk, utanç veya yargılanma hissetmeden kendiniz olmanıza, en derin psikolojik, ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarınızı ortaya çıkarmanıza yardımcı oluyor. Meşguliyet ve boş vermişlik arasındaki iki uçta hapsolmuş aşırı yorgun, çalışkan ve stresli kadının ruhu için merhem niteliğinde bilgece öğütler, görüşler ve işlevsel stratejiler sunuyor.

Nancy Colier  Kadınların güçlendirilmesi, refahı ve dikkatli teknoloji konusunda bir düşünce lideri ve ulusal konuşmacıdır ve Good Morning America, The New York Times ve sayısız başka medyada yer almıştır. Aynı zamanda Psychology Today için düzenli bir blog yazarıdır. Buna ek olarak, Nancy 25 yılını ulusal olarak en üst sıralarda yer alan bir binici olarak geçirdi ve profesyonel sporculara ve sanatçılara performans danışmanı olarak hizmet veriyor.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin