“Perdenin insanın içinde kalkmakta olduğunu hissedebildim. Aynı zamanda bunun insana uykusunda sürekli sunulan bir simge olduğunu, uyanık olsaydı sahneye oyuncuların değil de İnsan’ın çıkmış olacağını idrak ettim… “
—Henry Miller
Merhaba,
Hiç hareket etmeden oturmak ve içimden, o can simidinden yükselecek tek bir fikre yoğunlaşmak bile büyük bir çaba gerektiriyordu. Fikir, sözcük ya da ifade gücü eksikliği çekmiyordum- çok daha önemli bir şeyden yoksun-dum ben, akımı kesecek şalterden. Lanet makine durmuyordu, esas olarak zorluk buradaydı. Akımın ortasında olmakla kalmıyordum, akım aynı zamanda içimden geçiyordu ve onu hiçbir şekilde denetleyemiyordum.
Makineyi durdurduğum, kendi ellerim ve kanımla yaptığım, adımın baş harfleriyle imzalanmış olan diğer mekanizmanın yavaşça devreye girdiği günü hatırlıyorum. Bir vodvil gösterisi izlemek için yakındaki bir tiyatroya gitmiştim. Matineydi, balkon bileti satın almıştım. Lobideki sırada beklerken bir yoğunlaşma duygusuna kapılıvermiştim. Pıhtılaşıyor, belirgin bir jöle yığınına dönüşüyordum sanki. Bir yaranın iyileşme sürecinin son aşamasını andırıyordu. Normalliğimin doruğundaydım, ki son derece anormal durumdur. Kolera gelip de o kirli nefesini ağzımdan içeri üflese bile umurumda olmazdı. Cüzzamlının elindeki çıbanları öpebilirdim eğilip, bana hiçbir zarar gelemezdi. Sağlıkla hastalık arasındaki bu sürekli savaş halinde bir denge oluşmakla kalmamış- çoğumuzun en büyük umududur- kanda hastalığın birkaç dakikalığına da olsa bütünüyle bozguna uğratıldığına dair pozitif bir değer saptanmıştı. İnsan böyle bir ana tutunma bilgeliğine sahip olsa bir daha asla hasta ya da mutsuz olmaz, hatta ölmez. Fakat bir çırpıda bu sonuca varmak kişiyi taş devrinden de daha eskiye götürecek bir sıçrama yapmak anlamına geliyor. Kök salmayı aklımdan bile geçirmiyor, hayatımda ilk kez mucizevi sözcüğünün anlamını yaşıyordum. İçimdeki dişlilerin birbirine geçtiğini duyduğumda o denli şaşırdım ki bu deneyimin ayrıcalığa uğruna o an, oracıkta ölmeye razıydım.
Şöyle oldu… Elimde biletimle kapı görevlisinin yanından geçerken ışıklar kısıldı ve perde kalkmaya başladı. Kendimi birden karanlıkta bulunca biraz sersemledim. Perde yavaş yavaş kalkarken insanın çağlar boyunca gösterinin bu giriş anında gizemli bir biçimde hareketsiz kaldığı duygusuna kapıldım. Perdenin insanın içinde kalkmakta olduğunu hissedebildim. Aynı zamanda bunun insana uykusunda sürekli sunulan bir simge olduğunu, uyanık olsaydı sahneye oyuncuların değil de İnsan’ın çıkmış olacağını idrak ettim. Fakat aklımdan böyle bir düşünce geçmedi- bir kavrayıştı sadece o denli yalın ve açıktı ki makine o anda stop etti. Aydınlık bir gerçekliğin ışığıyla yıkanmış olarak kendi huzurumda dururken buldum kendimi. Gözlerimi sahneden alıp balkondaki koltuğuma gidebilmek için çıkmam gereken mermer merdivene baktım. Adamın tekinin basamakları yavaşça tırmanmakta olduğunu gördüm, eli tırabzanın üstündeydi. Bu adam bendim belki de, doğduğum günden beri uyurgezer yaşayan eski ben. Merdivenin tamamını göremiyordum, adamın tırmandığı ya da tırmanmakta olduğu birkaç basamağı görüyordum sadece. Adam merdivenin kapısına hiçbir zaman ulaşmadı, elini tırabzandan hiç kaldırmadı. Perdenin indiğini hissettim ve birkaç saniye daha aniden uyanıp düş görmeye devam edip etmediğinden ya da sahnede oynanmakta olan düşü izleyip izlemediğinden emin olamayan bir sahne tasarımcısı gibi. Sadece hayat dolu olanı görüyordum! Geride kalan her şey, yarı gölgede silinip gidiyordu. Gösteriyi izlemeden telaşla eve dönüp o ölümsüz, küçük merdiven parçasını betimlemeye oturmam da dünyayı canlı tutmak adınaydı.
Tam bu sıralarda Dadaistler en civcivli zamanlarını yaşıyorlardı, ardından Gerçeküstücüler gelecekti. İki gruptan da ancak on yıl sonra haberim olacaktı. Fransızca bir kitap okumamıştım. Fransızların fikirlerinden henüz haberdar olmamıştım. Belki de Amerika’daki tek Dadaist bendim ve bunun farkında değildim. Dış dünyayla temasım yok denecek kadar azdı, Amazon’da bir yerde yaşıyor bile olabilirdim. Neye dair ya da neden o şekilde yazdığımı kimse anlamıyordu. O kadar sarihtim ki çatlak olduğumu söylüyorlardı. Yeni Dünya’yı betimliyordum- yazık ki biraz erkendi çünkü henüz keşfedilmemişti ve var olduğuna kimseyi ikna edemezdi.
Bir Yeni Dünya betimlediğimi söylüyorum, ama tıpkı Kristof Kolomb’un keşfettiği Yeni Dünya gibi bildiğimiz herhangi bir yeni dünyadan daha eski olduğu ortaya çıktı. Derinin ve kemiğin yüzeysel görünümün altında insanın her zaman içinde taşıdığı, yıkılması mümkün olmayan o dünyayı gördüm; ne eskiydi ne de yeni; andan ana değişen, ebediyen hakiki dünyaydı sadece. Baktığım her şey parşömene yazılı olanın üzerine yeniden yazılmıştı ve benim için çözülemeyecek kadar garip olan hiçbir katman yoktu burada.
İlkel ya da antik çağdan herhangi biri beni anlardı; sadece etrafımdaki insanlar anlamıyordu dilimi başka bir deyişle yüz milyonluk bir kıta. Onların anlayabileceği şekilde yazabilmem için önce bir şeyi öldürmem, sonra da zamanı durdurmam gerekiyordu. Hayatın yok edilemeyeceğini ve zaman denen şeyin şimdiden ibaret olduğunu henüz anlamıştım. Şöyle bir göz atmak için bile bütün hayatımı harcadığım bir hakikati inkâr etmemi mi bekliyorlardı benden? Bekliyorlardı kuşkusuz. Duymak istemedikleri bir şey varsa o da hayatın yok edilemeyeceğiydi. Onların çok değerli yenidünyası masumların imhası, tecavüz, yağma, işkence ve yıkım üstüne inşa edilmemiş miydi? İki kıtanın da ırzına geçilmişti; iki kıtada da değerli olan ne varsa talan edilmişti. Bu dünyada hiç kimse Montezuma kadar aşağılanmamıştır kanımca; hiçbir ırk Kızılderili ırkının uğradığı kıyıma uğramamıştır; hiçbir toprağın ırzına altın arayıcılarının Kaliforniya’nın ırzına geçtiği gibi geçilmemiştir. Yüzüm kızarıyor köklerimi düşününce – ellerimiz kana bulanmış, suça batmış. Kıyımın ve talanın sonu yok, ülkeyi enine boyuna katederken kendi gözlerimle tanık oldum buna. En yakın arkadaşına varıncaya dek herkes katil olabilir. Genellikle silahı, kemendi ya da dağlama demirini çıkarmaya gerek kalmıyordu – türdeşlerine işkence ederek öldürmenin çok daha incelikli ve şeytani yollarını bulmuşlardı. Benim için ıstırapların en büyüğü ise sözün daha ağzımdan çıkmadan yok edilmesiydi. Acı deneyimlerimin sonucunda öfkeden ağzım köpürse bile sessizce oturmayı, hatta gülümsemeyi öğrendim. Kanımı emmek için sadece oturmamı bekleyen bütün o masum görünümlü iblislerle el sıkışıp hal hatır sormayı öğrendim.
Salonumun ortasındaki tarih öncesi masamda otururken tecavüz ve cinayetin bu şifreli dilini kullanmam nasıl mümkün olabilirdi? Bu şiddet yarımküresinde yalnızdım, fakat insan ırkı söz konusu olduğunda yalnız değildim. Fosforlu zulüm parlamalarıyla aydınlatılmış şeyler dünyasının ortasında yalnızdım. Ancak ölümün ve beyhudeliğin yararına salınabilecek bir enerjinin hezeyanı içindeydim. Her şeyi söyleyerek koyulamazdım işe – bu, deli gömleği ya da elektrikli sandalye demekti. Uzun süre zindana hapsedilmiş birinden farkım yoktu -yolumu yavaşça, el yordamıyla bulmak zorundaydım yoksa tökezleyip ezilebilirdim. Özgürlüğün beraberinde getirdiği kısıtlamalara kendimi yavaş yavaş alıştırmam gerekiyordu. Beni gökyüzündeki bu yakıcı ışıktan koruyacak yeni bir üstderi geliştirmeliydim.
Yumurtalık dünyası yaşam ritminin ürünüdür. Bebek doğduğu andan itibaren sadece yaşamın değil, ölümün de ritminin olduğu dünyanın parçası haline gelir. İçimizdeki o ne pahasına olursa olsun yaşama arzusu yaşamın değil, ölümün ritminin bir sonucudur. Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak gerekmez; yaşam istenmeyen bir hal almışsa şayet, bütünüyle yanlıştır. İnsanın sırf ölümü alt etmek gibi kör bir dürtüyle kendini hayatta tutma çabası, kendi içine ölüm tohumunu atmanın bir yoludur. Hayatı bütünüyle kabullenmemiş, hayata katkı yapmayan biri, dünyayı ölümle doldurmaya katkıda bulunur. İnsanın eliyle yaptığı küçücük bir jest hayatın en yüce anlamını içerebilir; insanın bütün benliğiyle dillendirdiği bir sözcük hayat verebilir. Etkinlik kendi başına hiçbir şey anlamına gelmez ve genellikle ölüme işaret eder. Dışarıdan gelecek basit bir baskıyla, çevre ve örnek dayatmasıyla, etkinliğin doğurduğu ortamın kendisiyle, insan muazzam bir ölüm makinesinin bir parçasına dönüşebilir, Amerika’da olduğu gibi. Bir dinamo hayattan, barıştan, gerçeklikten ne anlar? Amerikan dinamosunu oluşturan bireylerden herhangi biri bilgelikten ve enerjiden, bir ağacın altına oturmuş meditasyon yapan pejmürde dilencinin sahip olduğu zengin ve ebedi hayattan ne anlar? Enerji ne? Hayat ne? Şu enerjik Amerikalıların bilgeliğinin sıfırdan bile az olduğunu anlamak için zırvalıklarla dolu bilim ve felsefe kitaplarına bir göz gezdirmek yeter.
İhtiyacım olan tek şey yazabileceğim bir dirseklik yer ve beni onların kullandığı burçlar kuşağından çıkarıp cennetin en üst mertebesine taşıyacak on üçüncü iskemleydi. Fakat bir insanı keçileri kaçıracak hale getirirsen ve o kişi, belki kendini bile hayrete düşürecek bir biçimde, yine de direnecek güç bulabilirse ilkel davranışlar sergilemesi doğaldır. Eylemin hayatın bir tezahürü olsun ister. Şayet, bu korkunç gereksinim kavrayışıyla saldırgan bir tavır sergiler, geriye gider, asosyalleşmeye, kekeleyip, gevelemeye, hayatını bile kazanamayacak denli uyumsuz olduğunu kanıtlamak için, çabalamaya başlarsa bilin ki o insan rahme ve yaşamın kaynağına giden yolu bulmuştur. Yarın onu dönüştürdüğünüz aşağılık alay nesnesi olmaktan çıkacak, tek başına karşınıza dikilecektir ve dünyanın bütün güçleri birleşse bile onunla baş edemezler.
Tarih öncesi masasından dünyanın eski insanlarıyla iletişim kurduğu kaba şifre, fırtınayı yaran telsiz telgraf misali çağın ölü dilini yarıp geçen yeni bir dil oluşturmaya başlar. Rahim ne kadar mucizevi ise bu frekans da o kadar mucizevidir. İnsanlar yapayalnızdır, birbiriyle iletişimleri kopmuştur çünkü bütün buluşları sadece ölüme dairdir. Ölüm etkinlikler dünyasına egemen olan otomatik bir süreçtir. Ölüm sessizdir çünkü dili yoktur.
Kökten ölümlere hayır; insanları yalnızlaştıran, onları buruk, ürkek ve yalnız kılarak, onlara verimsiz enerji vererek, onları sadece “Hayır! diyebilen bir güçle doldurarak ölüme hayır. Herhangi bir insanın kendi ritmini bulduğunda- ki hayatın ritmidir- yazacağı ilk sözcük budur. Evet! Ondan sonra yazacağı her şey “Evet”, “Evet”, “Evet” olacaktır- milyonlarca farklı biçimde “Evet”. Hiçbir dinamo, ne kadar büyük olursa olsun- yüz milyon ölü ruhun dinamosu bile- “Evet” diyen insanla baş edemez.
Savaş sürüyor, insanlar katlediliyordu: bir milyon, iki milyon, beş milyon, on milyon, yüz milyon, sonra bir milyar, herkes istisnasız, erkek, kadın, çocuk son insana kadar…
Aklını geliştirmeye çalışıyorsan vazgeç! Akıl geliştirilemez. Kalbine ve kursağına bak- akıl kalptedir…
Şu anda bu romanı yazmanın en iyi yolunun size nasıl yazılması gerektiğini söylemek olduğunu düşünüyorum. Romanın romanı bu, yaratının yaratıcısı. Ya da Tanrı’nın Tanrısı. Şu cümleyi, şimdi aktaracağım cümleyi de ekleyeceğini bilseydim bomba gibi patlatırdım.
Delilik dendiğinde mantığın yitimi kastedilir. Mantığın, gerçeğin değil çünkü diğerleri sessiz kalırken gerçeği söyleyen deliler vardır…
Yazmaya dair hiçbir şey bilmiyordum… İlk kitabım Oğlak Dönencesi kime okuttuysam berbat olduğunu söyledi. Yazma fikrinden vazgeçmek zorunda kaldım. Yazarın kendi imzasını atmadan önce pek çok kitap yazması gerektiğini öğrenmem gerekiyordu, Balzac’ın öğrendiği gibi. İnsanın her şeyden vazgeçip sadece yazması gerektiğini öğrenmem gerekiyordu; dünyada herkes bırakmanı öğütlese, kimse sana inanmasa bile yazmalıydın, yazmalıydın, yazmalıydın. Bir süre sonra öğrendim de. Belki de sırf kimse ona inanmadığı için yazıyordu. Kitabın yetersiz, kusurlu, berbat, korkunç olması doğaldı. Daha en başında, bir dâhinin her şeyin sonunda girişeceği işe kalkışmıştım. Son sözü baştan söylemek istemiştim. Saçma ve acıklıydı. Büyük bir hezimetti, fakat omurgama demir, kanıma sülfür kattı. Başarısızlığın ne olduğunu anladım en azından. Büyük bir işe kalkışmanın ne olduğunu anladım. Bugün, o kitabı hangi koşullarda yazdığımı, biçimlendirmeye çalıştığım malzemenin büyüklüğünü düşününce kendi sırtımı sıvazlıyor, kendime en yüksek notu veriyorum. Bu işi yüzüme gözüme bulaştırdığım için kendimle gurur duyuyorum; başarsaydım canavara dönüşürdüm. Bazen, not defterime baktığımda, hakkında yazmayı düşündüğüm bütün o adları gördüğümde başım dönüyor. O adamların her biri bana kendi dünyasıyla geliyor, gelip yükünü masamın üstüne bırakıyor ve benden o yükü kaldırıp kendi omuzlarıma yüklememi bekliyordu. Kendime bir dünya yaratacak vaktim yoktu; Atlas gibi durmam gerekiyordu; ayaklarım filin sırtında. Fil, kaplumbağanın sırtında duruyordu ve kaplumbağanın neyin üstünde olduğunu sorgulayacak olsaydım delirirdim.
O zamanlar “olguların” dışında herhangi bir şey düşünmeye cesaret edemiyordum. Olguların altında yatana bakabilmek için sanatçı olmam gerekirdi ve insan bir gecede sanatçı olmuyordu. Önce ezilmeli, bakış açındaki çelişen noktaları yok etmelisin. Birey olarak tekrar doğabilmek için insan olarak dünyadan silinmelisin. Benliğin son ortak paydasından yukarıya yükselebilmek için kömürleşmeli ve mineralleşmelisin. Varlığının kökünden beslenebilmek için acıma duygusunu aşmalısın. “Olgulardan” yola çıkarak yeni bir cennet, yeni bir dünya yaratılamaz. “Olgular” yoktur – tek bir olgu vardır, o da her insanın, dünyanın her yerinde yaşayan herkesin kutsanmaya doğru yol aldığıdır. Kimi uzun yoldan gider, kimi kısa yoldan. Herkes kendi kaderini kendince çizer ve hiç kimse bu konuda bir şey yapamaz; müşfik, cömert ve sabırlı olmaktan başka.
Yazarın istediği sahici, güzel ve büyülü bir dünya yaratmaksa şayet, o dünyanın gerçekliğiyle kendisi arasına milyonlarca söz yerleştirmek niye? Eylemi ötelemek niye; o da herkes gibi güç, ün ve başarı peşinde değilse? “Kitaplar insani eylemlerin ölü halidir” demiştir Balzac. Fakat bu gerçeği kavramış olmasına rağmen, onu ele geçiren şeytana içindeki meleği yine de bile bile teslim etmiştir.
Yazmanın en iyi yanı sözcükleri tuğla üstüne tuğla koyar gibi dizmek değil, ön hazırlıktır; sessizlik içinde, her koşulda, uyanık halinin yanı sıra düşte de…
Her insan, sessiz olduğunda, kendine karşı tamamen dürüst olduğunda derin gerçekleri dillendirme yetisine sahiptir. Hepimiz aynı kaynaktan geliyoruz. Şeylerin kökeni sır değil. Hepimiz evrenin bir parçasıyız, bütün şairler, bütün müzisyenler; tek yapmamız gereken açılmak, halihazırda var olanı keşfetmek.
Benim de hikayelerimi yazarken yaşadığım, bir tür aydınlanmaydı… Okuduğum birkaç kitaptan en çok hayatın içinde olan, hayatı biçimlendiren, hayatın neredeyse kendisi olan insanların az yedikleri, az uyudukları ve çok az şeye sahip oldukları sonucunu çıkardım. Hakikatle sadece hakikatle ilgiliydiler… Tek bir eylem biçimi biliyorlar: Yaratmak… Bana çekici gelen yaşam biçimi buydu- akla uygundu. Yaşamdı bu-etrafımdaki insanların taptığı simulakrum değil.
Ancak her yeni krizle kişi değişimi daha da kuvvetle fark eder, ki bu aslında değişimden ziyade derinlerde bir yerde gizli bir şeyin yoğunlaşmasıdır. Artık gözlerini kapattığında kendine gerçekten bakabilmektedir. Maskeyi görmez artık. Görmeden görür tam olarak. Görüntü olmadan görme, elle tutulamayana, gözle görülemeyene dair akıcı bir idrak; görüntüyle sesin birleşmesi; ağın kalbi. Kaba duyularla temas edilemeyen, tecrit edilmiş kişiliklerin cereyan yeridir burası; farkındalığın uyumlu sesleri burada parlak ve canlı armonilerle üst üste biner. Dil kullanılmaz, hatlar çizilmez.
Yaratmak sınırda gelişen ebedi bir oyundur; kendiliğinden olur… Aynanın karşısından çekilirsiniz ve perde kalkar…
Yaratı yaşamı! Ağış. Kendinin ötesine geçiş. Maviliğe roket gibi dalmak, uçan merdivenlere tutunmak, yükselerek, süzülerek, dünyayı kafa derisinden kavrayıp kaldırmak, melekleri göksel barınaklarından çıkarıp yıldızların derinliğinde boğulmak kuyruklu yıldızların kuyruğuna tutunmak. Nietzsche buna dair esrimeyle yazmış ve ardından kökü ve çiçeğiyle ölmek üzere aynanın karşısına süzülmüş. “Merdivenler ve karşı merdivenler,” diye yazmış, aniden dip kaybolmuş ortadan ve zihin, parçalanmış bir elmas gibi, gerçeğin çekiç darbeleri altında unufak olmuş.
Disiplinin amacı özgürlüğü teşvik etmektir… Fakat özgürlük sonsuzluğa götürür ve sonsuzluk dehşet vericidir…
Yaratıcı sanatçı ile kahraman arasında bir benzerlik vardır. Her ne kadar başka bir düzlemde çalışsa bile, o da sunacak bir çözümü olduğuna inanır.
Yaratıcı bireyin (kendi aracılığıyla boğuşurken) kendini ifade etme çabasıyla birlikte gelen acıyı ve sıkıntıyı bastırmasa bile en azından dengeleyecek bir sevinç yaşaması gerekir. Fakat bu benzersiz yaşam tarzı bireyden bireye büyük farklılık gösterir. Hayatın daha fazlasının, verimli hayatın farkında olduğu ölçüde işi için yaşadığı söylenebilir ancak. Farkındalık yoksa yaratıcı yaşamı gerçek yaşamla değiştirmenin bir anlamı da yararı da olamaz. Gündelik hayatın rutininden kendini çıkarmayı başaran herkesin umudu deneyim alanını genişletme, hatta zenginleştirmenin yanı sıra ona dirim kazandırmaktadır da. Yaratıcılık çabası ancak bu bağlamda anlam kazanabilir. Bu görüşü benimsediğinde başarı ile başarısızlık arasında hiçbir fark kalmaz. Her büyük sanatçı bunu kendi yolunda- er ya da geç öğrenir- içinde bulunduğu sürecin hayatın başka bir boyutuyla ilintili olduğunu ve kendini bu süreçle özdeşleştirerek hayatını artırdığını öğrenir.
Sanat yoluyla insan gerçekle bağlantı kurar; büyük keşif budur… Sanatçının en büyük hazzı daha yüksek bir düzenin bilincine varmak, kendi dürtülerinin zorlayıcı ve doğal güdümlemesiyle insani yaratı ve ilahi yaratı arasındaki benzerliği fark etmektir…
Yazma edimi bir etkinliği devreye sokmak için başka etkinliklere son verir. Yazarın zihni, artık gözlemle ve öğrenmeyle, meşgul olmadığı için, kanatlarının şöyle bir sürtmesiyle dönmeye başlayan biçimlerin dünyasında tefekkür halinde gezinir. Düşlerinin uyuklayan varlıklarını canlandırmaya çalışan bir kaşiften söz ediyoruz daha çok.
Çelişen tepkiler sanatçıda birleşir ya da birbirine karışıp kaynaşır ve nihai tepkiyi farkındalık denen büyük katalizörü oluşturur. Sanatçının oyunu gerçeğe doğru ilerlemektir. Yitik bir savaş alanının çıplak göze sunduğu felaket manzarasının ötesini görmek. Çünkü dünyanın zamanın başlangıcından beri çıplak göze sunduğu manzara kayıp davaların iğrenç savaş alanından başka bir şey değildir. Bu hep böyle oldu ve insan kendini çelişkinin merkezi olarak görmekten vazgeçmediği sürece olmaya da devam edecek. “Benliğinin beni” olma görevini üstleninceye kadar.
Yazmak Üzerine, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Modern edebiyatın en tartışmalı isimlerinden Henry Miller, eserlerinden bölümler, notlarından derlemeler ve mektuplarından kesitlerle oluşan Yazmak Üzerine’de bu defa kendi yazı macerasıyla karşımızda. Henry Miller, yazı işlerini yaşama uğraşıyla eş görüyor ve en yüce makamı saydığı yazı masasının başından bildiriyor. Miller, çivisi çıkmış bu dünyada yazarlığın inceliklerine kafa yoruyor; savaştığı yasaklardan kopardığı tartışmalara, yaratma kaygısından yaşam sancısına varan yolda okura rehberlik ediyor. Yazmak Üzerine kıymetli, zihin açıcı ve aydınlatıcı bir metin-ateşten korkmayanlar için.
Amerikalı yazar Henry Miller, 1891 yılında New York’ta doğdu, 1980 yılında Los Angeles’ta öldü. Gençliği güç koşullar altında geçen ve çeşitli işlere girip çıkan Miller, 1930-38 yılları arasında Paris’te yaşadı, edebiyat ve sanat çevresine karıştı. Romanlarının konularını genellikle kendi fırtınalı özel hayatından aldı ve cesur bir dille aktardı. Başlıca eserleri Oğlak Dönencesi, Yengeç Dönencesi, Kara İlkbahar, Maroussi Heykeli, Anımsamayı Unutma, Seksus, Pleksus, Neksus Üçlemesi‘dir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın