“Yazının icadıyla birlikte yavaş yavaş üçüncü bir hafıza türü doğdu; ona bitkisel demeye karar verdim, çünkü parşömen hayvan derilerinden yapılırdı, ama papirüs bitkiseldi ve kağıdın icadıyla kitaplar, keten, kenevir ve branda bezinden yapılmaya başlanır, üstelik hem biblos‘un [Yunanca “kitap”] hem de liber’in [Latincede “kitap”] etimolojik kökeni ağaç kabuğuna dayanır…”

—Umberto Eco

Merhaba,

Yeni bilgi edinme araçlarının, kitapları yok edeceği söylenir. Geçmişte de kitapların daha eski bilgi edinme araçlarını yok edeceği söylenmiştir. Platon’un Phaidros’unda, tanrı Theuth veya Hermes, Firavun Thamus’a yepyeni bir icat olan yazıyı sunduğu zaman firavunun nasıl tepki verdiği anlatılır: 

“Yazıya gelince, “Ey kral,” demiş Theuth, “bu bilim Mısırlıları daha bilge kılacak ve hatırlamalarını kolaylaştıracak, çünkü bu keşif hem hafızaya hem de doktrine faydası dokunan bir çözüm.” Kral da şöyle demiş: “Ey büyük usta Theuth, bazıları zanaatlarda yeteneklidir, başkaları da onları kullanacak olanların fayda mı, zarar mı sağlayacağına karar verirler. Şimdi sen, harflerin babası olarak, cömertliğinle onlar için yapabileceklerinin tersini öne sürdün. Nitekim onlar, hafıza alıştırmalarına son verilmesine neden olarak, onları öğrenenlerin ruhlarında unutkanlık yaratacaklar, yazıya güvenenler de kendiliklerinden, içlerindeki bir çabayla değil, bu dış işaretler yoluyla her şeyi hatırlayacaklar…” 

Artık Thamus’un yanıldığını biliyoruz. Yazı hafızayı yok etmemekle kalmadı, onu güçlendirdi. Hem hafızanın yazısı hem de yazıların hafızası doğdu. Hafızamız kitapları hatırlayarak be onları kendi aralarında konuşturarak güçlenir. Kitaplar düşünceleri kayıt altına alarak onları engelleyen makineler değildir. Yeni yorumlar, dolayısıyla yeni düşünceler üretmek için kullanılan makinelerdir.

Bibliyofil Nedir?

Bibliyofili kitap sevgisidir… Bibliyofiller bir kitaplığa sahip olmak için kitap toplarlar. Bu durum oldukça açıktır, ama kitaplık sadece kitapların toplamı değildir, bağımsız bir hayatı olan canlı bir organizmadır. Bir kitaplık sadece kitapların toplandığı yer değildir, aynı zamanda kitapları bizim namımıza okuyan bir yerdir; Ne demek istediğimi anlatayım. Evinde çok sayıda kitabı olan herkesin bu kitapların bazılarını okumamış olmaktan dolayı yıllar boyu suçluluk duyduğu ve o kitapların, onları ihmal ettiğimizi hatırlatırcasına raflardan bize gözlerini diktiklerini hissettiği olmuştur herhalde. Nadir kitaplarla dolu bir kitaplıkta bu duygu daha da şiddetlidir, üstelik böyle kitapların bazıları Latince, hatta bilinmeyen dillerde yazılmıştır. 

Ama bazen bu ihmal edilmiş kitaplardan birini elimize aldığımız olur, şöyle bir okumaya başlarız ve içindekilerinin hemen hepsini zaten bildiğimizi fark ederiz. Çoğumuzun tanıklık edebileceği bu ilginç olgunun sadece üç mantıklı açıklaması vardır.

  1. Yıllar boyunca o kitabın yerini değiştirirken, tozunu alırken veya sırf başka bir kitaba ulaşmak için onu biraz yerinden oynatırken, ona her dokunuşumuzda içindeki bilgilerden bir şeyler parmak uçlarımız yoluyla beynimize ulaştı ve biz de onu dokunma yoluyla, Braille alfabesiyle yazılmış gibi okuduk.
  2. O kitabı okumadığımız doğru değildir; onu ne zaman yerinden kıpırdattıysak veya tozunu aldıysak, içine bir göz attık, rastgele birkaç sayfasını karıştırdık, grafiği, kâğıdının yoğunluğu, renkleri bize başka bir dönemden, başka bir yerden bir şeyler anlattı. Böylece yavaş yavaş o kitabın büyük kısmını özümsedik.
  3. Yıllar boyunca o kitaptan da söz edilen başka kitaplar okuduk (herkesin konuştuğu ünlü bir kitap olsun, içerdiği fikirlere sürekli olarak başka yerlerde de rastladığımız, sıradan bir kitap olsun) böylece farkına varmadan, anlattıklarını öğrendik. 

Aslında bu açıklamaların üçünün de doğru olduğuna inanıyorum. Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde mucizevi bir şekilde kaynaşıyorlar ve hep bir arada bizi, en azından hukuki olarak hiçbir zaman okumadığımız o sayfalara aşina kılıyorlar. Ama tabii bibliyofiller ve özellikle çağdaş kitap koleksiyonu yapanlar, evlerine gelip bütün o rafları görünce, “Ne kadar çok kitap var burada! Hepsini okudunuz mu?” diye soranlara maruz kalırlar.

Ama böyle zavallılar, kitaplığın sadece okuduklarını muhafaza ettiğiniz, kendi hafızanızın mekânı olmadığını, evrensel hafızanın mekânı olduğunu, bir gün, kaderin size güldüğü bir anda sizden önce başkalarının okuduklarını da bulabileceğinizi bilmezler. 

  • Kütüphaneler her şeyin birbirine karıştığı ve bir girdap yarattığı bir havuz mu, yoksa ilmi bir hafıza karışımı mıdır? Peki ama ne önemi var? 

Elinizin altında olan evrensel bir bilgi dağarcığına duyduğunuz güven, bibliyofillerin neden okumaktan çok biriktirmek için gayret gösterdiğini açıklar. Bu anlamda bibliyofiller koleksiyoncu olma riskiyle karşı karşıya kalır. Burada koleksiyoncular ile bibliyofiller arasındaki farkı vurgulamak isterim. Koleksiyoncular belli bir temada var olan her şeye sahip olmak isterler ve onları ilgilendiren, münferit parçaların mahiyeti değil, koleksiyonun eksiksiz olmasıdır. Zamanı hızlandırmaya çalışırlar. Bibliyofiller belirli bir temayı temel alsalar bile, koleksiyonun hiçbir zaman bitmemesini, daima aranacak başka bir şeylerin daha olmasını umarlar. Bazen de temalarıyla hiçbir ilgisi olmayan güzel bir kitaba âşık olurlar.

Bibliyofiller kitapların ömrünün uzun olduğunu da bilirler ve raflarına sevgi dolu gözlerle bakarken bunun farkına varırlar.

Bibliyofillerin bir işlevi de, özel arzusunun bireysel tatmini bir yana, kitabın geçmişine ve geleceğine tanıklık etmektir.

Richard de Bury’nin 1345’te Philobiblon‘da [Kitap Sevgisi] bilge ve sağlıklı bibliyofilinin himayesi altında tamamlamak gerekirse:

“Kitaplar, kader bize güldüğü zaman bize zevk verirler, hayatın cilveleriyle karşılaştığımız zaman da bizi teselli ederler. İnsanların azmini güçlendirirler, her tür katı hükmü desteklerler. Faziletleri zorlukla algılanabilen sanat ve bilim dalları kitapları temel alır. Kitaplar yoluyla dünyanın ve zamanın en uç sınırlarını, olan ve olmayan şeyleri neredeyse gözlerimizi ebediyetin aynasına dikerek göz önüne alabildiğimize göre, kitapların inanılmaz gücüne nasıl bir değer atfedebiliriz? Kitaplarla zirvelere ulaşır, uçurumlara ineriz, sayısı kuşlardan yüksek olan balıkların türlerini öğreniriz, akıntıların, kaynakların ve çeşitli ülkelerin özelliklerini ayırt ederiz; kitaplardan, değerli taşları ve her türlü minerali elde ederiz, otlarla bitkilerin özelliklerini ve Neptunus, Ceres ve Plouton’un soylarından gelenlerin tamamını öğreniriz. Göklerde yaşayanları tanımak istersek de Olympos’un, Torosların ve Kafkasların, Juno’nun âleminin, yedi gezegenin, gök ekvatorunun çizgi ve dairelerinin üzerinden uçabiliriz. İşaretlerle, derecelerle ve imgelerle süslü yüce semalara erişiriz, Antarktika kutbunu ve gözlerin görmediklerini, kulakların işitmediklerini öğreniriz. Işıl ışıl Samanyolunu ve Uranüs üstü hayvanlarla neşeli bir şekilde süslenmiş burçlar kuşağını  hayranlıkla izleriz. Kitaplarla ayrı tözlere ve üstün akıllara yaklaşırız, zihin gözümüzle de sonsuz erdem içerisinde İlk Nedeni, Hareket Etmeyen Hareket Ettiriciyi görürüz ve sonu olmayan bir aşk eylemine dalarız… Kitaplar yoluyla dostlarımız ve düşmanlarımızla iletişim kurarız… Kitaplar, yazarlarının seslerini duyuramayacağı iktidar sahiplerinin odalarına erişim sağlar…Başka ne diyelim? Seneca’nın yazılarında kitapsız boş zamanın yaşayanlar için ölüm ve mezar olduğunu okuduk, dolayısıyla insan için hayat sadece kitaplarla ve harflerle haşır neşir olmak anlamına gelir.” 

Bitkisel Hafıza ve Bibliyofili Üzerine Diğer Yazılar, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Umberto Eco Bitkisel Hafıza’da kitabın, ortaya çıktığı andan itibaren uygarlıkların evrimi ve büyük tektanrılı dinlerin doğuşu açısından önemini anlatıyor. Ve bir bibliyofil gözünden bakıyor kitap dünyasına. Peki nedir bibliyofil? Bibliyofil kitabı sevendir, ama sadece kitap okumakla yetinmeyen, aynı zamanda ona nesne olarak da sahip olmak isteyendir. Bu nedenle bibliyofili, her şeyden önce kitap nesnesine duyulan aşktır.

Her zamanki keskinliği, mizahı ve yetkinliğiyle Eco, bibliyofili açısından önemli gördüğü eserleri gözden geçiriyor, anekdotlar anlatıyor, bir değerin izini sürüyor, kısacası bibliyofilinin büyülü dünyası için bize rehberlik ediyor. Çünkü Eco öncelikli olarak zaten bibliyofil olanları hedeflemiyor, henüz öyle olduğunu bilmeyen sayısız potansiyel okura sesleniyor.

Umberto Eco Hayatı ve Kariyeri– Bilginin Dedalus’u

Umberto Eco, 5 Ocak 1932’de İtalya’nın Alessandria kentinde doğdu. Henüz çocukken faşist rejimle partizanlar arasındaki çatışmaların gölgesinde büyüdü; bu deneyimler, ileride yazacağı romanların tarihsel derinliğine ilham verdi. Soyadı “Eco”, nüfus memuru tarafından yetim büyükbabasına verilmişti ve muhtemelen “ex caelis oblatus” (gökten gelen armağan) ifadesinin kısaltmasıydı—tıpkı kendisi gibi.

Akademik Yolculuğu:

  • Torino Üniversitesi’nde Ortaçağ Felsefesi ve Edebiyatı eğitimi aldı.
  • Doktora tezini Thomas Aquinas’ın estetik anlayışı üzerine yazdı.
  • 1960’larda göstergebilim (semiotics) alanında öncü çalışmalar yaptı.
  • Bologna Üniversitesi’nde profesör olarak görev aldı ve Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü’nün başına geçti.

Eco’nun akademik çalışmaları, işaretlerin anlamı, kültürel kodlar ve iletişim teorileri üzerineydi. “Açık Yapıt” ve “Göstergebilim Kuramı” gibi eserleri, modern düşüncenin yapı taşları arasında yer aldı.

Edebi Deha: Eco’nun edebiyat sahnesine çıkışı, 1980’de yayımlanan “Gülün Adı” ile oldu. Ortaçağ’da geçen bu polisiye roman, göstergebilimle örülmüş bir entelektüel labirentti. Roman, dünya çapında milyonlarca kopya sattı ve 1986’da Sean Connery’nin başrolünde olduğu bir filme uyarlandı.

Ardından gelen eserleri:

  • Foucault Sarkacı – Ezoterik bilgilerle dolu bir entelektüel gerilim.
  • Baudolino – Bizans ve IV. Haçlı Seferi’ne dair sürükleyici bir anlatı.
  • Prag Mezarlığı, Sıfır Sayı, Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi gibi romanlar, tarih, kurgu ve felsefeyi harmanladı.

Felsefi Duruşu ve Kültürel Etkisi:

  • Eco, dinî inançlarını sorgulayarak Katolik Kilisesi’nden ayrıldı ve ateist olduğunu açıkladı.
  • CICAP adlı sahte bilim iddialarını araştıran İtalyan komitesinin kurulmasına öncülük etti.
  • “Bazıları banka soyar, ben roman yazarım” diyerek yazarlığı bir yaşam biçimi olarak tanımladı.
  • Roland Barthes’tan sonra “ayrıntıların sosyolojisi” anlayışının en önemli temsilcilerinden biri oldu.

Ödüller ve Onurlar:

  • Strega, Viareggio, Médicis gibi prestijli edebiyat ödüllerini kazandı.
  • Fransa’dan Légion d’honneur, Almanya’dan Pour le Mérite gibi nişanlarla onurlandırıldı.
  • 2005’te Foreign Policy tarafından “Dünyanın En Etkili Entelektüelleri” listesinde 2. sırada yer aldı.

Veda: Umberto Eco, 19 Şubat 2016’da Milano’daki evinde hayata veda etti. Ölümünden önce bir arkadaşına, “Adımı ölümümden sonra 10 yıl boyunca etkinliklerde kullanmayın” şeklinde bir vasiyet bıraktı—belki de sessizliğin anlamını en iyi bilen bir düşünür olarak.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin