“Yazmak, yalnızca ifade etmek değil; varlığın sınırlarında dolaşmaktır…”
— Andre Green
Merhaba,
“Kutsal Koç”um ile günün ilk ışıklarında yürüyüş yapmak. Bir çay molasında mavinin derinliklerinde meditasyona dalmak. Şimdiye odaklanarak “Yazı ve Ölüm” kitabında Andres Green ile karşılaşmak.
“Yazı ve Ölüm” yalnızca bir söyleşi değil; ruhsal bir keşif yolculuğudur. André Green’in kaleminden dökülen düşünceler, yazının bilinçdışıyla kurduğu ilişkiyi açığa çıkarırken, okuru hem metnin hem kendi iç dünyasının sınırlarına davet eder.
Edebiyat Ve Psikanaliz
Ortak nesneleri ruhsal yaşamın gerçekliği olsa da, edebiyat ve psikanaliz ne aynı algıya sahiptir ne de aynı yaşanmışlığa. Edebiyat bilinçdışıyla bütünleşir, içinde bir bitki gibi filizlenir ve gelişir. Psikanaliz, bilinçdışını tezahürlerinden yakalar; örtüyü bir ucundan kaldıran belirtiler, rüyalar ya da sözcükler. Bir anlamda, bilinçdışını dokurken, diğeri onun hangi kumaştan yapıldığını öğrenmeye çalışır. Buna haklı olarak itiraz edilecek; işlerin bu kadar basit, bu kadar bölünmüş olmaktan uzak olduğu, bazen yazarlarla analistin aynı kişi olduğu- yani, aynı anda hem rüya görmeye hem de rüyayı anlamaya yoğunlaştığı- kısacası ayrılığa mahkum olmadıkları ve nihayet aynı canavarla uğraştıkları söylenecektir. Hiç kuşku yok buna. Ne var ki, yaratıcıların psikanalistlere yönelik rahatsızlıklarını ve tahammülsüzlüklerini de rahatça ifade ettiği, öte yandan psikanalistlerin kaleminden çıkanların da her zaman isabetli olmadığı gerçeğini değiştirmiyor.
Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare, Conrad, Borges.
“Yazı ve Ölüm” ün kaynağını oluşturan söyleşiler 2000 ve 2001 yıllarında yapıldı. Green tarafından seçilen yapıtlar ve yazarlar arasında bir çeşit gidiş geliş ve serbest çağrışım söz konusuydu. Bu yazarlar arasında Freud’un çağdaşı da var: Proust, Conrad ve James. Söz konusu yazarların her biri için, “bilinç” bir keşif ve bir meydan okuma değeri taşır. Biri için ruhsal, diğer ikisi için daha ziyade ahlaki olan bu “bilinç”, üçü için de, bilinen zaaf ya da çöküş riskiyle birlikte, “mümkün olduğunca kendinin farkında/ kendinde olmayı” içerir. Elbette bir psikanalistin kaygısıyla uyumlu ve dolayısıyla bu çalışmada bir çeşit birleşme çizgisi ve sürekli bir örgü oluşturan bir kaygıdır bu.
Ölüm Dürtüsü
1920’de Freud’un düşüncesinde- ölüm dürtüsü ve yineleme zorlanımının ortaya çıkışıyla birlikte- gerçekleşen dönüm noktasının anlamını ve belirleyici niteliğini önemseyen Andre Green, burada bir yandan yüceltme ile ölüm dürtüsü, öte yandan bellek ve yineleme arasındaki ilişkileri masaya yatırıyor. Yazı üzerine, daha özgül olarak da yaratımda tamamlanmamışlık üzerine düşüncesi, iç ruhsal çatışmalar- bunların çözüm ya da kopuş noktaları- üzerinde yoğunlaşıyor. Henry James’in özellikle bazı romanlarını bu şekilde aydınlatıyor Green, bitmemişliğin “örneği”ni oluşturan Geçmiş Duygusu bunlar arasında yer alıyor. Green, “gösteren yaşamı asla tüketmediği” için, olanaklı ve olanaksız amansızca at başı giderken, yazının hareketini sonu gelmez biçimde durduran ve yeniden başlatan o başa çıkılmaz tatminsizlik duygusunu inceliyor; Proust’a yapının sonunda şu cümleyi yazdıran duyguyu:
“Önce, hiçbir şeyin başlamamış olduğu anda.” — Marcel Proust
Andre Green, Freud’un maceralı yolculuğu ve Proust’un yapıtı “Kayıp Zamanın İzinde” üzerine yaptığı okuma, Freud’un ve Proust’un, bellekle ve- ruhsal yaşamın zamandışı zamanında su yüzüne çıkış ve batış noktalarında- anının işleyişiyle ilişkilerinin şaşırtıcı yakınlığını ortaya koyuyor. Proust’un geçmişin gelip geçici gelgiti üzerine düşüncesi şöyle:
“Onu bilinçdışından çekip çıkararak zihnin alanına sokmak gerekiyor, ama hayatiyetini korumaya, sakatlanmamasına mümkün olduğunca eksilmemesine çalışarak; bu öyle bir gerçeklik ki zihnin tek bir ışığı bile onu yok etmek için yeterli olabilir gibi görünüyor. Uyumaya devam ederken zihniyle uykusunu incelemeyi ama bu müdahalenin uyanmasına neden olmamasını isteyen birinin temkinli, uysal, gözü pek çabasıyla biraz aynı türden bir çaba.” — Marcel Proust
Andre Green, “Kayıp Zamanın İzinde unutmanın kaçınılmazlığıdır” sonucuna varıyor. Yine aynı anlayışla, Nietzsche’nin izinden giderek, Yunan trajedisinin, iç hakikatin sezgisel ama psikolojik olmayan kavranışına katkısını araştırırken, felsefe ile psikanalizin ayrılık noktasına işaret ediyor.
Edebiyatın Psikanalitik Direnci
➤Psikanalizin sanat ve edebiyat alanına uygulanması, psikanalistlerin kendileri de dahil, her taraftan dirençle karşılaşıyor. Sizce bunun sebepleri nelerdir?
Psikanalistler iki kampa ayrılıyor. Bir kısmı, edebiyata yönelik her türlü uygulamalı analiz girişimine karşı mesafeli duruyor. Diğerleri ise eleştirileri göğüsleyerek, yöntemlerini süreç içinde geliştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda, analist metne yalnızca çözümleme amacıyla değil, aynı zamanda onu dinleme niyetiyle yaklaşır. Green, edebiyatın psikanalize direncini bir çatışma değil, bir diyalog zemini olarak okur; metinler, analiz edildikçe değil, dinlendikçe açılır.
Lacan psikanalizin edebiyata asla bir şey katmadığını söylüyordu. Yine de yapıtları yorumlamaktan mahrum bırakmadı kendini. Lacan’ın bu tutumu hem çelişkili hem de son derece düşündürücü. Onun “psikanaliz edebiyata hiçbir şey katmaz” iddiası, aslında psikanalizin edebi metni açıklamak gibi bir işlevi olmadığını, metnin kendi içsel yapısına dışsal bir anlam yüklemeye kalkışmaması gerektiğini savunan bir duruştan gelir. Ama işin ironik yanı, Lacan’ın kendisi edebiyatla yoğun biçimde ilgilenmiş, Joyce’tan Antigone’a, Poe’dan Sade’a kadar pek çok yazarı yorumlamıştır.
André Green, metni dinlemeyi önerir; Lacan ise metnin dilsel yapısına odaklanır. Green, yazının ruhsal işlevini, yas tutma ve ölüm dürtüsüyle ilişkisini incelerken; Lacan, yazının özneyi nasıl yapılandırdığını, arzu ve eksiklikle nasıl oynadığını sorgular.
“Eğer benim inandığım gibi yapıtın kaynağı bilinçdışıysa, analistin davetsiz müdahalesinin iyi haber olarak karşılanması için kesinlikle hiçbir sebep yoktur. Kaynağın ne olabileceğinin kafada aşağı yukarı şekillenmeye başlaması yaratıcı için iyi bir haber değildir. Yazarın, kendisi yapıtının nesnesi daha da gizemli ve daha da büyüleyici olsun diye, bunu bilmemek için her şeyi yaptığına göre, hatta kötü bir haberdir bu. Zaten yazarın “talep etmemişken” böyle bir yoruma maruz kalmaya ne adına zorlanacağı anlaşılır gibi değildir. Ama gizemin üzerindeki örtüleri kaldırmaya, hatta sadece bir ucundan aralamaya direnmek, bana psikanalistin saygı duymaya razı olamayacağı dinsel bir tutum gibi görünüyor.” — Andre Green
Bu alıntı, André Green’in psikanaliz ile edebiyat arasındaki gerilimli ilişkiye dair en keskin ve samimi ifadelerinden biri. Green burada, psikanalistin edebi yapıt üzerindeki müdahalesini sorgularken, yaratım sürecinin doğasına dair derin bir içgörü sunuyor.
Green, “Kendi sunduğu insan anlayışına bizzat göndermede bulunan bir psikanaliz kuramı var. Ve bu anlayış onulmaz biçimde rahatsız edici.” diyerek sözlerine devam ediyor, şöyle diyelim: “Freud’un ölümünden bu yana psikanaliz kuramında yapılan o oynamalar, o değişiklikler gelişigüzel ortaya çıkmadı. Freudcu konumun gücü, ikisinin-arası denebilecek bir yere yerleşmeyi kabul etmiş olmasındaydı.”
Son yazıları çerçevesinde, Psikanalize Toplu Bakış’ında ne der Freud?
Freud’un kısaca sorusu şudur: Ruhsal yaşamımız hakkında ne biliyoruz? Bir yandan bilinci, öte yandan beyni biliyoruz. Aradaki her şeye gelince, işte onu bilmiyoruz. Ve Freud’un dehası tam da “ikisinin-arası”nı seçmesindeydi. İkisinin-arası nedir? Bilinç tarafında, bilinçdışıdır, ama ya beyin tarafında? Güncel beyin bilimleri, nörobiyoloji ve nörobilim topluluğu için burada söz konusu olan nedir?
“Bilimsel” analistler şöyle diyor:
Bilim, Freud’un varsayımlarını doğrulamadığına göre, onları atalım ve yerine kendimizinkileri koyalım. Oysa onların varsayımları, Freud’un aydınlatmaya çalıştığı şeyi açıklamak konusunda tamamen yetersiz.
Öte yandan bilim tarafında olmayanlar şöyle diyor:
Bilim, Freud’un varsayımlarını doğrulamadığına göre, biz de psikanaliz kuramının bizi sıkıntıya sokan kısmının tümünü, özellikle dürtüleri, Freudcu anlayışın tekbenci denen tarafını atalım. O zaman Amerikan psikanalistlerinin yeni hareketi, öznellerarası hareketi öne çıkıyor. Öylesine dikkate değer bir öznellerarası ki taraftarlarından hiçbiri bir öznenin ne olduğuna ilişkin en ufak bir tanım yapma kapasitesine sahip değil. Hele bir de ilişki içindeki iki özne söz konusu olduğu zaman, bu hiçbir şeyi basitleştirmiş olmuyor! Buradan başlayarak, psikanaliz ne özü ne de mantığı olan bir çeşit psikofenomenolojiye doğru evriliyor.
Psikofenomenoloji, psikoloji ile fenomenolojinin kesiştiği, insan deneyimini hem öznel hem de bilimsel bir bakışla anlamaya çalışan bir yaklaşımdır. Kısaca söylemek gerekirse: kişinin yaşantısını, algılarını ve duygularını, doğrudan deneyim üzerinden anlamaya çalışan psikolojik bir yöntemdir.
Örnek: “Kayıp” Deneyimi
Bir kişinin annesini kaybetmesi, biyolojik olarak bir olaydır. Ama psikofenomenoloji, bu olayın kişide nasıl bir anlam yarattığını, nasıl deneyimlendiğini, hangi duygularla iç içe geçtiğini inceler. Kayıp, sadece bir ölüm değil; aynı zamanda bir boşluk, bir eksiklik, bir kimlik sarsıntısı olabilir.
“Çok büyük yazarların önemli bir kısmının en temel kaygısı edebiyat değildir. Edebiyat, zihinsel uğraşlarının hakiki nesnesi olan ruhiçi gerçekliklerinden bir şeyler iletmeyi denemek için bir araçtır (başka araç bulamamışlardır).” — Andre Green
“Ruh” Denen Şey
Marcel’in amacı yazılı cümle ya da yapıt değildi “gerçek” amacı, içinde taşıdığı, anlamadığı ve “ruh” denen şeydir. Ressam için de aynı şey geçerlidir. Ressam resim tarafından ele geçirilmiştir ama, bir kez daha, aradığı şey, ruhun oluşturduğu renk ve desendir. Müzisyenler için de aynı şey. Başka bir deyişle, nasıl bilimin nesnesi fiziksel gerçeklikse, sanatın nesnesi de ruhsal gerçekliktir. Sanatta, arayan kişi ve arayışın nesnesi birdir.
“Biliminsanı için deney neyse yazar içinde izlenim” odur…” — Marcel Proust (Yakalan Zaman)
Yazının Gölgesinde: Ölüm Dürtüsüyle Yüzleşen Metinler
Bu kitapta André Green, yazının ruhsal yaşamla kurduğu karmaşık ilişkiyi, edebi metinler aracılığıyla ölüm dürtüsünün izini sürerek çözümler; her bölüm, bilinçdışının farklı bir yüzüyle karşılaşmamızı sağlar.
- Yazı ve Ruhsal Yaşam: Yazı, bilinçdışının izlerini taşıyan bir ruhsal faaliyet olarak ele alınır; yazarın içsel çatışmaları metne yansır.
- Henry Canavarla Yüz Yüze: Henry James’in karakterleri aracılığıyla bastırılmış arzular ve içsel canavarlarla yüzleşme teması incelenir.
- Define Avı: Yazma süreci, bilinçdışının derinliklerinde saklı anlamları arayan bir keşif yolculuğu olarak tanımlanır.
- Yüceltme ve Yaşamın Reddi: Yüceltme mekanizması, ölüm dürtüsünün estetik biçimde dönüştürülmesiyle yaşamdan kaçışın bir yolu olarak yorumlanır.
- Freudcu Bellek ve Proustçu Bellek: Freud’un bastırılmış geçmişe dönüş belleği ile Proust’un duyusal çağrışımlarla tetiklenen belleği karşılaştırılır.
- Yaşamdan Yapıta: Sanatçının kişisel trajedileri, yapıtın biçimsel ve tematik yapısına dönüşerek ruhsal bir çözümleme sunar.
- Proust ve Kırılganlığın Yasaları: Proust’un metinlerinde kırılganlık, zaman ve kayıp ekseninde ruhsal bir yas süreci olarak ele alınır.
- Conrad’ın Gizli Ben’i: Joseph Conrad’ın karakterlerinde bastırılmış kimlikler ve içsel bölünmelerin psikanalitik izleri sürülür.
- Yunanların Daimon’u ve Psikanalistlerin Kazanı: Antik Yunan’daki daimon kavramı ile psikanalistin bilinçdışıyla kurduğu ilişki arasında bir bağ kurulur.
- Hamlet, Caludius’un Oğlu mu? Hamlet’in kimlik çatışması, baba figürüyle olan ilişkisi üzerinden psikanalitik bir soybilim sorgusuna dönüşür.
- Güzellik ve Ölüm: Sanatta güzellik, ölüm dürtüsünün yüceltilmiş bir biçimi olarak ele alınır; estetik, yok oluşla iç içe geçer.
Yazının Yas Tutma İşlevi
Green’in yaklaşımında yazı, sadece anlatmak değil, aynı zamanda yas tutmak ve kaybı temsil etmek için bir araçtır.
“Ölü Anne” kavramı oldukça sarsıcı ama bir o kadar da derin bir psikanalitik içgörü sunar. Bu kavram, Fransız psikanalist André Green tarafından geliştirilmiştir ve özellikle depresyonun kökenlerini anlamada önemli bir yer tutar.
“Ölü Anne” Nedir?
“Ölü Anne”, çocuğun gözünde canlılığını yitirmiş, duygusal olarak geri çekilmiş bir anne figürünü temsil eder. Gerçek anlamda fiziksel ölüm değil, ruhsal bir yokluk söz konusudur. Anne, bir kayıp, travma ya da depresyon nedeniyle çocuğuyla duygusal bağ kuramaz hale gelir. Bu durum çocuğun ruhsal gelişiminde derin yarıklar açabilir.
Green’e Göre Etkileri
- Çocuk, annenin bu “ölü” halini içselleştirir ve kendi benliğinde bir boşluk, bir yas hali geliştirir.
- Bu boşluk, ilerleyen yaşlarda depresyon, kimlik sorunları ve duygusal donukluk olarak tezahür edebilir.
- Yazı ve sanat, bu boşluğu doldurmanın ya da onunla yüzleşmenin bir yolu olabilir — Green’in Yazı ve Ölüm kitabında bu izlek sıkça karşımıza çıkar.
Bu kavramı edebiyatla ilişkilendirdiğimizde, örneğin Proust’un annesiyle olan bağı ya da Hamlet’in annesiyle yaşadığı karmaşık ilişki, “ölü anne” figürünün izlerini taşıyabilir.
Yazı ve Ölüm, Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare, Conrad, Borges… okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Yazı ve Ölüm — André Green’in kaleminden çıkan bu eser, günümüz dünyasında hem psikanalitik düşüncenin genişlemesi hem de edebiyatın ruhsal derinliğiyle yeniden okunması açısından eşsiz bir katkı sunar. Özellikle yazının bilinçdışıyla ilişkisini sorgulayan bu metin, çağdaş okura hem zihinsel hem varoluşsal bir aynalık sağlar.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
- Psikanalizin edebiyatla buluştuğu eşik: Green, Freud’un izinden giderek edebi metinleri ruhsal çözümleme alanına taşır. Bu, günümüz okuruna sanatın yalnızca estetik değil, ruhsal bir ifade biçimi olduğunu hatırlatır.
- Yazının ruhsal etkisi üzerine düşünme: “Yazmak, yazar üzerinde ne yapar?” sorusuyla başlayan kitap, yazının hem yaratıcı hem yıkıcı yönlerini ele alır. Özellikle yazma sürecinin intihar gibi uç deneyimlerle ilişkisini sorgulaması, çağdaş yazarlık pratiği için çarpıcıdır.
- Bilinçdışıyla metin arasındaki bağ: Green, yazının yalnızca bir ifade değil, bilinçdışının bir tezahürü olduğunu savunur. Bu, günümüz psikoloji ve edebiyat ilişkisini derinleştiren bir yaklaşımdır.
- Yazarın değil, metnin analiz edilmesi gerektiği fikri: Green, psikanalistin metnin etkisine maruz kalan bir okur olduğunu vurgular. Bu, eleştirel okuma biçimlerine yeni bir etik boyut kazandırır.
- Sanatın ruhsal çözümlemeye açık bir alan olduğunu hatırlatır: Green’in “uygulamalı psikanaliz” yaklaşımı, sanat eserlerinin ruhsal çözümlemeye tabi tutulabileceğini savunur — bu, günümüz kültürel analizleri için güçlü bir araçtır.
“Analist, metnin etkisine maruz kalan kişidir.” — André Green
Bu eser, yalnızca psikanalistler için değil; yazan, okuyan ve düşünen herkes için yazının ruhsal doğasına dair bir keşif yolculuğu sunar.
Andre Green— Bilinçdışının Sessiz Harflerini Dinleyen Psikanalist
1927 yılında Kahire’de dünyaya gelen André Green, Mısır doğumlu bir Fransız olarak yaşamı boyunca hem coğrafi hem düşünsel sınırları aşan bir yolculuk sürdürdü. Paris’te tıp eğitimi aldıktan sonra psikiyatriye yöneldi ve kısa sürede psikanaliz dünyasında kendine özgü bir ses hâline geldi. 1965’te Paris Psikanaliz Derneği’ne katıldı; 1986–1989 yılları arasında başkanlığını üstlendi. Aynı zamanda Uluslararası Psikanaliz Derneği’nde ve University College London’da görev aldı.
Green’in düşünsel evreni, Freud’un metapsikolojisini temel alırken, Lacan, Winnicott ve Bion gibi farklı ekollerden beslenerek kendi psikanalitik sentezini oluşturdu. Lacan’ın dil merkezli yaklaşımına karşı çıkarak, duygulanımın ve temsil edilemeyenin önemini vurguladı. Onun için bilinçdışı yalnızca bir dil değil; aynı zamanda bir sessizlik, bir eksiklik ve bir yankıydı.
Kavramlarıyla Kurduğu Düşünce Evreni:
- Ölü Anne Kompleksi: Duygusal olarak erişilemeyen bir anne figürünün çocukta yarattığı içsel boşluk.
- Yaşam ve Ölüm Narsisizmi: Benliğin canlılık ve yok oluş arasında salınan dinamikleri.
- Beyaz Psikoz: Temsilin yokluğu ile karakterize edilen bir psikotik yapı.
- Negatifin Çalışması: Yoklukla yüzleşmenin, yeni deneyimlere kapı aralayan bir içsel süreç olduğunu savunur.
Green’in kalemi, yalnızca klinik değil; aynı zamanda edebi metinleri de analiz eden bir uygulamalı psikanaliz dili kurdu. Shakespeare’den Proust’a, Borges’ten Conrad’a uzanan yorumları, yazının bilinçdışıyla kurduğu ilişkiyi açığa çıkardı.
Mirası: 2012 yılında Paris’te yaşamını yitiren Green, ardında onlarca kitap, yüzlerce makale ve psikanalizin düşünsel derinliğini genişleten bir miras bıraktı. Bugün hâlâ “ölü anne”, “negatif halüsinasyon” ve “ahlaki narsisizm” gibi kavramları, çağdaş psikanalitik düşüncenin temel taşları arasında yer alıyor
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın