Kelebek Bahçesi

“Anlamlı bir yaşam elbette ki sadece dünyaya bir şeyler katmaz, aynı zamanda bu dünyada yaşayan kişinin deneyimine de bir şeyler katar, tıpkı sanatsal yaratımın sanatçıya bir şeyler katması gibi.”

— Todd May

Merhaba,

Topraktan gelip toprağa gidilen uzun bir yolun yolcusundan başka bir şey değil miyiz?

Varolma(ma)nın Felsefesi‘nin ikinci bölümünde bizi “Anlam boyutu”yla tanıştıran May, “Anlamlı Bir Yaşam” eserinde bu büyük soruyu şöyle cevaplar: “Bana ayrılan zamanı sonuna kadar yaşamak, günlerimi, sırası gelince kendi günlerini tüketen başkalarıyla birlikte tüketmek dışında, burada olmamın bir nedeni var mı? Beni edebiyata ve nihayetinde felsefeye sürükleyen işte bu bilmece, bu kaygı, bu iç kemiren şaşkınlık.”

Benim için bu bilmece yalnızca felsefi değil, yaşamsal bir sınav oldu…

Sevgili Okur, ölümü düşündüğünüz zamanlar oldu mu? İşte böyle zamanlarda kendimize bu tarz sorular sormaya başlarız. Ayrıca birçok bilgiseverin bildiği üzre: felsefenin konusu “yaşarken ölmektir”… Geriye dönüp baktığımızda yaşamımızın yarısının geçtiğini, yolun yarısında olduğumuzu ya da yaşamımızın neredeyse bittiğini görürüz. “Bunca zaman kendimizle ne yaptık?” diye sorarız. “Neyle meşgul olduk?” Şu ana ulaşmak için her ne yaptıysak, onu değiştirmek için buraya gelmek zorunda olduğumuzdan daha az zamanımız var.

Olması gerektiği gibi mi yaşadık yoksa elimizden geldiği kadar mı? Yaşamlarımız iyi olduğu kadar, bir anlama da sahip mi? Bütün bunların bir amacı var mıydı ya da olacak mı?

Fransız filozof Albert Camus, absürt duygusu dediği bir şeyden bahseder. Birgün hayatınızın ritmine bakar ve içinizden “Neden?” sorusu yükselir. Ritmin ağırlığı bizi tüketmeye başlar. Bir de bu ritim yüzünden, daima orada olması ve asla farkına varmamamız olgusu nedeniyle aklımız karmakarışık oluyor. Bunca yıldır anlamsızlıklarını fark etmeden bu gelgitleri yaşamış olmamız, tam bu noktada olduğumuz gerçeği üzerimize çökerken aynı anda sımsıkı kavrıyor.

Ben bunu ilk kez 2015 Haziran ayı kanser hastası olduğumu öğrendiğim gün hissetmiştim. Bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Ve birden her şey anlamını yitirdi. Yaşamım çok uzak görünmeye başladı. Shakespeare’in söylediği gibi, hepimiz koca bir oyunda, sahne üzerinde bize ayrılan zamanda pek tabii boy gösterip gerdan kırıp gidiyoruz. Fakat bu durumda seyircimiz kim ve eğer gerçekten bir seyirci varsa, rollerimizin bir önemi var mı?

Camus‘ye göre bu amaçsız ritim ya da ölümün kaçınılmazlığı hissi, yalnızca absürdün semptomlarıdır. Absürdün kendisi son derece açıktır. Anlam ihtiyacımızın, evrenin onu bize vermekteki isteksizliğiyle yüzleşmesidir. İnsanlar nedenlere muhtaçtır ; devam etmeye değer bir amaç olduğunu bilmeye ihtiyacımız var. Ve var ki evren sessiz. Konuşmuyor, konuşuyorsa da, anlamadığımız bir dilde konuşuyor. Bu, zorunlu olarak hiçbir anlam olmadığı manasına gelmez. Belki de var. Ama varsa bile, bizim için erişilmezdir. Bilim bize açıklamalar sunabilir. Bize bir şeylerin neden oldukları şekilde olduklarını anlatabilir. Ama bilim anlam vermez. Onun işi bu değildir. İyi de, eğer evrenin sunduğu şeyleri anlayacaksak, yüzümüzü başka nereye dönebiliriz?

İster fiziksel ister felsefi olsun, intiharın her biçimi, insanlık durumunun inkarıdır. İçinde bulunduğumuz durum karşısında bu bir korkaklıktır. Camus için yegane tamlık, onunla doğrudan yüzleşmekte, bize anlam sunmayacağını zaten bildiğimiz bir evrende anlam aramaya devam etmekte yatar.

Anlam peşinde koşmanın ne menem bir şey olduğuna ve bu arayışı gerçekleştirebilecek şeye dair daha derinlikli bir şekilde düşünmem gerektiğine karar verdim ki, felsefede bunun anlamı daha yavaş düşünmektir. Varoluşçuların tüm eserlerini okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye başladım.

Camus‘un absürd hissini insanlık durumuna bağlayamaz ya da evrenin sessizliğini anlam üzerine son söz olarak kabul edebilir miyiz?

İşte bu kitabın amacı “yaşamı neyin anlamlı” kılabileceğine dair bilgileri gözler önüne seriyor.

Anlamlı Bir Yaşam” Kitabının Bölüm Yapısı

Todd May’in kitabı, felsefi bir yolculuk olarak beş bölümden oluşuyor:

1. Anlamlı Bir Yaşam

Todd May, soruyu yeni bir eşiğe taşır: “Yaşamın anlamı nedir?” Ve çoğul olarak: “Yaşamın anlamları nelerdir?”

Camus için evrenin sessizliği, insanın anlam ihtiyacını küçümseyen bir boşluktur. Bu sessizlik, umutsuzluğun kaynağıdır. Aristoteles ise evrenin sessiz olmadığını, bize rolümüzü fısıldadığını söyler. İyi yaşam, ruhun erdemli etkinliğidir; gelişen bir süreçtir.

Aristoteles’in Ruh ve Erdemleri

  • Bitkisel Ruh: Beslenme ve büyüme.
  • Hayvansal Ruh: Duyular ve arzular.
  • İnsani Ruh: Akıl ve erdemli seçim.

Erdemler iki düzeyde belirir:

  • Karakter erdemleri: Cesaret, cömertlik, ölçülülük. Alışkanlıkla öğrenilir, “altın orta”ya dayanır.
  • Düşünce erdemleri: Bilgelik, pratik akıl, ustalık. Eğitim ve deneyimle gelişir.

Birlikte, insanın hem iyi hem de anlamlı bir yaşam sürmesini mümkün kılarlar.

Tanrı ve Anlam

Büyük soru şudur: Tanrı inancı yaşamın anlamını açıklar mı? May’e göre Tanrı ile ilişki kişisel bir mesele olabilir; ama anlamın garantisi değildir. Onun için belirleyici olan inanç değil, felsefi düşünmedir.

May’in Vurgusu

  • Anlam bir şey değil, bir yoldur.
  • Anlam dışsal bir otoriteye bağlı değildir.
  • İnsan, kendi seçimleriyle ve cesaretiyle anlamı kurar.
  • Anlam kırılgandır; bu kırılganlık onu değerli kılar.

Anlamlı bir yaşam, evrende hazır bulunan bir cevabı keşfetmek değil; kendi yolumuzu cesaretle kurmaktır.

2. Mutluluk Yeterli Mi?

Mutluluk araştırmaları artık küresel bir gündem: Dünya Mutluluk Raporu, veritabanları, dergiler… Finlandiya sekiz yıldır zirvede, Türkiye ise 94. sırada. Bu veriler bize şunu gösteriyor: ekonomik büyüklük tek başına refahı garanti etmiyor; mutluluk sosyal bağlar, güven ve yaşam memnuniyetinde kökleniyor.

Fakat mutluluk nedir? Jeremy Bentham’a göre, insan acı ve haz tarafından yönetilir. Haz, doğru ve yanlışın ölçütüdür. John Stuart Mill ise bu görüşü derinleştirir: yalnızca miktar değil, nitelik de önemlidir. Daha yüksek hazlar, daha düşük olanlara tercih edilir.

Robert Nozick’in “Deneyim Makinesi” düşünce deneyi, hazın tek başına yeterli olmadığını gösterir. İnsanlar yalnızca haz değil; gerçeklik, özgünlük ve eylemlerinin değerini de ister.

Daniel Haybron mutluluğu bir “ittifak” olarak tanımlar:

  • Uyum sağlama: İç dünya ile yaşam arasında denge.
  • Bağlanma: Yaşamı sahiplenmek.
  • Onaylama: Varoluşa “evet” demek.

Susan Wolf ise anlamı öznel ve nesnel çekiciliğin buluşmasında görür. Bir yaşam, ancak derinden önemsediğimiz şeylerle bağ kurduğumuzda anlamlı olabilir.

Mutluluk, yalnızca kısa süreli haz değil; yaşamla kurduğumuz bağın, onu sahiplenmemizin ve olumlamamızın bir ürünüdür. Anlam, bu bağların içinde doğar.

Mutluluk tek başına yeterli değildir; ancak anlamla birleştiğinde yaşamın en derin cevabına dönüşür.

3. Anlatısal Değerler

Mutluluk anlık bir duygu olabilir; ama yaşamın anlamı, parçaların bir araya gelerek bir hikâye oluşturmasında yatar. Anlatısal değerler, deneyimleri sürekliliğe dönüştürür. Seçimlerimiz, ilişkilerimiz ve dönüm noktalarımız, yaşamımızın temasını örer.

Michael White’ın anlatı terapisi bize şunu hatırlatır: Kendimize anlattığımız hikâyeler yalnızca kim olduğumuzu yansıtmaz, kim olduğumuzu üretir. Hikâyelerimizde korku varsa korkuya dönüşürüz; umut varsa umutla yeniden kuruluruz.

Jerome Bruner’in dediği gibi, “kendilik” öznelliğin derinliklerinden çıkarılacak bir öz değil, hikâyelerimizin ürünüdür. Bu yüzden yaşamlarımızı bir anlatı olarak sahiplenmek, anlamı yaratmanın en güçlü yoludur.

Todd May için bu sahiplenme “kararlılık”tır: yaşamın gidişatını karakterize eden bir çizgi. Anlam, tek tek olaylarda değil; bu olayların bir araya gelerek oluşturduğu temada doğar.

Üç Boyut

  • Bütünlük: Parçaların bir hikâyeye dönüşmesi.
  • Tutarlılık: Seçimler ve ilişkiler arasında bağ kurulması.
  • Sahiplenme: Yaşamımıza “evet” diyerek onu olumlamak.

Michel Foucault’nun gözlemi burada yankılanır: “Neden bir lamba sanat nesnesi olsun da yaşamımız olmasın?” Yaşamlarımızı bir sanat eseri gibi kurabiliriz.

Italo Calvino’nun görünmez şehirleri de bunu hatırlatır: şehirler, görünürlükleriyle değil, taşıdıkları temalarla anlam kazanır. Bizim yaşamlarımız da öyle; görünür olaylarla değil, içsel motiflerle örülür.

May’in vurgusu açıktır: Anlam dışsal bir otoritenin garantisiyle gelmez. Tanrı olsa bile, anlamı bize hazır vermez. Biz kendi seçimlerimizle, kendi cesaretimizle onu kurarız. Anlam kırılgandır, ama bu kırılganlık onun değerini artırır.

Aristoteles’ten başlayıp din aracılığıyla ve Camus’a uzanan düşünce çizgisi, insani çabasının değerinin tek ölçütünü anlamlılık olarak belirlemektedir. Ya evren bize bir anlamlılık mesajı iletir ve yaşamaya devam etmek için bir nedenimiz olur ya da ortada mesaj falan yoktur, dolayısıyla yaşamak için bir neden de yoktur. Anlam, insan varoluşunun merkezi ögesi haline gelir.

Wolf, anlamlı olanı iyi olandan ayırır, tıpkı mutlu olandan ayırdığı gibi. Bu öylesine yapılmış bir ayrım değildir. Anlatısal değerlerin kanıtladığı anlamlılık, bir insan yaşamının değerli olabilmesinin bir yoludur. Ahlaki iyilik bir başka yoldur. Dahası, insan yaşamının tekilliği, anlamlılık ve iyilik arasında farklı dengelere de izin verir. Dahası, insan yaşamının tekilliği, anlamlılık ve iyilik arasında farklı dengelere de izin verir. Bir yaşam belirli yönlerden anlamlı ve başka yönlerden de iyi olabilir, bunlar arasındaki denge büyük ölçüde o yaşamın kendine özgü niteliklerine bağlıdır.

May, anlatısal değerleri yaşamın özgünlüğü içinde görmemiz gerektiğini vurgular. Dahası, bir yaşamın özgünlüğü hakkında yalnızca onun anlamlı olduğunu söylemekle yetinmeyiz; daha fazlasını fark edebiliriz.

4. Anlamlı Yaşamlar, İyi Yaşamlar, Güzel Yaşamlar

Büyük soru: Anlamlılık, bir insan yaşamının gidişatında ifade edileceği belirli türden bir değerdir, ahlaki iyilik ise başka türeden bir değerdir. İyi bir yaşam değilse eğer; nedir anlamlı bir yaşam? Peki anlam ve ahlak arasındaki ilişki nedir? Anlatısal değerlerin ahlaki değerlerle ne ilgisi vardır; tabii eğer varsa?

May’in vurgusu: Bir yaşam hem anlamlı hem de ahlaki olabilir; ama bu iki boyut her zaman aynı ölçüde bulunmaz. Yaşamın tekilliği, bu dengeleri kendine özgü biçimde kurar. May, bu durumu Ralph Touchett (Henry James, Bir Hanımefendinin Portresi adlı eserdeki kurgusal karakter) ve Lance Armstrong (ABD Aniti-Doping Ajansı’nın yerde turta şampiyonluktan men etmesi ve Kanser araştırmalarına katkısı) örnekleri üzerinden anlatır.

Ralph Touchett ve Lance Armstrong bir bakıma bağlantılıdır. Her ikisinin de yaşamı, kararlı adanmışlığın anlatısal değerini ifade eder. Kuşkusuz bu değerleri çok farklı şekillerde ifade ediyorlar. Touchett’ın adanmışlığı, ilgilendiği kişileredir. Armstrong’un adanmışlığı ise kazanmayadır. Bununla birlikte, her ikisi de azimli ve sebat timsalidir.

Fakat iki bakımdan da epey farklı görünürler.

  1. Ralph Touchett ahlaki açıdan onayımızı alan birisidir. Henry James’in kurgusundaki birçok karakter gibi karmaşık ve kusurludur, yani demek oluyor ki, o da bir insandır.
    • Lance Armstrong‘un yaşamı ise aksine, başkalarına nasıl davranılması gerektiğinin bir örneği olarak gün yüzüne çıkmış ya da en azından evrensel olarak tasvir edilmiştir. Ralph Touchett’in duyarlı kişiliğiyle tezat oluşturuyor. Başkalarına bakışı, Touchett’in ahlaki tutumunun tam karşı kutbuna yerleşmiş gibi görünüyor.
  2. İkisi arasındaki diğer karşıtlık biraz spekülatif, en azından Armstrong’un yaşamıyla ilgili olarak.
    • Ralph Touchett, mutlu bir adam değil. Duygularını güvenli bir mesafede tutuyor. Kendisini hiçbir zaman tam anlamıyla açık etmiyor ya da başkalarına kolay kolay bağlanmıyor. Yaşamı, Haybron’un bize mutluluk unsurları olarak sunduğu uyum sağlama, bağlanma ve onaylamayı sergilemiyor.
    • Lance Armstrong, en azından yaşamıyla çok farklı bir ilişki kuruyor. Kendini bütünüyle ona adamış gibi görünüyor. Yakalanmadan önce, hemen hemen Haybron’un betimlediği tarzda mutlu olduğu konusunda tereddütler var. Armstrong, kendi yaşamına, Ralph Touchett’ın kendisinkine bağlandığından daha fazla bağlıdır.

Bu iki farklı yaşam için ne hissediyoruz?

  • Armstrong‘un yaşamının, en azından 2012’ye kadar, anlamlı görünse de (başarı, adanmışlık, kanser araştırmalarına katkı) doping skandalı nedeniyle ahlaki açıdan yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Öznel çekiciliğe yönelik tükenmiş kapasitesi, yaşamından anlamlılığı çekip alır.
  • Touchett’in yaşamı ise, ahlaki açıdan yeterli olsa da, anlam açısından eksiktir. Touchett’in yaşamına musallat olan bir boşluk var. Onu mutsuz eden bu boşluktur. Uyumsuzluk yüzünden sadece mutsuzluğu pekişmekle kalmıyor, kendisi ile sergilediği anlatısal değer arasındaki uyumu da küçültüyor. Bu yüzden anlamlılık kaybı olduğunu söyleyebiliriz.

İki yaşam da tekil; biri anlamlı ama ahlaki açıdan sorunlu, diğeri ahlaki ama anlam açısından eksik. Bu karşıtlık, May’in vurguladığı gibi, yaşamın değerini tek bir ölçütle kavrayamayacağımızı gösteriyor. Ahlaklılık ve anlamlılık birbirinden uzaklaştığında sorular baş gösterir. Bizi ilgilendiren şimdilik, yabancılaşmış olsa da ahlaklı olan bir yaşamın anlamlı olup olamayacağıyla ilgilenen ikinci sorudur.

Büyük Soru: Bir yaşamın ahlaki açıdan tehlikeli unsurlarını reddetsek bile, hayranlığımızı ya da yaşamının değerli olduğuna dair kanaatimizi ortadan kaldırır mı? İşte bizi anlam ve ahlak arasındaki ilişkinin en keskin eşiğine getiren soru budur.

Kuşkusuz bir yıldızın ahlaki açıdan olumsuz yanlarını öğrenmek hayranlığı artırmaz. Bunun yerine bir çatışma duygusuna yol açar. O, bir yandan, ilginç ve hatta ilham verici bir hayat sürüyor. Öte yandansa, ahlaksız biri. Duygularımız, sıklıkla onları uzlaştırmaya çabaladığımızda kendisiyle çelişir. Lance Armstrong yaşamında olduğu gibi birçok örnek verilebilecek yaşam var.

Bu çatışma duygusu aslında insanın değer algısının çok katmanlı olduğunu gösteriyor:

  • Çelişki: Hayranlık ve reddediş aynı anda var olabilir. Bu da yaşamın değerini tek bir ölçütle kavrayamayacağımızı gösterir.
  • Hayranlık boyutu: Azim, sebat, başarı, adanmışlık gibi özellikler bizi etkiler. Armstrong örneğinde olduğu gibi, kanser araştırmalarına katkısı veya spor kariyerindeki azmi ilham verici olabilir.
  • Ahlaki boyut: Doping skandalı gibi etik sorunlar ise hayranlığı gölgeler, hatta çelişkiye sürükler.
  • Çekilme nedeni: İnsanlar çoğu zaman “kusurlu kahramanlara” çekilir. Çünkü bu yaşamlar, hem ilham hem de uyarı taşır. Onlarda kendi çelişkilerimizi, sınırlarımızı ve insan olmanın karmaşıklığını görürüz.

Bir yaşamın ahlaki kusurları hayranlığı gölgeler; ama yine de bizi ona çeken şey, onun tekilliğinde gördüğümüz azim ve adanmışlıktır. Çelişkiyi hissettiğimizde, aslında kendi değer ölçütlerimizi sorgulamaya davet edilmiş oluruz.

Kendinizi böyle yaşam tarzlarına çekilirken buluyor musunuz? Eğer buluyorsanız, bunun nedeni nedir?

May’in görüşü: Bu çatışma konusunda ahlakçı davransaydık, böyle yaşamlara karşı bir çekim hissettiğimiz için utanırdık. Bu tür yaşamlara yönelik her hangi bir hayranlığı ya da onlara öykünme arzusunu bastırmaya çalışırdık. Bu yaşamların albenisi, sahip oldukları herhangi bir değerli niteliği değil, bizim kendi ahlaki eksikliğimizi ifade ederdi.

May, “İnsan yaşamının ahlaki bir yargıda yakalanabilecek olandan daha karmaşık bir mesele olduğunun kabul edilmesinde yatar.” der. Çoğumuz ahlaki ve anlamlı olanın kusursuz bir aradalığını tercih ederiz. Her iki uçta da harmanlanmasını isteriz. Ama anlamlılık anlatısal değerlere bağlıysa, bu arzudan vazgeçmeliyiz.

Ahlak ve anlam, farklı değer alanları olsalar da bir yaşamın ifade edilişinde hem kesişir hem de birbirlerini etkiler.

Peki ya kendi çevremizde, bir yandan zarar verip öte yandan yardım eden yaşamlarla karşılaştığımızda ne hissediyoruz?

Büyük Soru : Anlatının değerleri sanatla kıyaslanabilir mi, yoksa yalnızca yaşamın kendisinde mi açığa çıkar?

  • Resim: Bir resmin ifade ettiği değerler senkroniktir; aynı zamanda ve mekanda var olurlar. Yaşamlar, aksine, artzamanlıdır; zamanla gün yüzüne çıkarlar. Anlatısal değerler, zamanın belirli bir anından ziyade yaşamların kronolojik meydana gelişiyle ilgilidir.
  • Müzik: Anlatı değerlerini müzikal değerlere benzetmeye çalışmanın zorluğu, müzikal değerlerin seslerle, anlatı değerlerinin ise yaşamayla ilgili olmasıdır. Sesler dünyada meydana gelseler ve o dünyadaki diğer unsurlarla bağlansalar da, insani eylem tarzıyla bağlanamazlar.
  • Edebiyat: Anlatısal değerler, bir kişinin yaşamında ifade edilen temalardır. Belirli bir anlatısal değerin ifade edilip edilmediğini ayırt etmek için, bir yaşamın etkinliklerine ve kişinin bu etkinliklere nasıl katılım gösterdiğine bakılır. Romanlarda hangi edebi değerin ifade edildiğini görmek içinse, sayfadaki kelimelere ve bu kelimelerin nasıl ortaya çıktığına bakılır.

May’ın görüşü: Anlatısal değerler, yaşamanın nasılıyla ilgilidir; resimsel, müzikal ve edebi değerler ise renklerin, seslerin ve kelimelerin nasılıyla ilgilidir. Ama insan renkler, sesler ve kelimeler arasında yaşasa da yaşamın kendisi onlardan farklıdır. Bana öyle geliyor ki, yaşamın değerleri kendi alanlarını tesis eder.

Böylece anlatı değerleri, estetik değerlerden daha çok ahlaki değerlere benzer. Ahlak, yaşayışımızla ilgilenir. Bize hangi yollardan geçip geçmememiz gerektiğini söyler ve neyin uygun olup olmadığına dair sınırlar çizer. Bize ne yapmamız gerektiğini veya kendimizi nasıl geliştirmemiz gerektiğini anlatır. Anlatısal değerler, ahlaki değerlerle aynı tarzda-meli/malı ya da gereklilik meseleleri olmasa da yaşamı belirli açılardan- anlamlılık açısından- daha değerli kılacak bir tarzda yaşamaya odaklanır.

Anlamlı bir yaşam elbette ki sadece dünyaya bir şeyler katmaz, aynı zamanda bu dünyada yaşayan kişinin deneyimine de bir şeyler katar, tıpkı sanatsal yaratımın sanatçıya bir şeyler katması gibi. Sanatsal yaratım, dünyaya önemli bir sanat eseri kazandırmasının yanı sıra, sanatçının yaşamını da daha iyi hale getirir. Bir sanat nesnesi, tıpkı anlamlı bir yaşam gibi, dünyaya belirli bir güzellik bahşeder ve bu dünyada yaşayan kişiye belirli bir önem atfeder. Anlamlı bir şekilde yaşamak kimsenin zorlamasıyla olacak iş değildir, ancak birisi bu şekilde yaşadığında değerli bir şeyler yaratılır: hem de Michel Foucault’nun yaşamı sanat olarak düşünmekle ilgili sorusuna karşılık verebilecek bir şeyler…

Şimdiye kadar okuduğum en güzel bakış açısı, yaşamın kendisini sanat olarak düşünmenin açtığı ufuktur…

5. Kendimizi Kendimize Karşı Savunmak

Büyük soru: Bir şeyi nesnel yapan şey nedir? Özellikle de anlatısal değerleri nesnel yapan nedir?

May’ın görüşü:

  • Uydurulmuş ama nesnel: May’e göre değerlerimiz hem uydurulmuş hem de nesnel bir nitelik taşır. Yani tamamen keyfi değildirler; nedenlere karşı duyarlıdırlar.
  • Bireysel uydurma yanılsaması: Bir değer “uydurulmuş” dediğimizde, sanki bir bireyin kendi başına icat ettiği bir şeymiş gibi düşünürüz. Oysa bir değerin gerçekten değer olup olmadığı, yalnızca bireye değil, içinde ortaya çıktığı topluluğun pratiklerine bağlıdır.
  • Topluluk bağlamı: Bir değer, topluluğun yaşamını tesis eden değerler ve pratikler ağı içinde yerini bulduğunda fiilen bir değer haline gelir. Çelişki yaşansa bile bu, onun yanlış olduğu anlamına gelmez; tartışmaya açık olduğu anlamına gelir.

Değerler ne yalnızca özneldir (kişisel keyfiyet), ne de yalnızca öznelerarasıdır (topluluk uzlaşısı). Onlar, nedenlere duyarlı ve pratiklerle örülmüş bir ağda nesnellik kazanırlar.

Öyle görünüyor ki değerlerimizin nesnelliği, herhangi bir özel inançta değil; onların bütünde kurduğu anlam ağında yatmaktadır.

Yazarın Notu:

Sartre ve Camus bana evrenin sessizliğini düşündürdü; Frankl ise acının içinden anlamı nasıl taşıyabileceğimi gösterdi. Kemoterapi dönemimde Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı ile tanıştım. O, benim bir parçam gibiydi. Çünkü onun gibi ben de ne zaman öleceğimi değil, tüm bu yaşadıklarımın bir anlamı olup olmadığını sorguluyordum.

Frankl’ın söylediği gibi, anlam üç yolla bulunabilir:

  • Eylemle: Bir şey üretmek, katkıda bulunmak. Benim için bu, yazıya ve felsefeye yönelmekti.
  • Deneyimle: Sevgi, güzellik, doğa. Benim için bu, dostlukların ve küçük anların değerini yeniden fark etmekti.
  • Tutumla: Kaçınılmaz acıya karşı takınılan tavır. Benim için bu, hastalığın gölgesinde bile yaşamı sorgulamaya devam etmekti.

Anlam, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, seçtiğimiz tutumda beliren bir şeydir. Frankl’ın dediği gibi, insanın en derin özgürlüğü, kendi tavrını seçme gücüdür. Benim yolculuğum da bu özgürlüğün peşinde, felsefenin sessiz ama derin yollarında ilerledi.

Frankl ile farklı zamanlarda aynı şeyi yaşıyorduk. Ben arkadaşlarımın kanserden ölümüne şahitlik ederken, bazıları zorlukları aşarak ilerliyordu. Anlam, işte bu farklı tutumların içinde beliren bir şeydi.

Frankl’ı okurken hücrelerime işleyen ıstırabın tonu aynıydı. Onun elinde tuttuğu tomar kağıt geleceğin habercisiydi. Ya benim elimde gelecek için ne vardı?

Benim elimde gelecek için, yazının kendisi var. Yazı, benim tomar kâğıdım. Benim liderliğim, otantik bir yolculuk: kendi acımdan doğan, yazıyla ve felsefeyle geleceğe taşınan.

Benim için yazmak, vefa borcunu ödemek demektir. Fikir ustalarının düşüncelerini gelecek nesillere aktarmak, en büyük sorumluluğumdur. Bin içerik, bin farklı ton. Hepsi, düşünürlerin sözleriyle benim sözlerimin dansı. Bu dans, yaşamın beni getirdiği yere açılan yol oldu.

Beni mutlu eden şeyin peşinden gidiyorum. Campbell’ın söylediği gibi, mutluluğun peşinden gitmek yaşamın en derin anlamını açıyor.

Anlamlı Bir Yaşam, Sessiz Bir Evrende Anlam Arayışı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Todd May’in Anlamlı Bir Yaşam: Sessiz Bir Evrende Anlam Arayışı günümüz için önemlidir çünkü bireylerin krizler, belirsizlikler ve hızla değişen toplumsal koşullar içinde yaşamlarına nasıl anlam katabileceklerini sorgular. Kitap, ahlaki değerlerle sınırlı kalmayan, anlatısal değerler üzerinden yaşamın tekilliğini kavramaya çağırır.

Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  • Kriz ve belirsizlik çağında anlam arayışı:
    • Günümüzde savaşlar, ekonomik krizler, iklim sorunları ve toplumsal eşitsizlikler karşısında insanlar sık sık “yaşamın anlamı var mı?” sorusuna geri dönüyor.
    • May’in kitabı, bu sorunun tarihsel bağlamını hatırlatıyor: Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı Birinci Dünya Savaşı sonrası, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i İkinci Dünya Savaşı sırasında yazılmıştı. Bugün de benzer bir varoluşsal sorgulama dönemindeyiz.
  • Anlatısal değerlerin önemi:
    • May, yaşamın değerini yalnızca ahlaki ölçütlerle değil, anlatısal değerlerle kavramamız gerektiğini vurgular.
    • Bu yaklaşım, bireylerin kendi yaşam öykülerini anlamlı kılma yollarını açar. Günümüzde kimlik, aidiyet ve bireysel özgürlük tartışmaları içinde bu perspektif çok değerlidir.
  • Topluluk ve birey dengesi:
    • Kitap, değerlerin ne tamamen özneldir ne de salt öznelerarası olduğunu; topluluk pratikleri içinde nesnel bir alan kurduklarını söyler.
    • Bu, günümüzün bireycilik–topluluk gerilimini anlamak için kritik bir bakış açısıdır.
  • Sanat ve yaşam paralelliği:
    • May, yaşamı sanatla kıyaslayarak, anlamlı bir yaşamın hem dünyaya hem kişiye değer kattığını gösterir.
    • Bu, günümüzde “yaşamı bir sanat eseri gibi kurmak” fikrini güçlendirir; bireylerin kendi yaşamlarını yaratıcı bir süreç olarak görmelerine ilham verir.

Todd May’in eseri, günümüz için önemlidir çünkü sessiz bir evrende anlam arayışını bireysel ve toplumsal düzeyde yeniden düşünmeye davet eder. Krizler ve belirsizlikler çağında, kitabın sunduğu çerçeve, yaşamın değerini hem ahlaki hem de anlatısal boyutlarda kavramamıza yardımcı olur.

Todd May

Todd Gifford May, çağdaş felsefenin en içten ve erişilebilir seslerinden biri. Onun düşünsel üretimi, yalnızca akademik çevrelerde değil, aynı zamanda popüler kültürde de yankı buldu. Ölüm: Felsefi Bir Deneme gibi eserleriyle, insanın en temel korkularından biri olan ölüm üzerine cesurca düşünmemizi sağladı.

Erken Yaşam ve Eğitim: 1955 yılında New York’ta doğan Todd May, erken yaşlardan itibaren sorgulayıcı bir zihne sahipti. Penn State Üniversitesi’nde felsefe doktorasını tamamladıktan sonra, akademik kariyerine adım attı. Ancak onun felsefesi, yalnızca kürsülerde değil, sokakta, dizilerde ve hapishane sınıflarında da yankı buldu.

Düşünsel Yolculuk: May’in felsefesi, postyapısalcı anarşizmden varoluşçuluğa, etik ve siyaset felsefesine kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Michel Foucault, Gilles Deleuze ve Jacques Rancière gibi düşünürlerden etkilenmiş; ancak onların karmaşık fikirlerini sadeleştirerek daha geniş kitlelere ulaştırmayı başarmıştır.

Özellikle Ölüm: Felsefi Bir Deneme adlı kitabında, ölümün yaşamı nasıl şekillendirdiğini, onunla yüzleşmenin yaşamı nasıl daha anlamlı kıldığını derinlikli ama anlaşılır bir dille anlatır.

Popüler Kültürdeki Yeri: May’in felsefesi yalnızca kitaplarda kalmadı. NBC’nin sevilen dizisi The Good Place’in felsefi danışmanı olarak, etik ve ölüm temalarını milyonlarca izleyiciye ulaştırdı. Dizideki karakterlerin ahlaki seçimleri, doğrudan May’in düşüncelerinden ilham aldı.

Toplumsal Katkı: Todd May, felsefeyi yalnızca akademik bir uğraş olarak görmez. Hapishanelerde felsefe dersleri vererek, düşünmenin özgürleştirici gücünü en karanlık yerlerde bile yaymaya çalışır. Bu yönüyle, felsefeyi bir yaşam pratiği haline getirmiştir.

Yaşamın Anlamı Üzerine: May’e göre yaşamın anlamı, büyük ideallerde değil, küçük ama anlamlı eylemlerde gizlidir. Ölümün farkındalığı, yaşamı daha dolu yaşamak için bir davettir. Onun felsefesi, trajik olanla umut vereni bir arada tutar.

Todd May’in Seçkin Eserleri: Todd May’in eserleri, çağdaş felsefenin en insani ve erişilebilir örnekleri arasında yer alır. Hem akademik hem de gündelik yaşamın içinden gelen soruları ele alarak, okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya davet eder.

  • Ölüm: Felsefi Bir Deneme: Ölümün yaşam üzerindeki etkisi, ölümlülüğün anlamı ve yaşamın trajik doğası.
  • Anlamlı Bir Yaşam (A Significant Life): Yaşamın anlamı nedir, bireyin özgünlüğü ve etik sorumlulukları.
  • Kırılgan Bir Yaşam (A Fragile Life): İncinebilirlik, acı ve insan olmanın kırılgan doğası.
  • Makul Bir Yaşam (A Decent Life): Günlük yaşamda etik kararlar, adalet ve sorumluluk.
  • Şiddetsiz Direniş (Nonviolent Resistance): Gandhi, Martin Luther King gibi figürler üzerinden şiddetsiz direnişin felsefesi.
  • Foucault’nun Felsefesi: Kimlik, iktidar ve özgürlük üzerine Michel Foucault’nun düşüncelerinin analizi.
  • Deleuze: Bir Birey Nasıl Yaşayabilir: Gilles Deleuze’ün birey ve yaşam felsefesi üzerine yorumlar.
  • Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi: Anarşizm ve postyapısalcı düşüncenin kesişim noktaları.
  • Varolma/ma/nın Felsefesi İnsanlığın varlığına dair etik bir sorgu.

Todd May’in kitapları, felsefeyi soyut bir alan olmaktan çıkarıp yaşamın içine yerleştiriyor. Her bir eser, okuyucunun kendi yaşamına dair daha derin sorular sormasını teşvik ediyor.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin