“Din, insanlığın en değerli kültürel miraslarından biridir; ama aynı zamanda en ağır yüklerinden de biridir.”
—Sigmund Freud
Merhaba,
Din, yalnızca kutsal metinlerdeki öğretilerden ibaret değildir; aynı zamanda toplumların hafızasında yer eden mitler, ritüeller ve bastırılmış travmalarla da şekillenir. Bu yüzden dinin gerçeğini ararken, hem tarihsel belgeleri hem de kolektif bilinçaltını dikkate almak gerekir. Din, insanlık tarihinin en eski sorularına cevap ararken aynı zamanda bireylerin ve toplumların kimliğini şekillendiren bir güç olmuştur. İnanç, hem birleştirici hem de ayrıştırıcı yönleriyle kültürlerin temel taşlarından biri olarak karşımıza çıkar.
Büyük soru ise şu : “Acaba din hakkında gerçekte ne biliyoruz?”
Din her zaman tartışmalara açık bir konu olmuştur. Edindiğimiz bilgiler bize sorgulama gücü kazandırırken, cevap arayışımız yıllardır sürüyor. Bu yüzden pek çok düşünür bu konuda eserler kaleme almıştır. Bugün Freud’un “Musa ve Tektanrıcılık” eserinde bu bağlamda yaşanmışlıklar üzerine neler söylediğini birlikte keşfetmek için bir yürüyüşe çıkalım.
Tarihi Büyük Soru
“Musa ve Tektanrıcılık” eserinde tarihi büyük soruyu okurken, yıllar önce karşıma çıkan bir düşünürün şu sözleri aklıma geldi: “Seni tanıyan son kişi öldüğünde, aslında hiç yaşamamış olacaksın…” Düşüncelerimden sıyrılıp yeniden soruya odaklandım.
Tarihi büyük soru ise şu: “Acaba Musa tarihsel bir kişilik mi yoksa efsaneler tarafından yaratılmış bir insan mıydı?”
Eğer yaşadıysa bu zamanın milattan önce on üçüncü yüzyılda, gerçi on dördüncü de olabilir, denk gelmesi gerekiyor. Onun hakkında Yahudilerin kutsal kitaplarında ve kayda geçirilmiş geleneklerinde yer alanlar dışında herhangi bir bilgimiz bulunmuyor. Dolayısıyla bu konuya dair olarak varılacak yargı, her ne kadar nihai kesinlikten yoksun olsa da tarihçilerin ezici çoğunluğu yine de Musa’nın gerçekten yaşamış ve onun kişiliğiyle ilişkilendiren Mısır’dan çıkış olayının da gerçekten yaşanmış olduğu yönünde görüş beyan etmektedir. Son derece haklı olmak üzere, bu önkoşul kabul edilmediği takdirde İsrail halkının daha sonraki tarihini anlayabilmenin mümkün olmayacağı ileri sürülmektedir.
Otto Rank’ın “Kahramanın Doğuş Efsanesi”
Otto Rank’ın “Kahramanın Doğuş Efsanesi“nde ortaya koyduğu ortak motifler, Akadlı Sargon, Oedipus, Karna, Paris, Telephos ve Zethos gibi kahramanların ortak motifleri, Freud’un Musa yorumunda da görülür. Musa’nın olağanüstü doğumu, sudan çıkarılması ve halkın kurtarıcısı oluşu, kahraman mitlerinin evrensel kalıplarıyla örtüşür. Freud, bu kalıpları psikanalitik bir çerçevede ele alarak Musa’nın tarihsel kimliğini mitolojik hafızayla iç içe yorumlar.
Rank’ın ifadesine göre “milliyetçi güdüler” yüzünden efsane değişiklik geçirerek bizim bugün bildiğimiz şeklini almıştır.
Musa efsanesinin kendi türünden diğer efsaneler karşısında gösterdiği sapmamın kökeni söz konusu anlatıda saklı olan özel bir durumda aranabilir. Normalde bir kahraman yaşamı boyunca başlangıçtaki mütevazi düzeyden bir hayli yukarılara tırmanırken Musa’nın kahramanlık serüveni, bulunduğu yüksek konumdan aşağı inerek İsrailoğullarının arasına karışmaya tenezzül etmesiyle başlamaktadır.
“Musa figürünü çevreleyen geleneksel anlatıların -bütün çapraşıklıkları, çelişkileri ve efsanenin yüzyıllar boyunca sürekli ve taraflı bir biçimde uğradığı tashihler ile yapılan eklemelerin şaşmaz işaretleriyle beraber- arkalarında yatan tarihsel gerçeğin özünü meydana çıkarmaya yönelik olarak girişilen her çabayı boşa çıkaracağı şeklinde itirazların yöneltileceğine hiç kuşku yoktur.” —Sigmund Freud
Musa Adının Kökeni
Musa’nın adı İbranice Mosheh (מֹשֶׁה) olarak okunur ve kökeni üzerine farklı yorumlar vardır. Tevrat’ta Firavun’un kızı, bebeği Nil’den çıkardığı için ona bu adı verdiğini söyler; bu, İbranice masha fiilinden türeyerek “sudan çıkarılmış” anlamına gelir. Ancak bazı araştırmacılar, adın Mısır dilindeki mes veya msy kökünden geldiğini, bunun da “çocuk/oğul” anlamına geldiğini ileri sürer. Mısır’da Thutmose (“Thoth’un çocuğu”) veya Ramesses (“Ra’nın çocuğu”) gibi isimlerde bu kök sıkça görülür. Freud’un Musa’yı Mısırlı aristokrat olarak tanımlaması, bu ikinci yorumu destekler niteliktedir. Böylece Musa’nın adı, hem kurtuluşu (sudan çıkarılma) hem de kökeni (çocuk/oğul) simgeleyen çift anlamlı bir miras taşır.
Freud’un Musa ve Tektanrıcılık Üzerine İki Tezi
Freud’un kendisinin de Yahudi kökenli olması, Musa’nın kimliği üzerine geliştirdiği tezleri daha anlamlı kılar; çünkü bu eser yalnızca tarihsel bir tartışma değil, aynı zamanda Freud’un kendi kültürel aidiyetiyle hesaplaşmasının da bir yansımasıdır.
- Musa’nın Kökeni :
- Freud, Musa’nın Mısırlı bir aristokrat olabileceğini öne sürer.
- Musa bir Mısırlı ise bu durumda getirilen bu yeni dininde Mısır dini olduğu varsayımıdır.
- Musa’ya atfedilen Musevilik dini ile Mısır dini arasında son derece keskin karşıtlıklar vardır.
- Bu dinlerden ilkinde son derece katı bir tektanrıcılık (monoteizm) hakimdir. Tek bir tanrı vardır bu dinde onun eşi ve benzeri bulunmamaktadır, o kadir-i mutlaktır.
- Mısırlıların dininde ise itibar ve köken açısından aralarında büyük farklılıklar olan neredeyse sayısız miktarda tanrının varlığı söz konusudur: Birkaç tanesi yer, gök, güneş ve ay gibi büyük tabiat güçlerinin kişiselleştirilmeleri.
- Musa’nın Ölümü ve Kolektif Suçluluk:
- Freud, Musa’nın halkı tarafından bir isyan sırasında öldürülmüş olabileceğini iddia eder. Bu olay, bastırılmış bir kolektif suçluluk duygusu yaratmıştır. Freud’a göre bu suçluluk, kuşaklar boyunca aktarılmış ve Yahudi kimliğinin ahlaki katılığını, tek Tanrı fikrinin gücünü beslemiştir. Yerel tanrılar vardır, hayvan şeklinde karşımıza çıkar. Sihir, büyü, muskalar ve tılsımlarla bu tanrılara tapılmakta.
“Bir halkın geçmişinde bastırılmış olan şey, kuşaklar boyunca geri dönerek kimliğini şekillendirir.” —Sigmund Freud
Freud’un bu sözü, Musa’nın tarihsel gerçekliğini sorgularken aynı zamanda bir halkın kimliğinin nasıl hatırlama ve bastırma süreçleriyle şekillendiğini gösterir.
Bu yürüyüşte şunu fark ediyoruz: Musa’nın tarihsel gerçekliği tartışmalı olsa da, onun etrafında oluşan anlatılar ve Freud’un yorumları, kimlik, inanç ve uygarlık üzerine düşünmemizi sağlayan güçlü bir çerçeve sunuyor.
Yazarın Notu
Bugün İsrailoğullarını bu bakış açısıyla değerlendirdiğimde ikiye ayrıldıklarını görüyorum. Kimi hâlâ Mısır geleneğini sürdürürken kimi ise mutlak olana inanıyor. Bu da şu an Mezopotamya’da yaşananları anlamamızı sağlıyor.
- Mısır geleneğini sürdürenler: Putlara, büyüye, muskaya, çoktanrılı kültürün kalıntılarına bağlı kalanlar. Bu kesim, Musa’nın getirdiği katı monoteizme karşı direnç gösteriyor.
- Mutlak olana inananlar: Musa’nın temsil ettiği tek Tanrı fikrini benimseyenler. Bu grup, görünmez ve soyut Tanrı’ya yönelerek ahlaki katılığı ve vicdan merkezli bir inancı öne çıkarıyor.
Bu ayrışma, sadece antik dönemde değil, bugün Mezopotamya’da yaşananları anlamak için de bir perspektif sunuyor. Çünkü farklı toplulukların hâlâ somut putlara dayalı gelenek ile soyut mutlak Tanrı inancı arasında bölündüğünü görebiliyoruz. Freud’un “bastırılmış olan şey kuşaklar boyunca geri döner” sözü burada çok açıklayıcı: geçmişteki bu ikilik, bugünün kimlik çatışmalarına da yansıyor.
Firavun Akhenaton’un İnancı
Firavun Akhenaton’un inancı, klasik Mısır çoktanrıcılığından ayrılan devrimci bir monoteizm girişimiydi. Özellikle Amon kültüne karşı sert baskılar uyguladı:
- Tapınakların kapatılması ve ayinlerin yasaklanması,
- Tapınak mallarına el konulması,
- Eski anıtlardaki “tanrılar” sözcüklerinin silinmesi,
- Halkın ve ruhban sınıfının büyük hoşnutsuzluğunu tetiklemesi.
Akhenaton’un bu girişimi, Mısır tarihinde benzersizdir. Çünkü firavunlar genellikle çoktanrılı düzenin koruyucusuydu; o ise tam tersine, Aton’u tek Tanrı olarak yüceltmeye çalıştı. Akhenaton, “mutlak olana inananlar” tarafında yer alıyor. Ancak bu mutlaklık, Aton dini daha çok güneş diski üzerinden somut bir sembole bağlıydı.
Akhenaton’un Aton‘u güneş diskiyle sembolleştirilmiş, doğrudan doğa unsuruna bağlanmış bir Tanrı. Dolayısıyla Akhenaton’un inancı, çoktanrılı düzeni bastırmaya çalışsa da, Tanrı’yı somut bir nesneyle özdeşleştirdiği için hâlâ putperestliğin bir biçimi olarak değerlendirilebilir.
On sekizinci sülale dönemi sona ermiş ve onunla eşzamanlı olarak Nubya ve Asya’da fethedilen yerlerde kaybedilmişti. Bu karanlık ara dönem boyunca da Mısır’ın eski dinleri yeniden tesis edilmiştir. Aton dini ortadan kaldırılmış, Akhedon’un kraliyet başkenti yakılıp yıkılmış, yağmalanmış ve anısı da tıpkı bir canininki gibi yasaklanıp lanetlenmiştir.
Freud, bütün bunlardan hareketle şu çıkarımı yapmak cüretinde bulunuyor: “Eğer Musa bir Mısırlı ise Yahudilere de kendi dinini aktardıysa bu dinin Akhedon’un kurduğu din yani Aton dini olması gerekir.”
Freud’un yaklaşımıyla
Yahudi ve Mısır dini arasındaki ortak noktalar ve farklar:
- Tek Tanrı fikri: Yahudilerin iman cümlesi — yani “kelime-i şehadet’i” gayet iyi bilindiği üzere şöyledir: “Dinle, Ey İsrail! Tanrımız Aton (Adonai) tek ve yegane tanrıdır.”
- Akhenaton’un Aton dini ile Yahudiliğin “Şema Yisrael” iman cümlesi arasında monoteizm vurgusu.
- Aton dini ile Yahudi dini arasında ortak nokta, ölüm sonrası yaşamı ikinci plana atma eğilimidir.
- Yahudilerin sünnet adetini nereden almış olduklarına verilecek tek bir yanıtın Mısır olduğudur. Mısır’da mumyalar üzerinde elde edilen buluntular ve mezarların üzerine çizilmiş olan resimlerle de doğrulanmıştır.
Eğer Musa Yahudilere sadece yeni bir din getirmekle kalmayıp bir de onlardan sünnet emrine uymalarını istediyse bu durumda kendisi bir Yahudi değil bir Mısırlıydı ve muhtemeldir ki Musevilikte de bir Mısır dini, Mısır’daki yaygın halk diniyle arasında bulunan karşıtlıktan ötürü dar bir çevreyle sınırlı kalmış olan ve Musevilik ile aralarında bazı başka önemli hususlarda da bir uyuşmanın var olduğunu Aton diniyle saptamış oluyoruz.
Freud’un bakışına göre bu şöyle okunabilir: Musa’nın yaptığı, Akhenaton’un başına gelen felaketten ötürü uğradığı kayıplar bakımdan telafi etme yönünde yapılmış kahramanca bir girişimdi belki de… Musa, öğrendiklerini sunabileceği bir krallık yarattı kendine…
Görünen o ki incelememiz sonuca ulaşmış bulunuyor. İster kanıtlanmış isterse de kanıtlanmamış olsun, Musa’nın bir Mısırlı olduğu şeklindeki varsayım şimdilik bundan ibaret. Musa ve Mısır’dan Çıkış üzerine Tevrat’ta anlatılanlara hiçbir tarihçi, sapa bir geleneği kendi taraflı maksatları doğrultusunda değiştiren imgesel kurgulamanın sofuca bir örneğinden farklı bir şekilde görmeyecektir.
Eduard Meyer’in “İsrailoğulları ve Komşu Boyları, 1906”
Eduard Meyer bu konuda Musa’nın kökeni üzerine şöyle der: “Musa bir Mısırlıdır — muhtemelen asil bir soydan gelme; efsane ise onu bir Yahudi haline getirmiştir. Musa adının kendisi Mısırcadır; ‘çocuk’ için olağan sözcüktür ve adlar içinde görülür.”
Eduard Meyer’in işaret ettiği gibi, Yahudilerin Musa önderliğinde toplandıkları yer olarak düşünülen Meribah-Kadesh vahasında yeni bir tanrıya tapınmaya başladıkları anlatılır: Yehova (Yahweh).
Meribah-Kadesh, hem Meyer’in tarihsel yaklaşımında hem de Freud’un psikanalitik yorumunda Yahudi dininin şekillendiği kritik bir mekân olarak görülür. Burada Yahudiler, Mısır’dan taşınan unsurları yerel tanrı Yehova ile birleştirerek kendi özgün dinî kimliklerini kurmaya başlamışlardır.
Bu dinin kuruluşunda Tanrı ile kavim arasındaki aracı olarak Musa’nın adı zikredilir.
Eduard Meyer’in bu görüşü, Freud’un tezine bir zemin hazırlamış gibidir: Yahudiliğin Mısır’dan etkilenmiş olduğu fikri Meyer’de tarihsel bir hipotezdir; Freud ise bunu psikanalitik bir kurguya dönüştürerek Musa’yı Akhenaton’un diniyle doğrudan ilişkilendirir.
Freud Haziran 1938, Londra
“Musa’nın Mısırlı olduğu varsayımı, tarihsel olarak kanıtlanamayabilir; fakat psikanalitik açıdan bu hipotez, Yahudi dininin kökenini anlamak için vazgeçilmezdir.” —Sigmund Freud
Freud, Haziran 1938’de Londra’da yazdığı önsözde, Musa ve Tektanrıcılık kitabının parçalı yazım sürecini ve düşüncelerinin nasıl olgunlaştığını açıklar. Bu önsözde, Musa’nın Mısırlı olduğu varsayımını yeniden dile getirir ve Yahudi dininin kökenini Akhenaton’un Aton reformuna bağlayan hipotezinin tarihsel olarak kanıtlanamayacağını, ama psikanalitik açıdan anlamlı olduğunu vurgular. Freud, sürgün sonrası Londra’da bu metni kaleme alırken hem kendi yaşamındaki kırılmayı hem de Yahudi kimliği üzerine düşüncelerini bir araya getirir; böylece kitabın nihai ruhunu tamamlayan bir çerçeve sunar.
Freud, 1912 Totem ve Tabu
Freud’un Musa ve Tektanrıcılık’taki önsözünü kapatırken yaptığı şey aslında kendi düşünce çizgisini Totem ve Tabu’ya bağlamaktır. Orada giriş bölümünde dinin kökenini, ilkel toplulukların totem inançları ve tabu yasakları üzerinden açıklamıştı. Freud’a göre din, bastırılmış arzuların ve kolektif suçluluk duygusunun kültürel biçimlenişidir. Musa ve Tektanrıcılık’ta ise aynı mantığı Yahudi dinine uygular: Musa’nın öldürülmesi ve ardından Yehova kültünün benimsenmesi, bastırılanın geri dönüşü ve suçluluk duygusunun kurumsallaşmasıdır. Böylece Freud, 1912’te Totem ve Tabu’da başlattığı “din = bastırılmış arzu ve suçluluk” tezini, 1938’de Musa üzerinden yeniden sahneye çıkarır. Bu kapanış, onun düşünce dünyasında bir süreklilik ve bütünlük olduğunu gösterir.
Son söz olarak şunları söylemek isterim. Freud’un 87 yıllık hayatı gerçekten dolu dolu geçti; hem bilimsel hem de kültürel dünyaya bıraktığı argümanlar bugün hâlâ tartışılmaya devam ediyor. Onun psikanalizle dini, kimliği ve uygarlığı yorumlama çabası, yalnızca kendi çağında değil, günümüzde de düşünce dünyasını besleyen bir miras olarak karşımıza çıkıyor. Bastırılmış olanın geri dönüşü, kolektif suçluluk, kimlik inşası… Bunlar, hem geçmişi anlamamıza hem de bugünü yorumlamamıza ışık tutan kavramlar.
Musa Ve TekTanrıcılık, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Freud’un Musa ve Tektanrıcılık eseri günümüz için hâlâ önemli çünkü yalnızca Musa’nın tarihsel kişiliğini tartışmakla kalmaz, aynı zamanda dinin, kimliğin ve kolektif hafızanın nasıl şekillendiğini anlamamız için bir düşünsel çerçeve sunar.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
- Kimlik ve Hafıza: Freud’un “bastırılmış olan şey kuşaklar boyunca geri döner” tezi, bugün toplumların geçmişle yüzleşme biçimlerini anlamak için hâlâ geçerlidir. Travmalar, bastırılmış olaylar ve mitler, modern kimliklerin oluşumunda rol oynar.
- Din ve Psikoloji: Tek tanrıcılığın Freud’a göre bir “psikolojik devrim” olması, günümüzde dinin bireylerin zihinsel dünyasını ve ahlaki düzenini nasıl etkilediğini tartışmak için güçlü bir perspektif sağlar.
- Tarih ve Mitin İç İçe Geçmesi: Modern toplumlarda da tarihsel gerçeklik ile mitolojik anlatılar birbirine karışıyor. Freud’un yaklaşımı, bu karışımı çözümlemek için bir yöntem sunuyor.
- Kolektif Suçluluk ve Travma: Freud’un İsrailoğullarının Musa’yı öldürmüş olabileceği iddiası, kolektif suçluluk ve bastırılmış travmaların kuşaklar boyunca aktarılabileceğini gösterir. Bugün de toplumların geçmişteki şiddet, savaş veya adaletsizliklerle yüzleşme biçimlerini anlamak için bu kavram kullanılabilir.
Freud’un eseri, dinin ve kimliğin yalnızca tarihsel belgelerle değil, aynı zamanda bilinçdışı süreçlerle de anlaşılması gerektiğini hatırlatıyor. Bu, günümüzde hem bireysel hem de toplumsal kimlik tartışmalarında bize hâlâ yol gösterici olabilir.
Sigmund Freud
Çocukluk ve Eğitim:
- Doğum: 6 Mayıs 1856, Freiberg (bugünkü Příbor, Çekya), Avusturya İmparatorluğu.
- Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; babası Jacob küçük bir tüccardı, annesi Amalia ise genç yaşta Freud’u dünyaya getirdi.
- Ailesi, Freud henüz dört yaşındayken Viyana’ya taşındı. Bu şehir, onun hem akademik hem de entelektüel hayatının merkezi oldu.
- Eğitim: Viyana Üniversitesi’nde tıp okudu, 1881’de nöroloji alanında doktorasını tamamladı.
Bilimsel Çalışmalar ve Psikanalizin Doğuşu:
- Freud, başlangıçta nöroloji üzerine çalıştı; Charcot ve Breuer gibi isimlerden etkilendi.
- Psikanaliz: Hastaların bilinçdışı süreçlerini ortaya çıkarmak için geliştirdiği yöntem, modern psikoterapinin temel taşlarından biri oldu.
- “Bilinçdışı”, “id, ego ve süperego”, “Oedipus kompleksi”, “bastırma” gibi kavramlar onun teorilerinden doğdu.
Kişisel Hayat:
- Evlilik: 1886’da Martha Bernays ile evlendi; altı çocukları oldu. Bunlardan Anna Freud, psikanalizin önemli isimlerinden biri haline geldi.
- Freud, yaşamı boyunca Viyana’da çalıştı; ancak 1938’de Nazi işgali nedeniyle Londra’ya göç etmek zorunda kaldı.
- Ölüm: 23 Eylül 1939’da, 83 yaşında Londra’da hayatını kaybetti.
Eserleri ve Etkisi:
- Freud’un en bilinen eserleri arasında “Rüyaların Yorumu” (1900), “Totem ve Tabu” (1913) ve “Musa ve Tektanrıcılık” (1939) bulunur.
- Eserlerinde din, kültür, mit ve bilinçdışı arasındaki ilişkileri tartıştı.
- 1930’da Goethe Ödülü’nü aldı; düşünceleri hem psikoloji hem de edebiyat, felsefe ve kültürel çalışmalar üzerinde derin etkiler bıraktı.
Günümüzde Freud’un Önemi:
- Freud’un psikanaliz kuramı, bugün hâlâ psikoloji ve psikiyatri alanında tartışılmakta.
- Din, kimlik ve kültürel hafıza üzerine yaptığı yorumlar, modern toplumların geçmişle ilişkisini anlamak için güçlü bir araç sunuyor.
- Onun biyografisi, yalnızca bir bilim insanının yaşam öyküsü değil; aynı zamanda 20. yüzyılın kültürel ve entelektüel dönüşümünün bir aynasıdır.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın