Susan söz, zaman zaman konuşan sözden daha önemlidir…

— Eugenio Borgna

Merhaba

Bu ifade, yalnızca retorik bir vurgu değil; aynı zamanda bir varlık anlayışıdır, bir iletişim felsefesidir, hatta bir psikiyatrik tutumdur

Borgna burada, iletişimi sadece “kelimelerin aktarımı” olarak görmez. Ona göre suskunluk, en az sözcükler kadar anlam taşır. Hatta kimi zaman daha derin bir bağ, daha yoğun bir duygu ya da daha özgün bir varoluşsal hakikat sessizlikle dile gelir. Çünkü susmak, boşluk değildir. Susmak, ya dolup taşan bir duygunun taşıyıcısıdır, ya da kelimelere sığmayan bir iç dünyanın yankısıdır.

Borgna’nın mesleki alanı olan psikiyatride, danışanın sessizliği çoğu zaman “tedaviyi engelleyen bir durum” gibi görülür. Ama Borgna, bu bakışı dönüştürür:

Sessizlik, bir direniş değil; bir ifade biçimidir.

Bir hasta sustuğunda, bazen utançtan, bazen acıdan, bazen sözcüklerin kifayetsizliğinden susar. Terapist bu suskunluğa düşmanca değil, şefkatle ve anlayışla yaklaşmalıdır. Çünkü o suskunluk bir çığlıktır belki de — sadece sesi duyulmaz.

Borgna’nın bu sözü, çağımıza yönelik bir eleştiri gibi de okunabilir. Sürekli konuşan, yorum yapan, içerik üreten, tepki veren bir çağda yaşıyoruz. Sessizlik artık şüpheli görülüyor — ya bir sorun var ya da bir gizlenme. Ama belki de sessizlik, en sahici iç konuşmadır.

Borgna sözlerine şöyle devam eder:

Hastalıktan yara almış ne çok kişi, doktorların kendilerine yönelttiği fazla şiddet içeren, fazla katı, insancıllıktan yoksun sözcükler yüzünden yıpranır. Kişi, ruhun nezaketi ve insani dayanışmayla beslenen bir kabullenişe ihtiyaç duyar.

Bu cümlelerde, Borgna’nın sadece psikiyatrist değil, aynı zamanda bir insanlık savunucusu olarak konuştuğunu görüyoruz. Sözcüklerin tedavi edici olabileceği kadar, yaralayıcı da olabileceğini çok yalın ama etkili bir biçimde hatırlatıyor.

Hastalık yalnızca bedenin değil, ruhun da sarsıldığı bir eşiktir. İnsan, hastalandığında sadece acı çekmez; kaygılanır, küçülür, kırılır, yabancılaşır. O anlarda en çok ihtiyaç duyduğu şey, salt bir teşhis ya da reçete değildir — bir insan sesidir, bir bakış, bir dokunuştur.

Ne çok hasta, yalnızca bedeni değil ruhu da yaralanmış halde çıkar muayene odalarından… Kimi zaman doktorun fazla teknik, fazla soğuk, fazla aceleci sözleriyle örselenmiş; kimi zaman bakan ama görmeyen gözleriyle, dinleyen ama duymayan kulaklarıyla karşılaşmıştır. Oysa insan, tam da kırıldığı yerde nezakete, tam da düştüğü anda dayanışmaya ihtiyaç duyar.

İyileştirmek bazen susarak yanında durmak, bazen sadece “Korkuyor musun?” diye sormaktır. Bazen en doğru ilaç, bir insanın varlığına tanıklık etmektir. Çünkü şefkatli bir söz, yerini asla röntgenle dolduramayacağınız bir boşluğu onarabilir.

Tıp, teknik olduğu kadar duygusal da olmalıdır. Kalp atışını ölçerken, kalbi kırmamayı da bilmelidir.

  • Kırılganlıktan ve duyarlılıktan, zayıflıktan ve istikrarsızlıktan, incinebilirlikten ve sonluktan, özlemle arzulanan ama asla varılmayan sonsuzluk kaygısından soyutlanmış insani bir durum nasıl olabilir ki?

Yanıt kısa: Muhtemelen hayır.

Kırılganlık, duyarlılık, zayıflık, istikrarsızlık, incinebilirlik ve sonluluk… Bunlar insanın yalnızca “eksik” yanları değil; aynı zamanda derinliğini, ilişkisel yapısını ve yaratıcılığını mümkün kılan özelliklerdir. Bunlar olmadan:

  • Empati kurulamaz çünkü acının ne olduğunu bilmiyoruzdur.
  • Aşk yaşanamaz çünkü bağlanmanın riskini alamayız.
  • Sanat yapılamaz çünkü içsel çatışma ve arayış ortadan kalkar.
  • Felsefe anlamını yitirir çünkü ölüm, zaman, anlam gibi kavramlar anlamını kaybeder.

Daha teknik söyleyelim: Kırılganlık insanın ontolojik açılımlılığının bir parçasıdır. Yani insan olmak, dünyaya açık olmak, dünyada yara alabilmektir. Bu da Heidegger’in “varlıkla ilgili kaygı” kavramıyla, Levinas’ın “ötekine açıklık” fikriyle, hatta Spinoza’nın “conatus” (varlığını sürdürme çabası) anlayışıyla da kesişir. Yani kırılganlık bir kusur değil, varoluşun ta kendisidir.

O halde kırılganlıktan arındırılmış bir insan tasavvuru:

  • Steril bir makine olur.
  • Duygusuz bir algoritma gibi işler.
  • Yaralanamaz ama aynı zamanda aşık da olamaz.
  • İstikrarlıdır ama hiç şaşırmaz, hiç şiir yazmaz.

Ve bu insan, artık insan değildir. Belki bir “organizma”dır, ama “kişi” değildir. Borgna’nın metninin özünde yatan bu: İnsani olan, kırılgandır.

Kırılgan olan ve kolaylıkla kırılan sadece duygulanımlarımız, yaşama nedenlerimiz, umutlarımız, huzursuzluklarımız, hüzünlerimiz ve kalbimizin itkileri değildir; sözcüklerimiz de kendini kötü hisseden kişilere yardım etmek için kullanmak istediğimiz ve kendimizi kötü hissettiğimizde başkalarından duymayı dilediğimiz sözcükler de kırılgandır ve kolaylıkla dağılıp eriyiverirler.

Taşlaşmış varlıklar değiliz, başkalarıyla ilişki içinde olan varoluşlarız…

Yalnızlık, ölüm, hastalık, mutsuzluk, korku, kırılganlık, umutsuzluk, üzerine derinlemesine düşünen, ruhsal sorun ve hastalıklara son derece insani bir bakış açısı getiren Borgna, “Şu Bizim Kurılganlığımız…” diyor.

Eugenio Borgna’nın eseri, kırılganlığı yalnızca psikiyatrik ya da bireysel bir durum olarak değil, insanın temel varoluşsal niteliklerinden biri olarak ele alır. Kitap boyunca Borgna’nın yaklaşımı, psikiyatrist kimliği ile felsefi sezgilerini ve edebi duyarlılığını birleştiren bir içgörüyle örülüdür.

Toplumda kırılganlık genellikle bir eksiklik, güçsüzlük ya da “tedavi edilmesi gereken” bir durum olarak görülür. Borgna, bu görüşü tersyüz eder. Ona göre kırılganlık, bizi biz yapan bir şeydir — bizi başkalarıyla empati kurmaya, anlamaya, duygusal bağlar kurmaya iten içsel bir hareket. Yani kırılganlık, savunmasızlığımız kadar insaniliğimizin kanıtıdır.

Bu bakış açısı özellikle çağımızda anlamlıdır; zira günümüz toplumları dayanıklılık, üretkenlik ve kontrolü kutsarken kırılganlığı bastırılması gereken bir “bozukluk” gibi kodlamaktadır. Borgna ise onu, anlamın ve bağ kurmanın eşiği olarak tanımlar.

Bir psikiyatrist olarak Borgna, klinik deneyimlerinden hareketle kırılganlığın terapötik süreçte ne kadar merkezi olduğunu vurgular. Ona göre bir ruh sağlığı profesyoneli, hastanın yalnızca semptomlarını değil, onun acısını, korkularını, utancını — yani tüm insani kırılganlıklarını anlamaya çalışmalıdır. Bu, tedaviye mekanik bir süreç değil, bir karşılaşma ruhu katar.

Borgna’nın metninde dikkat çeken bir diğer boyut, dilin ve sessizliğin taşıdığı kırılganlıktır. Kimi zaman kelimeler yeterli olmaz; sessizlik bir duygunun, bir travmanın ya da bir anlamın taşıyıcısı olabilir. Yani kırılganlık sadece konuşulan şeylerde değil, suskunlukta da vardır. Bu da bizi Heidegger, Levinas ya da Maurice Blanchot gibi filozofların “varoluşun sessizliği” üzerine söylediklerine yaklaştırır.

Borgna, kırılganlığı bireysel bir tecrübe gibi sunmaz — onu ortak, paylaşılan, evrensel bir hal olarak çizer. Bu yönüyle kırılganlık, yalnızlaştıran değil birleştiren bir kuvvet olabilir. İnsanların birbirine en çok yaklaştığı anlar, çoğu zaman incinmeye en açık oldukları anlardır.

Şu Bizim Kırılganlığımız, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Şu Bizim Kırılganlığımız, hem profesyonel hem varoluşsal bir metin. Dili yalın ama derin; kısa ama düşündürücü. Borgna, kırılganlığı bir tabu olmaktan çıkarıp insanı insan yapan temel bir hakikat olarak önümüze koyuyor. Bu kitap, hem kendimizi hem başkalarını anlamak için gösterdiğimiz çabanın ne kadar hassas ve anlamlı olabileceğini hatırlatıyor.

Eugenio Borgna Hayatı ve Kariyeri:

Eugenio Borgna’nın yaşamı ve kariyeri, insanın kırılganlıklarını anlama ve tedavi etme konusunda derinlemesine bir bağlılık sergileyen etkileyici bir hikâyedir. Hem bir doktor hem de yazar olarak, ruhsal hastalıklar ve bireylerin içsel deneyimleri üzerine derinlemesine düşünmüş ve insanı anlamada daha insani bir yaklaşımı savunmuştur. Borgna’nın çalışmaları, yalnızca tıp alanında değil, aynı zamanda felsefi ve edebi anlamda da önemli katkılar sunmuştur.

Borgna’nın Tıpta Devrimci Yolu

Borgna, fenomenolojik psikiyatri anlayışının savunucusuydu ve bu yaklaşım, insanı sadece biyolojik ve kimyasal bir varlık olarak değil, yaşayan, duygusal ve felsefi bir varlık olarak görmeyi esas alır. Özellikle, şizofreni ve depresyon gibi ağır psikiyatrik hastalıklar üzerine yaptığı çalışmalarda, insana dair tüm yönlerin bir arada düşünülmesi gerektiği fikrini savundu. Bu anlayış, tıbbın yalnızca tedavi değil, aynı zamanda anlayış ve empati gerektirdiğini öne çıkarıyordu.

Borgna’nın 1963’te Novara Psikiyatri Hastanesi’ndeki kadınlar bölümünde başlattığı alternatif tedavi yöntemleri de onun bu insancıl yaklaşımının bir yansımasıydı. Zorlayıcı tedavi ve kısıtlamaları yasaklayarak, hastalarla diyaloğa dayalı bir tedavi modeli oluşturdu. Bu modelde, hastaların yalnızca fiziksel durumları değil, ruhsal dünyaları da göz önünde bulunduruluyor ve onlara saygılı bir şekilde yaklaşılıyordu. Borgna, tedavi süreçlerinin hastalarla kurulan güvenli ilişkilere dayandırılması gerektiğine inanıyordu.

Edebiyat ve Psikiyatri Arasındaki Bağ

Borgna’nın yazarlık kariyeri de, onun psikiyatrist kimliğiyle paralel bir şekilde gelişmiştir. Şu Bizim Kırılganlığımız gibi eserleri, yalnızca tıbbî bir yaklaşımdan çok, varoluşsal bir derinlik ve edebi bir incelik taşır. Kırılganlık, acı, kayıp ve insanın içsel dünya üzerine yaptığı gözlemler, Borgna’nın eserlerinde filozofik bir bakış açısıyla şekillenir. Kitaplarında, insanların ruhsal kırılganlıklarını anlamanın, onları sadece bir hastalık ya da bozukluk olarak değil, bir insanlık hali olarak görmenin gerekliliğini vurgulamıştır.

Franco Basaglia ve Fenomenolojik Psikiyatri

Borgna’nın kariyerindeki en önemli etkilere biri de Franco Basaglia‘nın zihinsel hastalıkların tedavisindeki yenilikçi yaklaşımı olmuştur. Basaglia, akıl hastanelerinin kapatılmasını savunarak, tedavi sürecinde hastaların daha insancıl bir şekilde, toplum içinde yaşaması gerektiğini ileri sürmüştür. Borgna, Basaglia’nın ilkelerini benimsemiş ve psikiyatri pratiğinde insan onurunu ön planda tutmuştur.

Son Dönem Çalışmaları ve Ölümü

Borgna, 2024 yılında ölümünden önceki yıllarda da önemli çalışmalara imza atmış, L’ora che non ha più sorelle gibi eserlerinde kadına dair derinlemesine analizler sunmuştur. Bu son çalışmasında kadın intiharlarına dair yaptığı araştırmalar, onun insanın kırılganlıklarıyla ilgili düşüncelerinin ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını göstermektedir. 94 yaşında memleketi Borgomanero’da yaşamını yitiren Borgna, yalnızca bir tıp profesyoneli değil, aynı zamanda insana dair derin bir sezgiye sahip bir yazardır.

Eugenio Borgna, insanın ruhsal derinliklerine inen bir tıp anlayışını, hem yazıları hem de tedavi anlayışlarıyla tüm dünyaya sunmuş, insanın varoluşsal kırılganlıklarını anlamada bize önemli bir yol göstermiştir. Tıbbı, insana dair daha bütünsel bir bakış açısına taşıyan Borgna, kırılganlıkları bir zaaf değil, insanı insan yapan temel unsurlar olarak kabul etmiştir.

Borgna’nın yaşamı, sadece bir psikiyatristin değil, insanın toplumsal, varoluşsal ve insani yönlerini anlamaya çalışan bir düşünürün de yaşamıdır.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin