“Bilincimiz, soyut, analitik ve yalıtıcı düşünce tarzını barındıran baskın bir sol beyin yarımküresi ve ihmal edilmiş bir sağ beyin yarımküresi arasında bölünmesi, insan oluşumuza dair sorunun yanıtını zaten önceden belirliyor.
— Arno Gruen
Dost ile düşman, kurban ile suçlu arasında ayrım yapabilme olasılığımız sınırlı. Ama insan oluşumuzun tam bir tanımını yapmadıkça şiddet ve suça gerçek anlamda karşı çıkamayız.
Kendimizi uygar olarak görmekte ısrar ettiğimiz sürece bakış açımız da, değerlendirme yetimiz de son derece kısıtlı kalacak…”
Merhaba
Arno Gruen’in bu sözleri, insanlık tarihindeki şiddet ve suçun temelinde yatan bilinçsel ve duygusal bölünmeyi çok derin bir şekilde vurguluyor. Gruen, insanın “uygar” olduğunu iddia etmesine rağmen içsel bölünmüşlüğün, empati eksikliğinin ve duygusal yetersizliklerin sürekli olarak şiddet ve suçla sonuçlandığını belirtiyor. Sol ve sağ beyin yarımkürelerinin işlevlerinin dengede olmaması, insanın kendini ve başkalarını anlamadaki zorlukları doğuruyor. Bu, toplumsal huzursuzluğun ve şiddetin de temel nedenlerinden biri olarak ortaya çıkıyor.
Empatinin Yitimi, Arno Gruen’in insanın içsel dünyasında ve toplumsal ilişkilerde empati kaybının, bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl yıkıcı sonuçlar doğurduğunu incelediği önemli bir temadır. Gruen, empatinin kaybının, özellikle kendilik reddi ve içsel yabancılaşma ile bağlantılı olduğunu savunur. Bu, insanın kendi duygusal deneyimlerinden kaçmaya çalışırken, başkalarının duygularını anlamaktan ve onlara duyarlılıkla yaklaşmaktan uzaklaştığı bir süreçtir.
Gruen’e göre, empati kaybı, insanın diğer insanlara yabancılaşmasının ve dolayısıyla onları düşmanlaştırmasının temel sebeplerinden biridir. Empatinin yitirilmesi, aynı zamanda bireysel ve toplumsal şiddet ve ayrımcılık gibi yıkıcı davranışların arttığı bir dönemi işaret eder. İnsan, duygusal bağlar kurmak ve diğer insanları anlamak yerine, bireysel gücü ya da toplumsal otoriteyi kendi güvenliğini sağlamak için kullanmaya meyilli hale gelir. Bu durum, insanları başkalarını anlamaya çalışma ve sosyal bağlar kurma yeteneğinden uzaklaştırarak, empatinin kaybolmasına ve toplumsal şiddetin artmasına yol açar.
Gruen, empatinin kaybının sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal yapılar içinde de derin etkiler yarattığını vurgular. İnsanlar birbirlerine karşı duygusal bağlar kurmak yerine, birer “kendi benliğini koruma” çabası olarak hareket ederler. Bu durum, sosyal yabancılaşma ve toplumsal şiddetin artmasına neden olur. Empatinin yitirilmesi, insanın düşmanlaştırma ve ötekileştirme süreçlerinin daha da pekişmesine yol açar.
Gruen’in empatinin yitimi üzerine düşüncelerini incelediğimizde, insanın kendi içsel acılarıyla baş edemediğinde, bunu dış dünyada başkalarını acıtarak çözmeye çalıştığı bir döngüye girdiğini görebiliriz. Bu da, toplumları daha şiddet eğilimli, yabancılaşmış ve duygusal bağlardan yoksun hale getirir. Empatinin yitimi, sadece kişisel ilişkilerde değil, aynı zamanda toplumların daha geniş yapılarında da büyük bir zarara yol açar.
Gruen’in bu düşüncesi, özellikle toplumsal çatışmalar, savaşlar, şiddet ve ayrımcılık gibi olgularla doğrudan ilişkilidir. Empatinin kaybolması, bireylerin ve grupların birbirlerini anlamaktan uzaklaşmalarına ve bunun sonucunda da şiddet içeren davranışların ve savaşların artmasına neden olur.
Çocukların Birbirlerini Öldürmesi
Çocukların başka çocukları öldürdüğü, insanların birbirine acımasızca davrandığı bir dünyada yaşıyoruz ve Gruen kitabında bunlara bir çıkış yolu arıyor. İlkel toplumları, ruh hastası olarak adlandırılanları ve ölüm kamplarından çıkanları inceleyip karşılaştırmalar yapıyor. Gruen’e göre, insanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacı duyuyorlar.
“Uygarlığımızın hastalığı bu şekilde aktarılır; İnsan kendisinin kurban konumunda olduğunu görmek zorunda kalmamak için kendisine kurbanlar arar.”
İnsanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacı duyarlar. Bunu yapabilmek için başkalarını aşağılar, onlara zarar verir ve bu zayıflıklarını inkar ederler. İnkar ise kurban durumunda olanı suçlu, suçlu olanı ise kurban durumuna getiren kısırdöngünün başlangıcıdır.
Günümüzde soğuk, haşin içindeki çocuğu artık fark edemeyen insanlar idealize ediliyor. İnsanlar kendi kişiliklerini geliştirmek yerine güçlü olanla özdeşleşiyor. Bu da insan oluşun temelini bütünüyle sarsıyor.
Empatinin yitimini önlemek ve kayıtsızlık politikasına son vermek için bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Gruen bu kitabında ilkel toplumları, ruh hastası olarak adlandırılan kişileri ve ölüm kamplarından sağ çıkanları inceleyip karşılaştırmalar yaparak insanlığın ihtiyaç duyduğu bu çıkış yolu için ipuçları belirliyor.
İnsan Olmanın Anlamını Sorgulamak
İnsanın duygudaşlığını sorgulamak, onun insanlığını, onun kimliğini sorgulamaktır. Bu aynı zamanda insanın, bedensel ve ruhsal hasarın hangi derecesine kadar insanlığını korumaya devam edebildiğine dair bir sorundur.
Auschwitz, başkasının duygularını anlamaktan aciz insanın ne denli yozlaşabileceğini gözler önüne seren uyarıcı bir örnektir. Bunlar Da Mı İnsan, 1992 başlıklı sarsıcı Auschwitz raporunda, Auschwitz’in insanlar tarafından düşünülmüş ve gerçekleştirilmiş olmasından utanç duyduğunu yazıyordu. Ama Auschwitz, böyle bir utancın ne başlangıcıydı ne de sonu. Bu utanç antik çağdaki çocuk katliamlarıyla başladı, bugün de Güney Amerika’da, Afrika’da, eski Yugoslavya’da, Rusya’da, Yakın Doğu’da, Endonezya’da kadınların ve çocukların şiddete maruz kalmalarıyla, tecavüze uğramalarıyla ; Avrupa’da yabancı düşmanlığından kaynaklanan aşırılıklarla şiddetle hala gündelik yaşamın içinde.
- Geçmişten mi ders almıyoruz?
- Bilgi toplumu çağında yaşamamıza ve yüksek bilim düzeyine rağmen niçin hala geçmişi geride bırakamıyoruz?
Birbirimize olan bağımlılığımızın giderek arttığı, aynı zamanda da birbirimizle hep daha fazla çatıştığımız bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar niçin onları birbirine bağlayan bağlara, aralarındaki ortak yanlara karşı tavır alıyorlar?
İnsan olmanın ne anlama geldiği, Auschwitz’i de aşan bir soru. Auschwitz, insanın neler yapabileceğine dair bir anıttır ve insan olmanın ne demek olduğu sorgulamasını haklı kılar.
Kurban ve Suçlular Meselesi
Eğer insan, zayıflık olarak algılamaya yöneltildiği için kendi acısını yaşayamazsa, bu acıyı başka canlılarda arama ihtiyacı duyacaktır. Bu durumdaki insan kendi yadsınmış ve bastırılmış acısını yakalamak için başkalarını aşağılayacak, başkalarına işkence edecek ve hasar verecektir. Aynı zamanda kendi ruhsal hasarını gizlemek için de bu edimini inkar edecektir. İnkar, kurban durumunda olanı suçlu haline getirir ve kurbanlarla suçluları ayırt etmeyi hepimiz için belli ölçüde güçleştirir; Kurbanlar suçlu, suçlular da kurban durumunda görülür. Bunları birbirine karıştırmak bizim kültürümüz için tipik bir özelliktir.
Bizim kültürümüzde çocuklar- özellikle de erkek çocuklar – gözyaşlarından, çaresizliklerinden, ruhsal incinmelerinden utandırılarak büyütülür. Oysa, hangi ölçüde olursa olsun acıyı inkar etme baskısı altında kaldığımızda acımızı algılayamayacak duruma gelir. Ve aynı nedenle bir başkasına verilen acıyı da algılamak istemeyiz.
Gerçek Empati
Gerçek empati suçlunun kendini haklı çıkarmasını desteklemek değildir; gerçek empati daha çok, gerçek anlamda insan oluşun yolunun insanın kendi geçmiş acısıyla yüzleşmesinden geçtiğini kavramasıdır…
Acı ve empati birbiriyle sıkı bir bağ içindedirler; aynı şekilde, acıyı yaşayabilme yetimiz için belirleyicidir. Aynı zamanda, acının inkarı da, sevgisizliği sevgi olarak gösteren bir dünyanın terörü altında her birimizin yaşam öyküsünde kendiliğin tam olarak gelişimini engeller. Böylesi koşullar altında oluşan bir kimlik, sadece kendisini şekillendirmiş korkuyu yansıtabilir ve bu durumda hayat dolu ve özgün olması mümkün değildir.
Eğer insan acı ve merhamet hissetme yetisini yitirmişse geriye insanlığından ne kaldığı sorusuyla karşı karşıya getirir. Tam gelişim göstermiş veya körelmiş bir insan oluşun temelleri çocuklukta atılır. Sonradan bilincine varmadan kuşaktan kuşağa aktarılan uğursuz hatalar burada oluşur. Bu nedenle, kültürümüz içindeki çocukluk döneminin tarihine eğilmek ve çok farklı temellere dayanan diğer kültürlerdeki çocukluk döneminin tarihiyle de karşılaştırmak anlamlıdır. Eğer bir çocuk içindeki acıya ulaşmanın yolunu bulamıyorsa ve bunun için ona yardım edilmiyorsa canlılığı dumura uğrar, o zaman iç yaşamını dışa, maddesel olana kaydırır. Tüketim toplumumuzun bu iş için hazır tuttuğu sayısız ürünle yaşamını satın alır. Şiddetin ve yıkıcılığın temeli, çocuklarımızla kurduğumuz ilişkinin biçiminde yatar. Çocukların kendilerine özgü yaşamlarının ve canlılıklarının inkarı, çocukluğun ileri medeniyetler dediğimiz kültürlerdeki altı bin yıllık tarihinin içinden kırmızı bir şerit gibi geçer. Çocukların dilini anlamıyoruz. Bunun için çaba da göstermiyoruz, çünkü sahip olduğumuz güçlü konumunun kibri içinde kendimizi çok iyi, çok ileri, çok bilgili görüyoruz.
Antik çağa uzanarak çocuğa şiddetin evrelerini okuyun. Tüm yaşanan şiddet olaylarından sonra yavaş yavaş uyanan kamu ahlaki ile I.S. 374 yılında çocukların öldürülmesi ilk kez kanunen ceza kapsamına alındı. Göstermelik duygularda yaratılan bu değişim sadece bir poz olarak kalmış olmalı. Kökenlerine bakmayı unuttuğumuz şiddetimizi de “yüksek ideallere” hizmet edişimizle haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Bu, çocuklarımızın kendilerine ait birer yaşamları olduğunu görememekle başlıyor.
Yazarın notu: Farkındalık Sorularım
- Kendimizi doğru algılamayı ve anlamayı nasıl öğrenebiliriz?
- Duygudaşlığın yitimini nasıl telafi ederiz?
- Erkek bilinç acı ve kaygıyı reddedince neler oluyor?
- Peki toplumsal bağlam, her iki beyin yarımküresinin etkinliklerini ve dolayısıyla kendiliğimizin gelişimini nasıl yönlendiriyor? Toplumsallaşma sürecimiz boyunca bilincimize ve bilinçdışımıza ne oluyor?
Bir insan, acıdan ve dertten bağlarını kopartmışsa bizim gözümüzde “normal”dir. Hastanın acısına, bizi çevreleyen toplumsal patolojiden bağımsız baktığımızda, onun derdini narsistik bir kendine dönüklük olarak bir kenara itip kendimizi de sağlıklı görebiliriz. Psikiyatri bu bakış açısını destekledikçe uygarlığımızın insanlık dışı yanının aleti oluyor ve acısını inkar etmeyenleri cezalandırıyor.
Oysa başka kültürlerde bu hastalara saygıyla yaklaşılır. Acılarıyla tüm insanlara dair bir şeyi ifade eden ve böylece düşünmeye zorlayan bir durumu dile getirdikleri için Tanrı olarak veya kahin olarak görülürler.
Empati Yitimi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Arno Gruen’in “Empatinin Yitimi” eseri, günümüz dünyasında büyük bir öneme sahiptir, çünkü empati kaybı, toplumsal yapıların ve bireysel ilişkilerin bozulmasının temel nedenlerinden biri olarak kabul edilebilir. Günümüzde hızla artan toplumsal yabancılaşma, şiddet, nefret söylemleri, radikalizm ve bireysel yalnızlık gibi olgular, empati kaybının ve duygusal bağların zayıflamasının bir sonucudur. Gruen, bu tür sorunları anlamamız ve bu sorunlara çözüm aramamız için empatiyi yeniden hayata geçirmemiz gerektiğine dikkat çeker.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
Empati eksikliği, günümüzdeki toplumsal yabancılaşmanın temel sebeplerinden biridir. İnsanlar, birbirlerini anlamaktan uzaklaştıkça, toplumsal bağlar da zayıflar. Ayrımcılık, ırkçılık, cinsiyetçilik ve nefret suçları gibi toplumsal sorunlar, empatinin yitirildiği toplumlarda daha yaygın hale gelir. Gruen, bu fenomenin toplumsal şiddetle nasıl bağlantılı olduğunu, bireylerin kendi içsel acılarıyla başa çıkamadıklarında, bunu dışarıda başka insanlara zarar vererek dengelemeye çalıştıklarını vurgular. Bu, bugünün dünyasında terörizm, savaşlar ve toplumsal çatışmalar gibi daha büyük ölçekli şiddet olaylarına yol açar.
Empatinin kaybı, sadece toplumsal bir sorun değil, aynı zamanda bireysel bir psikolojik sorundur. İnsanlar, başkalarını anlamaktan ve onlarla duygusal bağ kurmaktan kaçındıklarında, kendi içlerinde boşluklar ve kimlik sorunları yaşarlar. Gruen, bu durumun bireylerde depresyon, anksiyete, ötekileştirme gibi psikolojik hastalıklara yol açtığını belirtir. Günümüzün bireysel sorunları, çoğu zaman toplumsal baskılar ve ilişkilerdeki empati eksiklikleri nedeniyle daha karmaşık hale gelir. Sosyal medya gibi mecralarda da benzer bir empati kaybı görülmektedir, çünkü insanlar sanal ortamlarda birbirlerini anlamakta zorlanmakta ve daha sık yargılayıcı bir tutum sergileyebilmektedirler.
Empatinin kaybı, toplumsal ve politik kutuplaşmaların artmasına neden olur. İnsanlar, karşıt görüşlere sahip insanlara karşı önyargılı ve düşmanlaştırıcı bir tutum sergileyebilirler. Ulusalcılık, faşizm ve milliyetçilik gibi ideolojilerin yeniden yükseldiği günümüzde, empatinin yitirilmesi ve insanlar arasındaki duygusal mesafelerin artması, bu ideolojilerin daha kolay bir şekilde yerleşmesine neden olabiliyor. Gruen, otoriteye boyun eğme ve yabancılaşma arasındaki ilişkiyi irdelerken, bu tür ideolojilerin insanları nasıl birbirine düşman ettiğini ve toplumu ne şekilde böldüğünü anlamamıza yardımcı olur.
Gruen, empatinin yeniden kazandırılmasının önemini vurgular ve bunun toplumsal barış ve bireysel sağlık için temel bir unsur olduğunu savunur. Eğitim, toplumsal farkındalık ve duygusal zekâ gelişimi gibi alanlarda yapılacak çalışmalar, empatinin yeniden tesis edilmesi için gereklidir. Gruen, özellikle genç kuşakların empatiyi toplumsal beceri olarak öğrenmelerinin, uzun vadede toplumsal iyileşmeye katkı sağlayacağını belirtir.
Günümüzde, dijitalleşme ve sosyal medya kullanımı arttıkça insanlar arasında doğrudan ve yüz yüze etkileşimler azalmakta, bunun yerine daha sanallaşmış iletişim biçimleri ortaya çıkmaktadır. Ekranlar aracılığıyla yapılan iletişim, empatinin kaybolmasına yol açabilir çünkü bu tür ortamlarda duygusal sinyalleri daha az okuyabiliyor ve daha fazla ötekileştirme eğiliminde olabiliyoruz. Gruen’in empatiye verdiği önem, teknolojinin insan ilişkilerini daha sağlıklı kılacak şekilde kullanılması gerektiğini de ima eder.
Arno Gruen’in “Empatinin Yitimi” eseri, insanlık ve toplumlar için bir uyarı niteliği taşır. Günümüzdeki bireysel ve toplumsal problemleri anlamak ve çözüm üretmek adına empatiyi yeniden inşa etmek elzemdir. Empatinin kaybolması, toplumsal bağları zayıflatarak, şiddet, nefreti ve yabancılaşmayı körükler. Bu yüzden, hem bireysel düzeyde hem de toplumsal düzeyde empatiyi yeniden canlandırmak, insanları birleştirmenin ve daha sağlıklı bir toplum kurmanın anahtarıdır. Gruen, eseriyle empatiyi kaybetmek yerine, onu nasıl yeniden kazanabileceğimizi ve bunun insanlık için ne kadar önemli olduğunu derinlemesine anlatır.
Arno Gruen Hayatı
Psikanaliz Eğitimi: 26 Mayıs 1923’te Berlin’de doğdu. 1936 yılında ABD’ye göç edip burada 1961 yılında Teodor Reik öğrencisi olarak psikanalist unvanını almaya hak kazandı.
Akademik Görevler: Çeşitli üniversite ve kliniklerde görev alan Gruen, en son New Jersey’deki Rutgers Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı.
Özel Çalışmalar: 1958’den itibaren özel muayenehanesinde psikoterapi alanındaki çalışmalarına devam eden Gruen’ün alanıyla ilgili birçok dergi ve gazetede sayısız yazısı yayımlandı.
Eserleri: Arno Gruen, bireyin toplumla çatışmasını ve empatinin kaybını irdeleyen eserleriyle tanındı:
- İçimizdeki Yabancı (2001, Geschwister-Scholl Ödülü) Bireyin kendi öz benliğinden koparak otoriteye uyum sağlama sürecini ve bunun yarattığı yabancılaşmayı inceler.
- Normalliğin Deliliği Toplumun “normal” olarak kabul ettiği davranışların aslında akıl sağlığı açısından ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterir.
- Kendine İhanet İnsanların kabul görmek uğruna kendi içsel değerlerini ve özgünlüklerini nasıl feda ettiklerini anlatır.
- Empatinin Yitimi Modern toplumda empatinin kaybolmasının şiddet ve yabancılaşmayı nasıl beslediğini açıklar.
- İhanete Uğrayan Sevgi – Sahte Tanrılar Sevginin otorite ve sahte idealler uğruna nasıl yozlaştığını ve gerçek bağların nasıl zedelendiğini tartışır.
Düşünce Dünyası: Gruen’in temel görüşü, şiddet ve otoriteye boyun eğmenin bireyin öz benliğini yok ettiği yönündedir. Ona göre, gerçek özgürlük ancak empati ve içsel dürüstlükle mümkündür. Çalışmaları, özellikle modern toplumlarda itaat kültürü ve kimlik yitimi üzerine yoğunlaşmıştır.
Mirası: Arno Gruen, psikoloji ve psikanaliz alanında yalnızca akademik değil, aynı zamanda insanlık ve empati üzerine evrensel bir perspektif kazandırdı. Bugün eserleri, bireyin kendi benliğiyle barışması ve toplumun baskıcı normlarına karşı özgün bir yaşam sürmesi için ilham verici kaynaklar olarak okunmaya devam ediyor.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle, okuyunuz…



Yorum bırakın