Oysa en çok okuduğum bir kitabın en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen bir şey söyleyebilir…

— Sabahattin Ali

Merhaba

Sabahattin Ali’nin edebiyata ve insan ruhuna nasıl yaklaştığını çok derin bir biçimde yansıtıyor. Çünkü onun için kitaplar sadece bilgi değil, duygunun, sezginin, zamanla değişen anlamların taşıyıcısıydı.

“Değirmen”, Sabahattin Ali’nin içsel çatışmalarla örülü dünyasının ve hümanist duyarlılığının izlerini taşıyan güçlü bir öyküsüdür. İlk kez 1935’te yayımlanan bu eser, görünüşte basit bir aşk hikâyesi gibi dursa da, arka planında yalnızlık, aidiyetsizlik, özgürlük arayışı ve hayal kırıklığı gibi temaları derinlemesine işler.

Öykü, bir köyün kenarında yalnız yaşayan değirmenci ile onun kızı Zeliha arasında geçen hayatı merkeze alır. Değirmenci ile bir asker kaçağı olan Mustafanın dostluğu, sonrasında Zeliha ile Mustafa arasında filizlenen aşk ve bu aşkın trajik sonu üzerinden, küçük bir toplumda yaşamanın dışlayıcı ve cezalandırıcı yapısı anlatılır.

Mustafa bir asker kaçağıdır, toplum dışına itilmiş biridir. Değirmenciyle ve doğayla kurduğu bağ, onun bir “sığınak arayışını” gösterir. Bu açıdan Mustafa, Freudyen anlamda süperego baskısından kaçan bir id figürü gibidir — dürtüsel, özgür ama dışlanmış.

Değirmen bir araf mekânı gibidir: ne köye aittir ne de tamamen doğaya. Hem sınır hem sığınaktır. Bugün bunu, insanın modern yaşamda yaşadığı köksüzlük hissi ile de ilişkilendirebiliriz.

Mustafa ile Zeliha arasındaki aşk, dış dünyadan izole bir duygusal bağ gibi başlar. Fakat bu aşk da sosyal normların, korkuların, kaçak olmanın baskısıyla trajik bir sona sürüklenir. Freud’un “eros ve thanatos” (yaşam ve ölüm dürtüsü) teorisi burada net biçimde hissedilir.

Sabahattin Ali burada yalnızca bireyin psikolojisini değil, onu kuşatan toplumun ahlaki şiddetini de sorgular. Küçük yerleşimlerde herkesin birbirini gözetlemesi, dedikodu, dışlama gibi unsurlar, bireyin öznel yaşamını yaşamasını imkânsız hâle getirir.

Değirmen, Sabahattin Ali’nin yirmi bir ile yirmi yedi yaşları arasında yazdığı on altı öyküden ve üç bölümden oluşan kitabının adıdır. Kitabının ana teması sevgidir. Kitabının bir yerinde aşkı söyle tarif etmektedir: Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere serer.

Sabahattin Ali, ilk bölümde her ne kadar sevgi ve aşkı işlese de aynı zamanda ikinci ve üçüncü bölümlerinde Bir Orman Hikayesi’yle orman köylüsünü ve Kazlar öyküsüyle yoksul köylülerini anlatırken, Bir Firar ve Candarma Bekir’le mapusa düşmüş ya da düşürülmüş Anadolu insanının yoksulluğu ile birlikte duygu dünyalarına da değinir.

Kitabın adını taşıyan “Değirmen” öyküsü, aşk ve fedakarlık temalarını işler. Bu öyküde, bir değirmencinin kızı olan Zeliha ile köyün gençlerinden Ali’nin aşkı anlatılır. Sabahattin Ali’nin duru ve akıcı anlatımı, okuyucuyu öykülerin içine çeker ve karakterlerin iç dünyalarını derinlemesine keşfetmelerini sağlar.

Bugün “Değirmen”, yalnızca bir dönemin kırsal yaşamını değil; hala var olan sosyal dışlamayı, sistemin dayattığı rolleri ve bireyin özgürlükle olan savaşını anlatıyor. Yüz yıl geçse de değişmeyen insanlık hâlleri:

  • Sevmek ama söyleyememek
  • Kaçmak ama kaçamamak
  • Bir yere ait olmak isteyip hiçbir yere ait hissedememek

Sabahattin Ali’nin “Değirmen”i, yalnızca bir aşk öyküsü değildir. Aynı zamanda insan ruhunun, toplum karşısındaki çaresiz direnişinin bir simgesidir.

Değirmen, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Sabahattin Ali’nin “Değirmen” adlı eseri, bugün hâlâ çok güçlü ve güncel çünkü hem bireyin iç dünyasını hem de toplumun görünmeyen baskılarını sade ama etkileyici bir dille anlatıyor. Günümüzde bu öykünün önemini birkaç ana başlıkta toplayabiliriz:

  • Bireyin Toplumla Çatışması: Hâlâ Geçerli
  • Sevginin ve Bağ Kurmanın Kırılganlığı
  • Kaçış, Yalnızlık ve İçsel Sığınak Arayışı
  • Özgürlük – Sorumluluk İkilemi

Sabahattin Ali’nin sade diliyle anlattığı bu küçük köy hikâyesi, aslında evrensel bir insanlık hikâyesidir. O yüzden, “Değirmen” sadece geçmişe değil, bugüne ve yarına da seslenmeye devam ediyor.

Sabahattin Ali (25 Şubat 1907, Eğridere – 2 Nisan 1948, Kırklareli), Türk yazar ve şair. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye’deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin