“Bir insan için gerçek dünyevi mutluluk ve gerçek sonsuz mutluluk, bilgelik ve gerçek bilgiden oluşur; yoksa başkalarından daha bilge olmasından ya da bir başkasının gerçek bilgiye sahip olmamasından değil…”
— Baruch Spinoza
Merhaba
Etika, Baruch Spinoza‘nın 1661 ile 1675 yılları arasında yazılan, ilk kez ölümünden sonra 1677’de yayımlanan eseridir. Etika her şeyi açıklama iddiası içeren yapısı dolayısıyla, metafizik bir nitelikte de görülmüştür. Spinoza yapıtında Tanrı, doğa, gerçeklik, özgürlük, insan, tutkular, zihin gibi konulara kesin formüllü ancak yine de çok farklı şekillerde anlaşılan ve dolayısıyla da tartışılan açıklamalar getirir.
Spinoza Etika‘da düşüncelerimizle duygularımızın bir birine bağlı olduğunu anlatır. Bizi kendisi gibi özgür ve mutlu kılmak amacıyla, bakış açımızı değiştirmeye çalışan bir bilgedir… Spinoza felsefesinin kalbi “sevinçtir” ve bu sevinç beni araştırmaya sevk etti…
Araştırma yaparken yaşadığım güçlüklerin bir önemi yok çünkü her okuyuşta sürekli zihnimi canlandırırken, bakış açımı değiştiriyor daha “iyi yaşamak” için bilgi ediniyorum.
Spinoza İle Karşılaşmalar adlı derleme, Türkiye’de ne mutlu ki artık tarihi bir birikimi olduğundan, kuşaklarının oluşmaya başladığından rahatlıkla bahsedebileceğimiz ve sayıları giderek artmakta olan Spinoza araştırmalarına ve yorumlarına bir katkı olması niyetiyle hazırlanmıştır. Ülkemizde “Spinozacılık” deyince akla ilk gelen hocalarımızın çalışmalarından olduğu kadar, ayrıksı filozofa duyulan akademi dışı ilgiden, siyasal, kültürel ve sanatsal türlü alımlama biçimlerinden de beslenmiştir. Bu zeminden hareketle, Spinoza üzerine yeni tezleri, farklı okumaları, üretken tartışmaları, donanımlı çevirileri ve incelemeleri teşvik etmeyi hedeflemektedir.
Bu yazılar, bir yazı hariç, 26-27 Şubat 2015 tarihlerinde, bu kitabın editörlerinin girişimiyle Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü tarafından gerçekleştirilen “Spinoza ile Karşılaşmalar” sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur.
Kitabın başlığında karşılaşma kelimesinin çoğul kullanılmasından da anlaşılacağı üzere farklı nitelikler, dereceler ve frekanslarda seyreden pek çok karşılaşmanın olabileceği göz önünde bulunduruluyor. Mesela, karşılaşmalar repertuarından bir çırpıda şunları sunabiliriz:
- Leyla ile Mecnun’un,
- Mem ile Zin’in aşka dönüşen olumlu karşılaşmaları.
- Fransa’daki 68 Mayıs olaylarında, birbirini gören ve haberdar olan ama bir türlü o “büyük ve arzu edilen ortaklığı” yakalamayan öğrenciler ile işçilerin karşılaşması.
- Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında, C ile B’nin bir türlü karşılaşamaması, okurlar içinse hayali bir karşılaşmanın gerçekleşmesi.
- Bir de yıkıcı sonuçlara neden olan karşılaşmalar vardır: Sicilyalı matematikçi Archimedes’in, kentin Romalılarca işgal edilmesinden sonra Romalı bir askerle karşılaşmasında olduğu gibi.
- Rivayete göre, Archimedes kumda çeşitli geometrik figürleri çizip düşünmekteyken yanına gelen Romalı asker, General Marcellus’un onu çağırdığını söyler. Archimedes söyleneni pek umursamadan şu anda yaptığı kanıtlamayı bitirmek istediğini söyler. Bu cevaba sinirlenen asker geometrik bir tanıtlamayla uğraşan matematikçi Archimedes’i öldürür. İktidar ile bilimin uzlaşamayan yıkıcı karşılaşması.
Verilen bu karşılaşma örneklerini, Alain Badiou‘nun hakikat usulleri ve felsefi koşulları olarak adlandırdığı siyaset, sanat, bilim ve aşk” başlıkları altına dağıtabiliriz. Felsefe ise, bu koşulları ve onların hakikatleri ortaya çıkaran olumlu ve olumsuz karşılaşmalarını boş bir uzama taşıyarak birlikte mümkün olmasını düşüncede ortaya koyar.
Felsefi Karşılaşmalar
Felsefenin koşullarında gerçekleşen karşılaşmalara değil de bizzat felsefi karşılaşmalara baktığımızdaysa, akla ilk gelen kişi, neredeyse bütün felsefi jestlerimizin ve metaforlarımızın ilk biçimlerini belirli bir sahne düzeni kurarak sunan Platon‘dan başkası değildir. Platon Parmenides adlı diyaloğunda, ilkin Parmenides’in görüşünü savunan Zenon ile Sokrates‘in, sonra da Sokrates ile Parmenides‘in karşılaşmasını sunar bize. Fakat sahnede duran karakterler ve cereyan eden tartışma son derece ilginç bir karşılaşmayı ortaya çıkarır.
Karşılaşmanın muhataplarından Sokrates henüz gençtir ve genç Sokrates, Zenon‘un öne sürdüğü paradoksları öğrencisi veya ölümüne sadakat göstermiş hayranlarından biri diyebileceğimiz Platon‘un idea görüşüyle paradoks olmaktan çıkarır. Tartışmayı önce izlemekle yetinen, sonrasında dahil olan Parmenides ise, Platon‘a ait olan fakat genç Sokrates‘in sunduğu idea görüşünü kimi soru ve örnekler yardımıyla çürütür. Hocası Sokrates‘i idea görüşünü savunan biri olarak gösterip, onu öğrencisi yapan ve “hocasının hocası”na dönüşen Platon, ayrıca Parmenides’in ağzından kendi görüşlerinin bir eleştirisini sunmasıyla Parmenides‘e de kendi ikizi olarak karşılaşma sahnesinde bir yer tayin eder.
Joyce‘un bir ifadesini ödünç alıp söylersek, kırık bir aynadan yansıyan bir görüntüdür bu: Parmenides, Platon’un ilk dönem görüşünü, geç dönem Platon argümanlarını kullanarak eleştirirken aynı zamanda kendi felsefesini de eleştirel bir yoklamaya tâbi tutar. Dolayısıyla, metnin ikinci bölümünde işe koşturulan Parmenides, idea görüşünün sınaması için yeni bir alıştırma yaparken, aynı zamanda kendi Bir görüşünün de bir eleştirisini sunar. Önceli olarak Parmenides‘i ardılına ve kendisinin eleştiricisine, hocası olarak Sokrates‘i öğrencisine, kendisini de hem öğrenci hem hoca, hem eleştirilen hem eleştiren, aynı zamanda bütün sahnenin kuruluş düzenini sağlayan yazar olarak dahil eden bir Platon‘la karşılaşırız. Platon Sokrates‘e, Zenon‘a ve Parmenides‘e karşı. Platon, Platon’a karşı. Herkesin ve kendisinin karşısında Platon ve Platonlar.
Bedenin Düşüncesi ve Düşüncenin Bedeni
Birkaç farklı karşılaşma düşünebiliriz burada. Sadece başlıktaki “karşılaşmalar” terimi çetrefil ve çoğul değildir, aynı zamanda çoğul bir Spinoza’dan/Spinozalardan da söz etmeliyiz. Spinozacı beden ve düşüncenin bedeni. Birlikteler mi, yan yanalar mı, yoksa karşı karşıyalar mı? “Ve”nin iki yakasında duran tamlama genitivus objektivus mu, genitivus subjektivus mu?
Dünyasız bir filozoftan illa söz edilecek ise, düşüncenin gereklerini ve sonuçlarını takip eden Descartes‘i örnek vermek daha uygun olacaktır. Ethica‘nın ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümleri, bedenin ve bireylerin varoluş -Daseinın— dünyalarını sunmasıyla dünyanın mükemmel bir gösterimi olarak ortaya çıkarlar. Felsefede daha önce hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde ortaya konan bir duygular mantığını görürüz. Bir varoluş nedir ve bir karşılaşmada başına neler gelir? Bedenin bütün duygulanışlarının sahnelendiği bir karşılaşma uzamından, bedenlerin ve bireylerin içinde devindikleri duygulanışlar ve etkilerden söz edilir. Bedenler, bir halden bir hale, bir halin kendi içindeki varoluşsal yoğunluklar içinde durmadan gezinirler. Varoluşa geçişle birlikte gezintinin temelinde conatus, yani var olmakta devam etme ve varlığını sürdürme çabası ve arzusu yer alır, Ethica’nın üçüncü bölümünün yedinci önermesi şöyledir: “Herhangi bir şeyin varlığını sürdürmek için sarf ettiği çaba, şeyin fiili özünden başka bir şey değildir!’ Ayrıca aynı bölümün elli altıncı önemesinin kanıtlamasında arzu, mevcut durumdan herhangi bir eylemde bulunmaya yöneltilmiş olarak düşünüldüğü sürece insanın özü olarak kabul edilir. Bu çaba ve arzuyu yönlendiren ve düzenleyen ise, Badioucu terimlerle söylersek, Spinozacı felsefenin transendental indeksler olarak nitelendirebileceğimiz “sevinç ve keder” terimleridir.
Ahit Eleştirisi
Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Spinoza, evren ve insan hakkında modern fikirler ileri sürerek öncü ahit eleştirileri yapmış ve zamanla 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Descartes’ın fikirlerinden etkilenen Spinoza, Hollanda Altın Çağının önde gelen filozofu olmuştur.
Ahit eleştirisi veya Ahitsel eleştiri, uzmanca yapılmış “Ahit yazıtlarını kavrama ve ayrımcılık yoluyla yargılama usulüyle çalışma ve incelemelerdir.” Metnin nasıl, neden, kim tarafından, kimin için, hangi şartlar altında, nelerden etkilenerek, hangi kaynaklar kullanılarak ve ne mesaj vermeye çalışılarak yazıldığını araştırmaktadır. Bu eleştiri Eski Ahit’ten Yeni Ahit’e kadar bir alanı kapsar. Ayrıca İsa’nın tarihi gerçekliğini araştırmada önemli rol oynar.
Platon’un “mağara benzetmesi”
Spinoza, felsefe tarihinin aykırı siması. Platon’un “mağara benzetmesi”nde esaretten kurtulup çıkışı bulan, böylelikle güneşle, yani bilgiyle karşılaşan kadim dünyanın insanını, modern dünyanın tam göbeğinde tüm olumsuzlukları, başarısızlıkları, kederleri, olumlulukları, başarıları ve sevinciyle ortaya koyan bir ayrıkotu. Bir ve aynı kalan bilgeliği sadece düşüncesinde değil, hayatında da gösterebilmiş bir düşünürle karşı karşıyayız. Bu karşılaşma bizi felsefesinin farklı yönleriyle kuşatıyor ve “düşünmeyi unutmuş bir çağ”da bizi düşünmeye sevk ediyor. Spinozacı kavramlara atıfla, her “iyi karşılaşma”nın yapacağı gibi güçlendiriyor bizi bu. “Hurafeler” ve “önyargılar”la kuşatıldığımız, “insanların sanki özgürlükleri için savaşıyormuşçasına kölelikleri için savaştıkları” bir çağda, kendi gücümüzü, zihnimizin düşünme ve sorgulama kudretini bize yeniden tanıtıyor. Platon’un benzetmesine geri dönersek, mağaradan bir önderin peşi sıra değil, ancak kendi başımıza çıkabileceğimizi söylüyor.
Spinoza İle Karşılaşmalar, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.
Bu derlemede yer alan yazılar, sadece klasik felsefeyle sınırlı olmayan, hukuka, siyasete ve sanata da uzanan bir perspektif genişliğiyle, “Spinoza ile karşılaşmalar”ın türlü biçimlerini ele almakta: Felsefe tarihindeki karşılaşmalar, Hobbes, Locke, Kant, Hegel ve Jellinek ile Spinoza ilişkisi üzerine yazılar olduğu gibi, Macherey ve Deleuze’ün Spinoza’yla karşılaşmalarını ele alan yazılar da var. Spinoza’nın kendi karşılaşmalarını, kavramlarını ve eserlerini (Spinoza’nın beden ve düşünce, fortitudo ve barış, imge ve akıl kavramları, hak ile hukuk ilişkisini kurma biçimi, İsa ve Yeni Ahit üzerine söyledikleri, ilk eserleri, Spinozacı paralelizm) irdeleyen yazılar olduğu kadar, Şeyh Bedreddin ile Spinoza’yı yan yana getiren, Spinoza’yı sanatla buluşturan yazılar da var. Ontolojisinden hareketle özgürleşme siyaseti, tutkular teorisinden hareketle mizahın politikliği üzerine yazılar da. Özge Akarsu, Güçlü Ateşoğlu, Çetin Balanuye, Birden Güngören Bulgan, Eylem Canaslan, Özge Ejder, Bülent Eken, Savaş Ergül, Reyda Ergün, Gaye Çankaya Eksen, Bülent Gözkân, Orkun Güner, Nazile Kalaycı, Emre Koyuncu, Alber Nahum, Mehmet Şiray ve Çetin Türkyılmaz’ın katkılarıyla hazırlanmış olan bu derleme, Spinoza üzerine Türkiye’de giderek artmakta olan çalışmaların özgün örneklerinden biridir.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
“Spinoza ile Karşılaşmalar” günümüzde bireyin özgürlük, etik ve doğayla ilişkisini yeniden düşünmek için güçlü bir felsefi çağrıdır. Eser, Spinoza’nın düşüncelerini çağdaş bağlamda yorumlayarak, özellikle toplumsal dönüşüm, bireysel direnç ve zihinsel özgürleşme alanlarında derinleştirici bir katkı sunar.
- Bireysel Özgürlük ve Zihinsel Direnç Spinoza’nın conatus kavramı—yani varlığını sürdürme çabası—bugünün bireyinin dijital, politik ve toplumsal baskılar karşısındaki direncini anlamak için kritik bir kavramdır. Kitap, bu kavramı güncel örneklerle ilişkilendirerek bireyin kendi varlığını koruma ve yeniden kurma gücünü felsefi bir zemine oturtur.
- Etik ve Doğayla Uyum Spinoza’nın Tanrı-doğa özdeşliği, çevresel krizler ve doğayla yeniden bağ kurma arayışları içinde yeniden anlam kazanıyor. Kitap, bu düşünceyi günümüz ekolojik duyarlılığıyla buluşturarak etik bir yaşamın doğayla uyumlu olması gerektiğini vurguluyor.
- Toplumsal Dönüşüm ve Bilgelik Spinoza’ya göre gerçek mutluluk, başkalarından üstün olmakla değil, bilgelikle mümkündür. Bu yaklaşım, günümüz rekabetçi toplum yapısına alternatif bir değer sistemi öneriyor: dayanışma, içsel gelişim ve ortak akıl.
- Felsefeyle Güncel Diyalog Derleyenler Güçlü Ateşoğlu ve Eylem Canaslan, Spinoza’nın metinlerini sadece akademik değil, yaşamsal bir düzlemde ele alıyor. Bu da kitabı, felsefeyle ilgilenen herkes için erişilebilir ve dönüştürücü kılıyor.
Baruch Spinoza
1632, Amsterdam. Bir Yahudi cemaatinin içinde doğdu. Adı Baruch’tu—“kutsanmış” demekti. Ama onun kutsanması, gelenekle değil; düşünceyle, yalnızlıkla, özgürlükle gelecekti.
Genç yaşta dışlanmak. Sorduğu sorular, cemaatin sınırlarını zorladı. “Tanrı nedir?” dediğinde, cevabı hazır bir dogma değil, açık bir evren arıyordu. 23 yaşında, aforoz edildi. Ama o gün, bir filozof doğdu. Ve sessizlik onun ilk öğretmeni oldu.
Camları parlatırken düşüncelerini keskinleştirdi. Geçimini mercek cilalayarak sağladı. Ellerini cama, zihnini sonsuzluğa verdi. Ona göre Tanrı, gökte değil—doğanın ta kendisiydi. Tanrı = Doğa. Bu denklem, hem bir devrimdi hem bir dua.
Etika’yı yazdı—ama yayımlamadı. Çünkü onun için düşünce, gösteri değil sorumluluktu. “İnsan, duygularının kölesi değil, nedenlerinin efendisi olmalıdır,” dedi. Bu söz, sadece bir felsefi önerme değil—onun yaşam biçimiydi.
Siyaset üzerine yazdı—ama iktidara değil, özgürlüğe seslendi. Devletin görevi, insanları erdemli kılmak değil; onları düşüncede özgür bırakmaktı. Bu yüzden Spinoza, ne bir kralın filozofu oldu, ne de bir halk kahramanı. O, düşüncenin yalnız yürüyenidir.
1677’de öldü. Henüz 44 yaşındaydı. Ama ardında bıraktığı şey, bir sistem değil—bir bakıştı. Bir insanın, evrenle arasındaki bağı yeniden kurma biçimi.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın