“Düşünmek günah işlemeye benzer, insan zevkini bir kere tattı mı artık ondan vazgeçemez…”

—Erich Fromm

Merhaba

Fromm, Marx’ın ve Freud’un fikirlerinden fazlasıyla etkilenmiştir. Meşhur kişilik tanımlamalarını da yine onların fikirlerini temel alarak inşa etmiştir ve bir kişilik tanımlaması ortaya koymuştur.

Fromm’a insanın kişiliği üzerinde ekonomilerin, toplumların, kültürün, köklerin ve tarihin güçlü bir belirleyici gücü vardır, yadsınamaz.

“Sahip olmak” duygusuyla yaşayan “yaratıcı olmayan” yönelişteki insanlar ve “olmak” duygusuyla yaşayan “yaratıcı” yönelişteki insanlar diye ikiye ayırır karakter tiplerini.

Sahip olmak ve olmak ile yaratıcı olmak ve tüketici olmak kavramları çok ama çok önemli kavramlardır. Çağımızın giderek yalnızlaşan, narsisleşen, tüketim odaklı yaşayan, yıkıcı eğilimler gösteren yeni tip insanına da yol gösterici kavramlar olarak ele alınıyor bu kitapta.

O halde Fromm, sahip olmak ve olmak derken neyi kastetmektedir bir bakalım…

İnsanlar “kendileri gibi” olduklarını kanıtlamak için iki yola başvuruyorlar Fromm’a göre:

  1. Kendilerini sahip oldukları üzerinden tanımlıyorlar,
  2. Kendilerini var olma süreci içerisinde tanımlıyorlar.

İnsanın kendini sahip oldukları üzerinden tanımlaması, tarif etmesi ne demektir?

Sonradan edindiğiniz her şeyi, kişiliğinizin, kimliğinizin hatta varoluşunuzun bir parçası olarak görüyor ve kendinizi sadece bunlarla anlamlandırıyorsanız bir zaman sonra bu noktada işler çok da yolunda gitmeyecektir.

Sahip olduğunuz ev, oturduğunuz semt, kullandığınız markalar, arabanızın markası, cep telefonunuzun modeli, unvanlarınız, sosyal çevreniz, işiniz vs. kim olduğunuzu belirleyen unsurlara dönüştüğünde bütün bunları kaybetmeniz halinde çok ama çok önemli, yaşamsal değeri büyük bir soru doğar.

Bütün bunları kaybettiğinizde siz kimsiniz?

Kendini sahip oldukları üzerinden tarif eden insan aslında kim olduğunun farkında değildir artık, kendini gerçekleştiremez, kendine yabancılaşır, potansiyeli hakkında hiçbir fikri yoktur çünkü o sahip olduklarından ibarettir ve bunları kaybetmemek için benliğinden uzaklaşmaya razıdır.

Hepimiz bir gün sahip olduğumuz şeyleri kaybedebiliriz. Evimizi, arabamızı, sosyal konumumuzu, işimizi, yaşam standartlarımızı, paramızı, ekonomik gücümüzü, unvanlarımızı, çevremizi, sonradan edindiğimiz her şeyi… Bu ihtimal hep vardır, yadsınamaz. Yaşam son derece akışkan, şartlar anbean değişken… Rüzgâr her an bir sürpriz yapabilir, başka yönden esmeye başlayabilir ve yaşamlarımızın dengesi bir anda başkalık gösterebilir.

Erich Fromm bu ihtimalin her an söz konusu olduğunu düşünerek aynen şöyle sorgular durumu: “Eğer benim kişilik algım, sahip olduğum şeyleri temel alıyorsa ve ben eğer sadece sahip olduğum şeylerim diyorsam, sahip olduğum şeyleri kaybettiğimde ben neyim ki o zaman?”

Sahip olduğu şeyleri, varoluşunun temeli olarak kabul eden bir kişilik algısı kaygı içerisindedir. Bu olasılık, sahip olduğu şeyleri kaybetmek istemeyen insanlar için çok büyük bir tehdittir. Çünkü hal böyle olduğunda sadece sahip oldukları şeyleri kaybetmiş olmayacaklardır, kendi, bununla birlikte benlik algılarını da yitirmiş olacaklardır.

“Eğer kendimi sahip olduklarımdan ibaretmişim gibi hissedersem, bir şeye sahip olmadığımda ben, ben değilimdir…” der Fromm ve terazinin diğer ucuna bakar. Diğer uçta ne vardır?

“Olmak” esasına dayanan kişilik algısı vardır. Olmak esasına dayanan kişilik algısı tamamen farklıdır. Çünkü ne olursa olsun ondan alınamayacak olan şeyler vardır: “Benliği…” , “Kim olduğu…”

“Eğer deli ya da bazı özel durumlar yaşıyor değilsem, benliğim benden alınamaz…” der Fromm. “Ben hissederim, görürüm, severim ya da anılırım. Fiillerle ifade edilebilen bütün bu insani deneyimler, kaybedilmeksizin ya da yok edilmeksizin bizde var olmaya devam eden insani aktivitelerimiz, niteliklerimizdir.”

İyi bir ekonomiye sahip olmak için, hasta insanlar mı üretmeliyiz?

Benlik algısını “olmak” temeline dayandıran insanlar, içsel melekelere sahiptirler, kendilerini gerçekleştirebilirler, dünyadaki potansiyelleri ve eyledikleri üzerinden kendilerini tanımlarlar ve kendilerini kaybetme endişesi yaşamazlar. Çünkü bazı şeylerin kendilerinden alınabileceğini bilirler ve bu korkudan özgürleşmişlerdir.

“Sahip olmak” meselesinin temelleri, dünyadaki ekonomik sistemin üretim modelleriyle yakından bağlantılı tabi ki.

Erich Fromm, kapitalizmle birlikte ihtiyaç fazlası üretim yapma refleksinin gelişmesiyle dünyanın yoldan çıktığının altını çiziyor. Aşırı üretim ve reklamların ve manipülasyonuyla aşırı bir tüketim çağı başlamış oldu ister istemez. Dünya deli gibi tüketiyor. Sürekli tüketiyor, hep tüketiyor, tüketiyor sadece tüketiyor…

Tüketim çılgınlığı korkutucu bir seviyede… Dünya artık kendini de tüketmeyi başarma noktasında geldi. Kendi kendini yiyerek yok etme döngüsüne girmiş bir dünya duruyor karşımızda.

Üretimle ihtiyaç arasındaki uçurumlar aşılmaz boyuta ulaştı. İnsan, her çıkanı satın alabilme yetisine sahip olmak için çalışıyor. Satın alabildiği sürece kendini mutlu ve tatmin olmuş hissediyor. Tüketim becerisi ve tüketim imkânları ölçüsünde var olduğunu ya da olamadığını hissediyor. Tamamen tüketim kapasitesine endeksli bir ruh haline sahip… Satın alabildiği şeylerle sınıf atlıyor, satın alabildiği şeylerle statü de satın alıyor, itibar ve algı da ediniyor. Bütün bunlar hayatın içindeki varoluşunu belirliyor. Ona statü, itibar ve algı kazandıracak araçlara ulaşmadığında sınıfı düşüyor, potansiyeli düşüyor, “yoksul” olduğu algısına kapılıyor. Gelişmiş bir yoksulluğun hüküm sürdüğü, delirmişçesine tüketen ve tüketmeye devam eden dünyanın, bu sistemi uzun erimli sürdüremeyeceği aşikâr.

Dünya tarihinde hiçbir şeyden bu kadar fazla üretilmedi şimdiye kadar. Bu kadar çok giyim kuşam, bunca yeme içme ürünü, bunca kozmetik ürün, bunca ev eşyası, bunca ev, araba, bunca elektronik alet, bunca kitap, bunca telefon, bunca bilgisayar, bunca saksı, bunca ayakkabı, bunca kafe, bunca restoran, bunca eğlence mekanı hiç var olmadı, tüketime ve kullanıma açılmadı daha önce…

Ancak tuhaf bir şekilde bütün ihtiyaçlarımız, renk renk, model model karşılandığı halde, çok daha mutsuz, kaygılıyız ve korku içindeyiz… Hiçbir şey insanoğlunu tatmin etmiyor artık, çağımızın insanı en çok tatminkârlığını yitirmiş durumda. Üstelik her ihtiyacı sayısız alternatiflerle, hızlı kargolarla hemen karşılanabildiği halde içindeki boşluk dolmuyor, ne yaparsa yapsın tatmin bulamıyor. Çağımızın insanı büyük bir umutsuzluk içinde bakıyor geleceğe. Bir gelecek kurgusu yok, çünkü yarın ne olacağı son derece belirsiz… İnsanın belirsizlik duygusu içinde güvenle durması, değer üretmeye, dünyaya katkı sağlamaya ve faydalı olmaya yönelim göstermesi çok güç.

Hatırlarsınız ya da büyükleriniz hatırlıyorlardır mutlaka, dünyada da ülkemizde de bir dönem gelecek planları yapılabilir ve bunlar çoğunlukla hayata geçirilirdi de. İyi eğitim çok kıymetli bir hedefti. Doktor, öğretmen, avukat, mühendis çıkmayı başaran gençler, bir işe yerleştiklerinde ebeveynlerinin tabiriyle hayatlarını kurtarmayı başarabiliyorlardı. Sonrasında bir evlilik yapıp çoluk çocuk sahibi olmayı planlayabilirlerdi. Sağlık sorunu ya da olağanüstü bir hal söz konusu olmadığı müddetçe, hayatları belirledikleri çizgide bir şekilde devam edecekti. İyi kötü öngörülebilir bir gelecek söz konusuydu herkes için.

Gelecek korkulacak bir kara delik değildi, iyi planlandığında ve “Allah sağlık verdiğinde” güvenle yaşanabilecek bir süreçti. Geleceğe bakmak ütopik bir deneyimdi. Gelecek güzel günler uğruna “hep birlikte yaşayacağımız daha mutlu bir dünyaya” katkı sunmak üzere yaşamını sürdüren insanlar, yapıcı ve güzel hayaller kurabiliyorlardı.

Oysa çağımız kaygan zeminli bir çağ. Çok hızlı ve çok değişken… Her an her şey altüst olabilir, bütün kararlar ve çabalar hükümsüz kalabilir. Onca emek heba olabilir.

Erich Froom’un altını çizdiği üzere giderek dünyaya ve kendine yabancılaşan ve sadece tüketmeye programlanmış bir makine gibi hareket eden insan, mahkumu olduğu bu sistemin hem nedeni hem de sonucu.

Çağımızın insanı işte tam da bu yüzden gelecek kurgusunu yitirdi. Gelecek karanlık. Ne olacağı belli değil. Gelecek artık bir ütopya değil, bir distopya.

Yazarın Notu : Farkında mısınız?

Dünyada ve ülkemizde kurgu alanında en çok satan romanlar aşk ya da tarih değil, distopyalar. Dijital platformların en çok izlenenleri distopya içerikli yapımlar. Bugünkü belirsizlikten ve hızlı değişimden hareketle sadece kötü olasılıklar üzerinde durabiliyoruz.

Dev bir borsanın koynunda akıp gidiyor hayat. İnsanlarsa sadece birer veri… Ruhları yok, ne kendilerine inanıyorlar ne de başka bir şeye, dünyaya katkı sunma kaygıları yok çünkü zemini kaygan, değer üretiyorlar, çünkü sadece tüketmek için varlar. Sistem bu akışın dışına çıkmalarına, sapma göstermelerine izin vermiyor.

Hal böyle olduğunda insanın ruhsal yapısı, psikolojisi, yaşam biçimi, seçimleri, kriterleri, beklentileri, her şey ama her şey değişiyor. Tüketim toplumlarında elbette aşk ve cinsellik algısı ve deneyimi bile başka… Aşk ve cinsellik üzerine bütün kavramları yeniden tarif etmek gerekiyor artık, eskiler tamamen hükümsüz. Çünkü 1950’li yılların aşk tarifiyle, 1970’li yılların aşk tarifi aynı değil, 1990’lı yılların aşk tarifiyle, 2020’lerin aşk tarifi de aynı değil… Zira dünyanın üretim ve tüketim dinamikleri çok farklı…

Sahip olmak mı yoksa olmak mı?

Fromm ikisi arasındaki ayrımı şöyle ifade ediyor: “Sağlıklı insan için, sahip olmak ile olmak arasındaki ayrım insan yaşamının normal bir fonksiyonu gibidir. Yaşayabilmek için o şeylere sahip olmamız gerektiğini düşünürüz. Ama sahip olmanın, daha çok şeye sahip olmanın, yaşamın tek amacı olarak açıklandığı, insanların değerlendirilmesinde milyon değerinde gibi tanımlamaların kullanıldığı bir toplumda sahip olmak ile olmak arasındaki farkın anlaşılamamasını doğal karşılamak gerekir. Ayrıca çoğu kez olmak’ın tek yolu da sahip olmaktan geçiyor gibi tanıtılmaktadır. Yani günümüz toplumsal değer yargılarına göre hiçbir şeye sahip olmayan kişi, bir hiçtir sonucuna varıyoruz.”

Oysa büyük yaşam ustaları sahip olmak ile olmak arasındaki farklılığı, sistemlerin ana konusu olarak ele almaktadır. Buda, insancıl evriminin en üst basamağına ulaşmak isteyenlerin, sahip olmak güdüsünden kurtulmaları gerektiğini öğretirken, İsa: ‘Kim canını kurtarmak isterse, onu feda edecektir. Ama kim canını benim uğrumda verirse, onu kurtaracaktır. Çünkü bir insan bütün dünyayı kazansa, ama kendi benliğini çürümeye terk etse veya kendini cezalandırsa, eline ne geçecektir ki? (Luka 9:24-25) demiştir. Meister Eckhart’ın öğretisi de buna benzer. Eckhart’a göre ruhsal zenginliğe ve güçlülüğe erişmenin tek çaresi, hiçbir şeye sahip olmamak, kendini açık ve boş yapmak… Yani gerçek benliğe giden yolun önünü kapatmamaktır.

Fromm, bulduklarım bende şu izlenim uyanmasını sağladı: “Sahip olmak ile olmak arasındaki farklılık, yaşamı ya da ölümü sevme eğilimiyle birlikte, insan varoluşunun en önemli sorunudur…”

Fromm, bu noktada yalnızlık ve ölüm korkusunun aşılması/yenilmesi gerektiğine çok inanıyor. İnsan en iyisiyle en kötüsü arasında yer değiştirip duruyor sürekli. Aşırı bireyselleşen ve bencilleşen insan böylece aşırı yalnızlaşan ve sahip olduğu şeyler çoğaldıkça ölümden de çok daha fazla korkmaya başlayan, ölümü geciktirmek için gençlik aşılarından ameliyatlara, ömrü uzatma iksirlerinden estetiğe kadar her yolun peşinden giden insan, kaçtığı şeyin cehennemine düştüğünün farkında bile değil aslında.

Psikoterapistler Serisi’nde yer alan bilgilerin nasıl derlendiğine bakmak için aldığım Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster adlı eser, Müthiş Psikoloji tarafından düzenlenmiş. Birincil olanı tercih ettiğimden, Erich Fromm’ın Olma Sanatı adlı eserini de okumanızı tavsiye edeceğim.

Ve gün içinde şunu düşünün :

  • İtibarınızı sağlayan şey sahip olduklarınız mı?
  • Hiçbir şeyiniz olmadığında itibarınız yok mu?

Yaşarken, yaşamı ıskalamayın…

Erich Fromm: Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster, Psikoterapistler Serisi okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Bu eser günümüzde özellikle bireyin üretkenlikten uzaklaştığında nasıl yıkıcı eğilimlere sürüklendiğini göstermesi açısından önemlidir. Fromm’un “yaratmayan insan yok etmek ister” tespiti, modern çağın yalnızlık, yabancılaşma ve tüketim kültürü sorunlarını anlamak için güçlü bir çerçeve sunar.

Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  • Yabancılaşma: Fromm’a göre çağımızın insanı kendine ve çevresine yabancılaşmıştır. Sosyal medya, kitle iletişim araçları ve tüketim kültürü bu yabancılaşmayı artırıyor.
  • Yalnızlık ve izolasyon: Modern birey, kalabalıklar içinde yalnızdır. Yaratıcı üretim yerine pasif tüketim tercih edildiğinde, bu yalnızlık daha da derinleşir.
  • Şiddet ve yıkıcılık: Üretken olmayan birey, enerjisini yapıcı değil yıkıcı şekilde kullanmaya eğilimlidir. Bu durum günümüzde artan toplumsal kutuplaşma, nefret söylemleri ve çevreye zarar verme davranışlarında görülebilir.
  • Psikoterapi açısından: Fromm’un yaklaşımı, terapistlere bireyin yıkıcı eğilimlerini anlamada bir yol gösterir. Yaratıcılığı teşvik etmek, bireyin ruhsal sağlığını korumada kritik bir araçtır.

Erich Fromm 

Modern dünyaya söyleyecek çok sözü olan bir sosyolog, psikanalist ve filozoftur Erich Fromm. Bir toplum eleştirmeni ve bir hümanisttir aynı zamanda. Üstelik sadece kuramcı değil eylemcidir de… İki dünya savaşına tanıklık etmiş Yahudi kökenli bir Alman olarak işkencelerle, intiharlarla, acılarla ve ölümlerle dolu bir dünyanın içinde geçmiştir hayatı.

Fromm’a göre çağımızın insanının kendine, çevresine ve sosyal yaşama yabancılaşması ve giderek yalnız kalması, kendiyle uyum içinde olmamasından, doğadan uzaklaşmasından ve kitle iletişim araçlarıyla manipüle ediliyor olmasından kaynaklanır. İki tür insan vardır ona göre: “Sahip olmak” duygusundaki yaratıcı olmayan insanlar ve “olmak” duygusuyla yaşayan yaratıcı insanlar… Fromm’a göre mutlu bir hayat, üretmekten ve sevmekten geçer ancak sevmek, sevilecek nesneyle ilgili değil, kişinin sevebilme becerisiyle, bilgisiyle, kültürüyle ve bu uğurdaki emeğiyle ilgilidir.

Fromm hayatınızın en önemli tek sorusunu yöneltiyor size bu kitapta: Sahip olduklarınızı kaybederseniz geriye sizden ne kalır?

Fromm’un bu sorusu bugün hepimize yöneltilmiş bir çağrı gibi: Kendimizi sahip olduklarımızla mı tanımlıyoruz, yoksa üretme ve sevme kapasitemizle mi?

Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin